bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü replikator kopyalayici teknoloji

Tarih: 25 Mart 2022 | Yazar: Konuk Yazar

0

Replikatör | Tevfik Uyar (Kısa Öykü)

Torunumun bahsettiği o mucizevi cihazın önündeydim. Tüm elektronik cihazlarda moda olduğu üzere parlak siyah renkteydi. Üzerinde bir kontrol paneli vardı ama hiç düğme yoktu. Küçük ekranı dokunmatikti ama oradaki dokunma alanları sadece dilsizler için ya da olası bir arızada kullanılması içindi; çünkü yine moda olduğu üzere elektronik cihaz laftan anlıyordu. Hemen hemen her üç boyuttaki kenarı da 90’ar cm boyutlarındaki bir küp şeklindeydi; belki bir kenarı daha uzundu, bilemiyorum… Ön cephesi tamamıyla bir kapaktan oluşuyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu tahmin etmemi isteseler önce “bilmem” derdim ama illaki bir tahminde bulunmam gerekiyorsa da “mikrodalga fırın” derdim. Herhâlde benden tahmin etmemi isteyenler -her kimlerse artık-, onlar da “yaklaştın…” derlerdi. Ve tabii ki devamında da “bu bir replikatördü” derlerdi ama bu bana bir şey anlatmazdı zira cismini tanımadığım bu cihazın ismini de zaten bilmiyordum.

“Bu bir bilimsel paradigma değişikliğinin ürünü,” demişti torunum. Çok okuduğundan mı böyle konuşuyordu; yoksa onların gündelik dili artık böyle miydi bilmiyordum. Kuhn’ın paradigmasından bahsettiğinde şaşırmıştım.

“Bugünlerde senin yaşındaki çocuklara bilim felsefesi mi öğretiyorlar?”

“Cihazla ilgili bir değerlendirme videosu izledim,” demişti.

“CERN’deki büyük deney sonrasındaki keşif, atomun doğasını doğru anlamamızı sağlamış. Bilinen ve kabul edilen atom modeli hatalıymış yani… Ve nihayetinde bir kriz yaratmış zaten. Hatalı kabul sebebiyle maddelerin yapısını değiştirebilmek konusunda epey yeteneksizmişiz meğer ve bazı fenomenleri açıklayamaz hâle gelmişiz. Doğru modeli bulduk… Artık yapabiliyoruz. Başka maddelerdeki temel parçacıkları, ki artık lepton, kuark ve bozon demiyorlar onlara, alıp yeni bir madde oluşturmada kolaylıkla kullanabiliyoruz. İşte replikatörün yaptığı da bu.”

İşte size çağın sorusu. Çok okuyan mı bilir? Çok izleyen mi? Sanırım ikisi aynı. Şimdilik bu cihazın yetenekleriyle sınırlı olsa da torunumla bilimsel konuları konuşabiliyorduk artık. Teknik olarak benden daha çok biliyordu hatta.

Torunumun anlattıklarından istenen maddeyi oluşturmak üzere hammaddenin konacağı bir hazne olması gerektiğini çıkardığımdan, cihazın sağına soluna bakmıştım. Aslında torunuma da sorabilirdim ama kendim keşfetmek istiyordum. Gerçekten de cihazın üst yanında açılabilir geniş bir kapak vardı. Belli ki altında da aynı genişlikte bir hazne olmalıydı. Tıpkı eski moda bir kahve makinesinin kahve haznesi gibi.

“Başka maddeler dediğin neler mesela? Özel bir şeyler mi?”

“Yok değil. Atık yemek… Çer çöp… Ne istersen…”

“Ve o da bana istediğim yemeği mi yapıyor?”

“Bu cihaz için evet. Bu bir mutfak aleti; ama bu teknolojiyle başka şeyleri de kopyalamak ya da oluşturmak mümkün. Belli sınırlar içerisinde basit aletler de yapılabilir.”

Bu cümleler kısmen tanıdık geliyordu. Ne de olsa 3 boyutlu yazıcılar döneminden kalma bir dinozordum. Ama orada transfer edilen şey şekildi. Bir dönüşüm yoktu. Anlaşılan şimdi bir madde resmen başka bir maddeye dönüştürülebiliyordu.

“Simyacılar bunun bir yolu olduğu konusundaki ısrarlarında haklılarmış o zaman,” dedim.

Torunum hemen cebindeki cihazı çıkarıp, “Simya ne demek?” diye sordu. Cep telefonunun ona verdiği yanıtı ben duymadım ama kulağındaki implant sayesinde o duydu. Aslında bana da sorabilirdi ama kendisi keşfetmek istiyordu. Dedesine çekmiş.

Simyanın tanımında ne duyduysa artık, “…ama metalleri altına çeviremezsin,” dedi bana.

“Neden?” dedim.

“Bu yöntem sadece metallerde ve periyodik tablonun B grubundaki bazı elementlerde işe yaramıyor,” dedi. Elbette metallerdeki ve diğer malzemelerdeki bu istisnanın bir açıklaması olmalıydı.

“Neden?”

“Onu tam olarak bilmiyorum,” dedi.

Bilmiyorum diyebilmesi beni gururlandırdı… Çok izleyenlerin çok okuyanlara karşı bir üstünlüğü vardı belki de. Harikulade ve inanılmazdı bu söyledikleri. Kendi çocukluğumu düşünüyordum. Bize ekmeksiz bir şey yememek öğretilmişti. Yarım kibrit kutusu boyutlarında kestiği peynirlerden birini ekmeksiz ağzıma attığımda, “Ekmeğine katık et,” diye kızardı annem. Tabağında pirinç taneleri bıraktığı için alkolik ve sinirli dayımın kuzenime tokat attığını -ve bunu o sırada alkollü olmasına verdiğimizi- hatırlıyorum. Babam çok zor zamanlar geçirdiğimiz bir zamanda zeytini yarım yarım yemeyi tembihlemişti bizlere. Neyse ki bu uygulama bir ay sürmüştü; ama tasarruflu olmak, israf etmemek, idare etmek, ziyan etmemek… Bunlar arada uç örneklerine başvurulan ama belli bir seviyede her daim geçerli olan normlardı zaten. Normların böyle olmaları da “normal”di. Annannem, babaannem, dedem, birinci dünya savaşını görmüş bir neslin yetiştirdiği, kendileri de bizzat ikinci dünya savaşını görmüş bir nesildi: Açlığın tehlikesini ya da bolluğun kıymetini bilecek kadar çok şey yaşamışlar, doğal olarak benim anne babamı da öyle yetiştirmişlerdi.

Şimdi mezardan kalkıp gelseler ve bu cihazı görseler ne düşünürlerdi acaba? Doğru olmak için fazla kusursuzdu bu.

Hem benim hem torunumun söylediklerini irdelediğinizde efsanevi bir uykudan yeni uyandığımı, sürgünden yeni döndüğümü ya da başka bir gezegenden geldiğimi düşünebilirsiniz. Teknoloji böylesine değişirken, ben neden tüm bunları torunumdan dinliyordum değil mi? Aslında yukarıdakilerin hepsi doğru sayılır…

Rahmetli eşimin hastalık süreci azaplı geçmişti. Bu dönemde sağlık ve adalet sisteminin bana yaşattıklarından ötürü hayat boyu inandığım pek çok değerden vazgeçip, insanlığa dair tüm umutlarımı yitirmiştim. 10 yıl oluyor… Zaman ne kadar da çabuk geçmiş? Velhasıl, pılımı pırtımı toplayıp, elimde olanla ıssız bir yerde bir zeytinlik almış, Henry Thoreau gibi kendime kulübe yapmış, bile isteye zorlu şartlar altında hayatta kalmaya çalışmıştım. İlk başlarda bir günlük yemeğimi elde etmek ve yakalamak için ne kadar uğraştığımı düşündüğümde karşımdaki cihaz bir şaka gibi duruyordu.

Replikatöre baktım. “Eğer metallerde işe yaramıyorsa…” diye düşünüp cihazın sağına soluna bakmaya başladım yine. Ne düşündüğümü tahmin etmiş olmalı ki, az önce üstte gördüğüm kapaklı hazneyi açtı.

“Buradan atık malzemeleri koyuyoruz. İçeriğinde metal olmasa iyi olur tabii. Direkt metal koyarsak bir işe yaramaz. Ama koyduğumuz şeylerin içerisinde kaçınılmaz olarak bazı metal iyonları ya da bileşikler oluyor elbette,” dedi. Sonra cihazın altına çok iyi gizlenmiş küçük bir çekmeceyi açtı. İçerisinde sanki torna atölyesinden süpürülmüşe benzeyen metalik çapaklar vardı. “Bak metaller burada birikiyor. Bu çekmeceyi ara ara boşaltmak lazım zaten. İşte cihazın ürettiği atık bundan ibaret,” dedi.

Çekmecedeki çapakları iki parmağımın arasına aldım. Bir şekilde metalik bağlarla birbirine tutunmuş farklı farklı alaşımlar gibiydiler. Ufalamaya çalıştım ama ufalanmadılar elbette. Hatta keskin yüzeyleri yaşlanmış cildimde mikro çizikler oluşturdu.

“O hâlde… Yani söylediklerine bakılırsa… Replikatörün yarattığı yiyeceklerde…”

“Metaller yok! Doğru tahmin.”

“Beslenme açısından sorun değil mi bu?”

“Sırf bu yüzden bir yıldır filan aynı zamanda metal bileşikler içeren gıda takviyeleri alıyoruz. İhtiyaca göre, yaşa göre, cinsiyete göre çeşit çeşit var.”

“E hadi yap o zaman bir şeyler… Zor mu kullanması?”

Hayta, olmayan bıyıklarının altından güldü.

“Fazla basit. Önce replikatöre bir isim vermek gerekiyor… Biz Hasan Usta dedik ona. Seslenmek yeter…”

Yani, “Hasan Usta bi’ iskender çek,” deyince, Hasan Usta size atık haznesindeki muz ve ay çekirdeği kabuklarından, dünden kalan dökülmüş çorbadan, ekşimiş ayrandan ve mobilyanın kırılan ayağından iskender yapsın. Biraz metal iyonu eksik ama alyuvar tatmak için özellikle “dalak kızartması” yemek istemediysen o kadar da kötü değil…

“Yaprak ciğer de yapar mı bu?” diye sordum toruna. Özlediğim şeylerden biriydi.

“Modeli olan her şeyi yapabilir. Bizdeki pakette varsa yapar; yoksa da internetten indiririz,” dedi. Büyük bir çeviklikle panele attı elini. Bip bip bip bip… “Yokmuş,” dedi ama iki dakikada da gereken modeli bulup indirdi. Sonra cihaza, “Hasan Usta, Edirne yaprak ciğeri yapar mısın?” dedi.

 “Birkaç dakika sürer, sen otur istersen”

Öyle yaptım ve masaya oturdum ama gözümü cihazdan alamıyordum. Hazneyi gördüğümden beri aklımda hep kahve makinesi olduğundan, kahve değirmenin dönerken çıkardığı gibi bir gürültü çıkmasını bekliyordum ama olmadı. Daha çok cıvık bir hamur içerisinde yüksek devirle dönen bir mikserin ya da diş hekiminin dişinizi oyarken kullandığı aletin sesine benziyordu. Nitekim Hasan Usta kendisinden isteneni yaptı ve işinin bittiğini haber veren bir bip sesi çıkardı. Gözümün önünde simya mucizesi gerçekleşmişti resmen ve bana sorarsanız kurşunu altına çevirmekten fazlasıydı bu.

Torunum tabağı önüme koyar koymaz bir çatal attım. Tadı fena değildi. “Keşke yanında kızarmış kuru biber de olsaydı,” dedim. Aslında tamamen şaka amaçlıydı; bulup da bunayacak değildim. Ama torunum büyük bir ciddiyetle açıkladı:

“Bu indirdiğim Edirne usulü yaprak ciğer komünite işi, açık kaynak bir model. Çok dikkat etmeden hemen indirdim açıkçası. Belki arayıp tarasak biberlisini de bulurduk. Ücretli web siteleri de var. Oralardan üzerinde daha çok çalışılmış modeller indirilebilir. Hem daha lezzetli oluyorlar, hem bu tip detaylar muhakkak düşünülmüş oluyor, hem de tabak düzeni filan daha estetik. Alternatifli özellikler de olabiliyor: Çok pişmiş, orta pişmiş, az pişmiş…”

“Ayran da söylesene yanına…”

Söylemek fiilini kullanmak bir alışkanlıktı. Güldük beraber.

“Sen söylesene?” dedi. Bunu denemekten heyecan duyacağımı düşünmüştü. Doğruydu da.

“Hasan Usta bir ayran çek,” dedim. Sesime alışık olmadığı için ufak bir gecikme yaşadık sanki ama çok geçmeden çalışmaya başladı. Torunum “ayran çek cümlesini anlayabileceğini düşünmemiştim. Çekmek fiiline de tepki veriyor demek ki… Gerçi cümlenin nesnesi ayran olduğu için, fiili doğru kullanmaya gerek olmayabilir,” diye açıkladı. Torunum gerçekten de detaylara fazla önem vermek ve üstelik bir de o detayları açıklayarak çile çektirmek bakımından epey bana benziyordu.

Bir an bir şey unuttuğum hissiyle anlık bir paniğe kapılıp hafifçe ayaklandım ve “Bardak koymadık!” diye haykırdım.

Torunum önce kıkırdayarak, “Merak etme onu da yapıyor,” dedi.

Öyle ya? Yemeği yapmakla aynı şeydi. Tabağı da cihazın yaptığını az önce fark etmemiştim. Ciğerin altındaki tabağı çatalımın ucuyla dürttüm. Torunum yine kıkırdadı. Artık “kurt kocayınca…” ile başlayan atasözünün küçük çaplı bir örneğine dönüşüyorduk.

“Yok o bizim tabak… Ben az önce aktardım,” dedi. O sırada hayretle cihaza bakmaktan torunumun tabak değiştirdiğini fark etmemiştim demek ki. Torunum cihazda bekleyen ayranı başka bir bardağa aktarmadan getirdi.

“Kendisininki böyle…”

Plastik bardaklara benzeyen, yumuşak ama yeterince sert bir malzemeydi. Pet bardak demek hatalı olmazdı.

“Bunları ne yapıyorsunuz sonra?”

“Aynı şekilde atık haznesine atabiliyoruz.”

“İnanılmaz!” diye tepki verdim yine. Sonsuz bir döngü gibiydi. Yemeğin tabak çanak da dahil tüm atıkları geri hazneye koy… Arada kaybolan kütle kadar ilave malzeme gerekirdi ama bu kütle ne kadar olabilirdi ki? Torunuma sormadım ama teorik olarak kuvvetle muhtemel dışkımızı da hazneye geri koyabilirdik. Neticede maddenin eski yapısından eser kalmıyordu; ama kimse hem dışkısının hem de yemeğinin aynı metreküp içerisinde yan yana durmasını istemezdi.

“Eğer içine koyduğumuz malzemelerde aynı atomlar olması gerekmiyorsa…”

“Gerekmiyor çünkü her şey temel parçacıklarla yapılıyor. Yani karbonlu bir yiyecek üretmek için -ki doğal olarak hepsi öyle- illa ki hazneye karbonlu atık koymak gerekmez.”

“O hâlde su bile koysan olur?”

“Olur. Fakat onun geri dönüşümsel açıdan bir katkısı yok. Çöplerden üretilmesi daha anlamlı. Bunun doğrudan şebeke suyuna bağlanan modelleri de var ama hiç çevreci değil.”

Vay be… Çevrecilik ne seviyeye ulaşmıştı. Soğuduğum, inzivaya çekilerek unutmaya çalıştığım o yeni çağ değerleri geride kalmıştı demek. Böyle bir cihaz tüm insanlık için açlığı bir anda bitirecek kuvvete sahipti… Herhâlde artık açlık diye bir şey olmasa gerekti.

“Pahalı mı bu cihaz?”

“Çok değil,” dedi. Söylediği miktar iyi bir buzdolabıyla aynı miktardı ama neredeyse ömür boyu yiyecek masrafının olmayacağı düşünülürse bence bedava bile sayılabilirdi.

“Çok elektrik yakıyor mu?”

“Eh… Ama reklamlarında derin dondurucudan daha fazla değil deniyor; gerçi derin dondurucuyu tarihe karıştıracağı, onun esas rakibi olduğu için öyle söyleniyor da olabilir ama cihazı aldığımızdan beri bizim faturamızda gerçekten de öyle ahım şahım bir artış olmadı.”

“E mükemmel!”

“Öyle,” dedi torunum. Konuştuğumuz sırada tiramisu yaptırmıştı kendine ve onu yiyordu.

Cihaza hayranlıkla bakıyor, onu icat edenin, onun icadına yol açan bilimsel gelişmeleri bulanların isimlerinin çoktan tarihe geçtiğini düşünüyordum. Ne kadar da gurur duyuyorlardı acaba eserleriyle… Tarihteki gelmiş geçmiş en büyük icattı bu resmen! Uzun uzay yolculukları… Galaksinin keşfi… Kolonizasyon… Bunların hepsini mümkün kılabilecek şey tam olarak da buydu! İnsanlığın en büyük problemini çözmüştü hatta!

“Artık açlık diye bir şey kalmamıştır o zaman… Yoksulluğu bitirebilecek bir şey bu!” dedim heyecanla.

Torunum, sanki heyecanımı bozmak istemezcesine mahcup bir tavırla, “Maalesef dede… Tam olarak öyle değil,” dedi.

Yerinden kalktı; cihazın üstündeki mutfak dolabını açtı. Aslında saksı olarak üretilen metal bir kutuya bir dizi şişe tıkıştırılmıştı.

“Şunlardan alman lazım. Söylemiştim. Yediğin yemekte bazı mineraller eksik. Bu şişeler epey pahalı. Replikatör kullananların karınları doyuyor ama beslenemiyorlar. Bu yüzden karnı aç olan hiç kimse kalmamış olsa da herkesin bu takviye gıdaları kolaylıkla alabileceğini hiç sanmıyorum.” dedi.

Şişeleri tek tek elime aldım. Üzerlerinde muhteviyatları yazıyordu. Kilo hesabından, günde ne kadar alınması gerektiği de. Tüm neşem, sevincim bir anda uçuvermiş, keyfim kaçmıştı. “Ne anlamı var ki o zaman?” dedim kendi kendime. Torunum aynı mahcubiyetle yüzüme bakıyordu. Ciğer ve ayranı yarım bıraktım. Az sonra da yürüyüşe çıktım biraz. Caddelerde sokaklarda dolaştım. Sahip olduğum yeni bilgilerle, hiç fark etmediğim şeyler fark ettim etrafta. Misal, bir şarapçı görmüştüm köşe başında. Yanında bir meyve kasası, içerisinde de replikatörden çıkma pet şişelerde onlarca şişe şarap vardı. Ama ona dikkatle baktığımı görünce, “Biraz paran var mı bey abicim; demir alıcam da,” diye yanıma geldi hemen. Cebimdeki biraz parayı verdim ona.

Az ilerideki parktan geçerken piknik masasında oturan bir anne ve oğlunu gördüm. Önlerindeki sofrada birbiriyle uyumsuz bir sürü yiyecek vardı… İstakoz… Biftek… Kaz ciğeri… Sezar salata… Tabiri caizse bir yılan ödü, bir de kuş sütü eksikti sofrada. Baktığımı fark ettiklerinde anne oğluna beni işaret etti. Çocuk hemen gelip avuç açtı bana. Hayatımda hiç böyle bir sahneye şahit olmamıştım: Muhtemelen yine replikatörde üretilmiş oldukça yeni, sık ve güzel kıyafetlere sahip gürbüz, tombul bir çocuktu (çünkü yağlar metal içermiyordu). Biraz dikkat edince saçlarının ince, tırnaklarının kırık, renginin de gürbüz görüntüsüyle oldukça uyumsuz bir şekilde soluk olduğu; ağız köşelerinde çatlaklar olduğu anlaşılıyordu. Hiç nakit param olmadığını söyleyince geri gitti.

Şöyle bir etrafa göz gezdirince iyi giyimli bazı insanların yürümekte zorlandıklarını, hâlsiz bir şekilde banklarda yatıp uyukladıklarını gördüm. Ütopya görünümlü bir distopyaydı bu ve daha fazla görmek istemiyordum.

Oğlumun evine varınca onlara geri dönmek istediğimi söyledim. Hem şaşırıp hem de üzüldüler. Torunumsa çok manalı baktı bana. Dışarıda olduğum sırada ona ilham aldığımı söylediğim Henry Thoreau ile ilgili bir video izlediğinden emindim ve bu yüzden de beni anlamıştı.

Ertesi gün kaporosunu verdiğim evi kaporoyu yakmayı göze alarak tutmaktan vazgeçtim ve kulübeme geri döndüm. Yakın köylerde yaşayan az sayıda dostuma döndüğümü haber verdim. Balık tutmak üzere buluştuğumuzda da onlara öğrenip şahit olduklarımı anlattım. Bazısı çok şaşırdı. Bazısıysa zaten az çok duymuştu bu olanları.

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, kaynaklar ve kaynaklara erişim imkânı ne kadar artarsa artsın, insanlığın özellikle bitirmek istemediği bir şey gibiydi yoksulluk. Sanki zenginlerin daha iyi hissetmeleri için bir referans çerçevesi olsun diye yoksulluğun hep var olması isteniyor gibiydi. Bir mucizeye imza atarak adeta simyayı mümkün hale getirmek bile bu durumu değiştirmemişti.

Gürbüz, tombul ve iyi giyimli olmasına rağmen son derece sağlıksız görünen o çocuk, yanında bir kasa şarapla dilenen dilenci gözümün önünden gitmiyordu. Torunum bana cihazın metallerde işe yaramayacağını, metali altına çeviremeyeceğimi söylemişti. Cihazın yetenekleri konusunda haklıydı tabii ki de; ama metal takviyelerin fiyatı düşünülürse; aslında bu teknoloji -en azından birileri için- metali altına dönüştürmeyi başarmıştı.

Esas inanılmaz olan bu yeni icat değildi; bu icada rağmen eşitsizliği sürdürmeyi başarabilmekti zaten.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...