bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 1 Şubat 2019 | Yazar: Konuk Yazar

0

Pepto Bismol | Ezo Evrim Harsa (Kısa Öykü)

Hastaneden içeri adımını atar atmaz midesi bulanmaya başladı. Derin derin nefesler alarak ilaçla karışık dezenfektan kokusuna bir an önce alışabilmeyi umuyordu. Diğer seçenek ise kapının hemen yanında duran çöp kutusuna kahvaltısını bırakıp, boş ama sakinlemiş bir mide ile yoluna devam etmekti. Her zamanki gibi olabilecek en kötü ihtimal gerçekleşti. “Hastanelerden nefret ediyorum,” diye sayıklıyordu ağzını bir hemşirenin getirdiği gene dezenfektan kokulu bir mendille silerken. Genç kadın olanca kibarlığı ile iyi olup olmadığını sorduğunda, cebinden bir tane pepto bismol çıkarıp çiğnemeye koyuldu. Kiraz aromalı pembe tablet ağzında yavaş yavaş erirken, bir arkadaşını ziyarete geldiğini söyledi, hasta olan, şükürler olsun ki, kendisi değildi.

Gitmek istediği odaya kadar eşlik etmeyi teklif eden genç ve güzel kadını, asansörün aynasını kullanarak göz ucuyla süzmekte bir çekince görmedi. Bu, yirmi sene daha genç olmayı dilediği anlardan biriydi. Fakat yeni moda iyimser yaş dilimlerinin bile ortasına denk gelen bir yaştaydı ve öyle olmasaydı bile bir kadının önünde kusarak iyi bir başlangıç yapılamazdı. “Kendini çok hor görüyorsun,” diye geçirdi içinden kapıdan girerken. Hemşireye kibarca teşekkür etti ve onu da benzerleri gibi, zihninde güzel ama ulaşılmaz kadınlara ayırdığı bölmeye uğurladı.

Hasta yatağının başında boynu bükük duran arkadaşı kapı kapandığında ayağa kalkıp yanına geldi. Uzun uzun sarıldı. David bu sarılışta hem özlem, hem hüzün hem de bilinmeyene dair bir kaygı olduğunu düşündü.

“Artık onunla vedalaşmam gerektiğini söylüyorlar.” William daha fazla konuşamadan tekrar yerine oturdu ve yaklaşık iki senedir başından bir an bile olsun ayrılmadığı karısının ellerine sarıldı. Gözlerinden süzülen yaşlar beyaz çarşafa düşerken pıt pıt ses çıkarıyordu. David pencerenin önünde, bakışlarını aşağıda minicik görünen insanların sıradan hayatlarına dikmiş, uzunca bir süre kıpırdamadan bu hüzünlü ana şahitlik etti. Hastanelerden nefret ediyordu, en yakın dostunun bu şekilde acı çekmesinden nefret ediyordu, ilk tanıştıkları andan komaya girmesine neden olan kan pıhtısının beynine yürüdüğü o ana kadar, ona en az dostu kadar yakın olmuş kadını bu şekilde görmekten nefret ediyordu. En çok da burada fazla olan varlığından nefret ediyordu.

“Peki bunu yapabilecek misin?”

Sorduğu soru acımasızdı, ama William’ın da binlerce defa kendine bu soruyu sorduğunu biliyordu.

“Hayır, yapamam. Burada yatarken en azından elini tutabiliyorum. Ondan vazgeçmeye hazır değilim. Keşke onun ne istediğini bilebilseydim ama bilmiyorum ve bu kararı tek başıma alamam.”

David mucize pembe hapın da yardımlarıyla, hastaneden bir kez daha kusmadan çıkabildi. Dostunun durumu onu allak bullak etmişti. Böyle anlarda, yani birini acı çekerken izleyip de ona yardım etmek için elinizden hiçbir şeyin gelmediği anlarda, teskin etmek, avutmak, teselli etmek gibi eylemlerin ne denli saçma olduğunu düşünüyordu bir süredir. Dostunun ihtiyacı olan avutulmak değildi. Karısının ne istediğini bilmek istiyordu. İşte o an, yoğun trafiğin aktığı geniş caddenin kenarından usul adımlarla yürüdüğü o öğlen vaktinde, hayatının geri kalanını esir alacak saplantı beynine ekildiğinde, maddi manevi bütün varlığı ile dostunun dileğini gerçekleştirmenin bir yolunu bulacağına söz verdi.

O günden sonraki bir yıl boyunca, her gün her saat bu saplantı bütün hücrelerine yayıldı. William hâlâ karısına veda edememişti. Üç yılın sonunda bambaşka bir adama dönüşmüş olsa da, karısının o bembeyaz hastane odasında yatan yarı canlı bedenine karşı duyduğu sevgi sayesinde inatla yaşamaya devam ediyordu. David elinde kusmuk torbası ve bir kutu pepto bismol ile sık sık ziyaretine gitmeye çalışıyor ama ona asla saplantısından bahsetmiyordu. Birçok deneysel yöntemi incelemiş, dünyanın dört bir yanından araştırma üniversitelerine mektuplar yollamış, bir kısmını ise bizzat ziyaret etmişti. Maalesef sonuç yoktu, söylenen araştırmaların sürdüğü, hayvanlar üzerinde çeşitli deneylerin yapıldığı, bilgisayar teknolojisinin bütün yeniliklerinin seferber edildiği ama bir insanın zihninden neler geçtiğini çözümlemeye yaklaşılamadığıydı. Ya da daha doğrusu halkın gözü önündeki durum buydu. Yasa dışı araştırmalar yapan bazı laboratuvarlar olduğunu duymuştu fakat onlara nasıl ulaşabileceğini ya da herhangi birinin zihin okuma konusunda bir gelişme sağlayıp sağlamadığını öğrenememişti. Gençliğinde karanlık işlerle uğraşan ya da bu tip işlerle uğraşan tanıdıkları olan, kulağı delik arkadaşlar edinmediği için hayıflanıp duruyordu.

Gene bir ziyaret sonrası hastane bahçesinde derin nefesler alırken sonunda şansının dönmeye başladığını anladı. Elini dayayıp destek aldığı duvarın öte tarafında iki kişinin konuştuklarını işitebiliyordu. “Zihin okuma”, “deney”, “laboratuvar”, “gönüllü denek” gibi bazı anahtar kelimelere kulak misafiri olunca duvarın köşesine sessiz adımlarla yaklaşıp kendini belli etmeden kulak kabarttı.

“Bu yaptığın çok tehlikeli, yerleştirecekleri çipin beynini kızartmayacağından nasıl emin olabilirsin ki?”

“Elbette emin olamam ama hayvanlarda bir yan etki görülmedi diyorlar. Hem beynim kızarmamış haliyle de pek işime yaramıyor, karnımızı doyuramıyoruz bile. Babamın ameliyatı için bu paraya ihtiyacımız var, doktorları duydun, fazla vakti kalmadı.”

“Paraya ihtiyacımız olduğunu farkındayım, ama babam ameliyatı için bunu yaptığını duysaydı sana asla izin vermezdi, ölmeyi tercih ederdi.”

“O yüzden de ona söylemeyeceksin. Bu sır olarak kalacak. Para hesabına yatınca hemen ameliyatı hallet.”

“Bu hiç içime sinmiyor. Hem dedikleri kadar güvenli olsaydı devletten gizli çalışmazlardı.”

“Devletten gizli çalıştıklarını sanmıyorum, tam tersine devletin gizli bir işi olduğunu düşünüyorum. Düşünsene, zihin okuma en çok kimin işine yarar, elbette istihbarat servislerinin. Adam kaçırmaya, işkenceye gerek kalmadan her tür bilgiye ulaşabilirsin.”

“Bunları ulu orta anlatıp durma. Daha parayı almadan başını belaya sokacaksın.”

“Her şey hazır sayılır artık, yarın çipi takacaklar, sonraki gün de para hesabına geçer.

Babam beni sorarsa uzakta iş bulmuş diyeceksin. Anladın mı?”

Kız cevap vermedi ama ağladığı duyulabiliyordu. Vedalaşmalarının ardından genç adamın uzaklaştığını görünce David hiç tereddüt etmeden peşine düştü. Bütün bir gün boyunca sağda solda serserilik etti delikanlı. Parklarda dolaştı, denizi seyretti, arkadaşları ile buluştu. Herkes dağılıp gittiğinde ise karanlık sokağın bir köşesine oturup usul usul ağlamaya başladı.

David zamanının geldiğini hissedip kaldırıma, yanına oturdu. Delikanlı kafasını kaldırıp gelenin kim olduğunu gördüğünde kalkmaya davrandı.

“Dur lütfen,” dedi David. “Biraz bilgi karşılığında sana para vereceğim. Babanın ameliyatına yetecek kadar hem de. Tek istediğim beni şu deneyi yapan laboratuvara götürmen ve oradakilerle tanıştırman.”

Delikanlı bunu duyduğunda arkasını dönüp kaçmakla durup dinlemek arasında sıkışıp kaldı.

“Hastaneden beri seni takip ediyordum. Özür dilerim, yaptığım yanlıştı fakat zihin okuma deneyine katılmam lazım.”

“Eğer paraya ihtiyacın yoksa bunu neden istiyorsun?”

“Bir arkadaşıma yardım etmek için. Söyle şimdi, kabul ediyor musun?”

“Ben kabul etsem bile oradakilerin kabul edeceğinden emin değilim. Gene de eğer istediğin buysa seni oraya götürürüm. Parayı hemen ödeyebilir misin?”

David cep telefonunu çıkardı ve delikanlının istediği miktarı hesabına gönderdi. Genç adam son dakikada dönen talihine inanamıyor gibiydi. Vakit kaybetmeden David’i dışarıdan bakıldığında bakımsız, terk edilmiş bir binadan daha farklı görünmeyen laboratuvara getirdi.

“Kapı kodu 3487, asansör kodu 2953, üçüncü kata çık. Orada görevliler göreceksin.” “Sen ne yapacaksın?”

“Kardeşim ve babamla vedalaşıp kaçacağım. Gönüllü olmaktan vazgeçemeyeceğimi söylemişlerdi. Peşine düşeriz demişlerdi. Ne yapabilirler bilmiyorum ama durup bekleyecek değilim. Üstelik seni buraya getirdiğimi anladıklarında çok sinirlenecekler. Sana iyi şanslar.”

David koşarak uzaklaşan delikanlının söylediği gibi, hizbe binanın kapısından geçip her an zemine çakılacakmış gibi görünen döküntü asansöre bindi ve üçüncü kata çıktı. Kapı açıldığında gözlerine inanamadı. Beyaz floresanlarla aydınlatılmış tertemiz bir kabul odası, tertemiz, dezenfektan kokulu. Midesi bulanmaya başladığında cebinden kusmuk torbasını ve ilacını çıkardı. Kabul görevlisi adam, daha önce hiç görmediği David’i güvenlik kameralarından takip edip güvenlik elemanlarını çağırmıştı bile. Birden üstüne üç adam çullandığında, maalesef pepto bismol mavi üniformaların üzerine fışkırırcasına çıkan mide sıvılarına engel olamamıştı. Adamlar bir anda afalladılar. Bulaşıcı bir hastalık olmasından endişelenerek David’i gözlem odasına aldıklarında yatağa kelepçelemeyi de unutmadılar.

Güvenlik görevlileri kusmuk kalıntılarından arınmak için ayrılırken odaya bir doktor girdi. Oldukça sert bakışlı olan bu kadın, David’in konuşmasına fırsat vermeden genel bir muayene yapıp kan örneklerini aldı ve tek kelime etmeden odadan ayrıldı. David yaklaşık olarak iki saat boyunca birinin yanına gelmesini bekledi. Tam olarak ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu çünkü bütün kişisel eşyalarını da gasp etmişlerdi. Sonunda beyaz saçları özenle taranmış, ihtiyarlığa oldukça yakın bir başka doktor odaya girdiğinde yatakta hafifçe doğrulup derdini anlatamaya çalıştı. Adam hiç dinlemeyip eliyle sus işareti yaptı ve sakince anlatmaya koyuldu.

“Benim adım Dr. Foster. Burada bir takım deneyler yürütüyoruz ve belirtmem gerekir ki yaptığımız araştırmalar hukuk ve tıp etiği açısından tamamen yasalara uygundur. Anladığım kadarıyla buraya gelmeden kısa bir süre önce gönüllülerimizden birine yüklü miktarda ödeme yapmışsınız. Bu sayede buraya kadar gelebildiğinize inanıyorum. Kişisel verilerinize göre oldukça iyi bir şirketin yöneticilik pozisyonundan emekli olmuşsunuz, kişisel servetiniz tatmin edici düzeyde, aileniz yok ve kan değerleriniz oldukça sağlıklı. Buraya neden geldiniz?”

David bu kadar kısa sürede hakkında bu denli şey öğrenmelerine hayretle baktı.

“Sadece zihin okuma deneyine katılmak istiyorum. Bunun için gerekirse ödeme yapmaya da hazırım.”

Dr. Foster elinde olmadan bu söze kıkırdadı. “Mr. Robinson, kaynağa ihtiyacımız yok ve deneylerimizi yürütecek kadar da gönüllümüz var. Gerçi sayenizde birini kaybetmiş bulunuyoruz, şimdilik.”

“Onun peşine düşmeyeceksiniz değil mi?”

“Ona ne olacağının kararını güvenlik birimleri verecek, sonuçta yapılmış bir sözleşme var ve tek taraflı caymanın da bazı koşulları. Neyse bunlar şu an için bizim konumuz değil.”

“Dr. Foster lütfen bu deneye katılmama izin verin.”

“Üzgünüm Mr. Robinson. Burada yürüttüğümüz çalışmaları gizli tutmamızın bir nedeni var, bunlar zaman ve emek gerektiren araştırmalar, ancak buna karşın kolayca kopyalanıp çalınabilirler. Bu nedenle de belirli bir eğitim seviyesinin üstündeki insanları gönüllü olarak dahi olsa laboratuvarıma sokmam. Ve bayım sizin fizik doktoranız var. Tekrar üzülerek söylüyorum ki bu odadan ötesine geçmeniz mümkün değil.”

“Teknolojinizi çalmaya uğraşmıyorum. Bana inanmalısınız. En yakın dostumun karısı üç senedir komada. Çoktan yaşam destek ünitesinden çıkarılması gerekiyordu ama dostum bunu yapamıyor. Karısının ne düşündüğünü bilmek istiyor. Onların huzura kavuşabilmesi için bunu yapmam gerek.”

Dr. Foster artık griye dönmeye başlamış mavi gözleri ile David’e uzun uzun baktı. Vücut dilinden, göz bebeklerinin açıklığına kadar birçok göstergeden yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyor gibiydi.

“Size inanıyorum, fakat gene de…”

“Lütfen hayır demeyin. Tek umudum sizsiniz.”

Doktor yelkenleri suya indirmeye başlamıştı. “Öncelikle şunu bilmelisiniz, henüz hiç insan deneyi yapılmadı. Hayvan deneylerinde yaşam kalitesini etkileyen bir yan etki görülmemesine rağmen, çip takıldıktan sonra sizde nasıl bir değişim olacağına dair garanti veremem. Bu nedenle ölüm dâhil her türlü sonucu göze aldığınıza dair bir sözleşme imzalayacaksınız.”

David anlayıp onayladığını belirtecek şekilde başını salladı. Saplantısı o kadar derindi ki ölüm ihtimali bile ufak bir pürüz gibi görünüyordu gözüne.

“Tamam o halde, sabah ilk gönüllümüz olarak ameliyata alınacaksınız. Umarım siz de ben de bu karardan pişman olmayız.”

Dr. Foster gittikten sonra David’i başka bir odaya aldılar ve birkaç test daha yaptılar. Kusup durmasını engellemek için de pepto bismolden daha etkili bir iğne. Yüzlerce sayfalık bir sözleşmeyi imzaladı ve gözünü kırpmadan sabahı beklemeye koyuldu.

Sabah erken saatlerde başlayan operasyon bir rüyanın içindeymişçesine geçti. Verilen sakinleştiricinin etkisiyle narkoz teknisyenini göremedi bile. Birkaç saat sonra gözlerini açabildiğinde başının içinde ekskavatör çalışıyormuşçasına bir his vardı. Yoğun bir uğultu ve rahatsızlık. Dr. Foster çipin nasıl çalışacağına dair açıklamalar yaparken, duyuyor, anlıyor ama tam olarak idrak etmekte sorunlar yaşıyordu.

“Çipi eski dönemlerde kullanılan anten yükselticilere benzetebilirsiniz. Normal şartlar altında da, karşımızdakinin nöronları, sinapsları arasındaki elektrokimyasal iletimi mikro düzeyde hissedebiliriz ama bu bize okuma sağlayacak kadar güçlü bir veri kazandırmaz. Fakat çip sayesinde bu hareketleri net bir şekilde algılayabileceksiniz. Bu teknolojinin asıl yenilikçi tarafı ise bu elektrokimyasal iletimin hareketlendiği beyin kısımları, şiddeti, yoğunluğu gibi verileri yorumlayarak beynin içinde iletilen mesajları okuyabilmesidir. Bilgisayara bağlanmış çip tasarımı, hayvan deneylerinde neredeyse mutlak bir şekilde, sadece hayvanın eyleme dökülen düşüncelerini değil, tasarım aşamasında kalan fikirlerini de okuyabilmeyi başardı. Hatta insan okumalarında da yüzde seksen beşlik bir doğruluk tespit ettik. İnsan beyninin bilgisayardan daha verimli çalışarak bunu yüzde yüze çıkarmasını umuyoruz.”

Dr. Foster yardımcılarından birinin getirdiği araba anahtarına benzer bir cihazı David’in gözünün önünde sallayarak devam etti. “Çipin sürekli çalışmasının beyinde aşırı bir yükleme yapabileceği muhakkak. Sokakta yürürken yanınızdan geçen herkesin zihin seslerini duyarsanız bir süre sonra çıldırmanız işten bile değil. Bu sebeple çipi aktif hale getirecek bir anahtar tasarladık. Şu an çalışmıyor. Bugün sizi dinlendirip ameliyat komplikasyonu oluşup oluşmadığını izleyeceğiz. Eğer her şey yolunda giderse ilk denemeyi yarın sabah yapmayı planlıyoruz.”

Cümlesini bitirdikten sonra Dr. Foster odadan çıkarken, kalan üç doktor David’in genel bir kontrolden geçirip bir takım ilaçlar verdiler. Baş ağrısı yavaş yavaş azalırken David derin bir uykuya daldı.

Sabahın ilk ışıkları ile odaya giren Dr. Foster ve ekibi David’i her tarafında kameralar ve ses alıcıları olan başka bir odaya aldılar. Herkes odadan çıktıktan sonra, odanın geri kalanı gibi beyaz olan masada, David’in karşısına ilk gün karşılaştığı kem suratlı kadın doktor oturdu. Önünde bir takım kağıtlar ve çip anahtarı duruyordu.

“İnsan deneyleri 1, denek David Robinson. Erkek, yaş 56, sağlık durumu iyi. Mr. Robinson, çipin çalıştırılmasına bir itirazınız var mı?”

“Hayır.”

Doktor anahtarı David’e doğru uzatıp, “O zaman lütfen buyurun,” dedi.

David hiç duraksamadan anahtarın üstündeki düğmeye bastığında, ufak bir karıncalanma haricinde bir şey hissetmedi. Birtakım fısıltılar, uğultular işittiğini düşünüyordu ancak doktorun ağzı kıpırdamıyordu. Beyninin içinde kendine ait olmayan düşünceler dolaştığını fark ettiği an kısa süreli bir panik yaşadı. Doktorun sözlü uyarısı ile dikkatini yoğunlaştırmak için çaba harcadığında, kulaklarında değil, zihninin içinde anlaşılabilir kelimeler işitmeye başladı.

“… sonunda … aman tanrım … işe yarayacak … lütfen … kırmızı kedi …”

“Kırmızı kedi mi?”

David bunun sorar sormaz odanın dışında bir alkış koptu. Bunun doktor tarafından özellikle düşünüldüğünü anlaması uzun sürmedi. Uçan koltuk, kahverengi süt ile başlayan basit tamlamaları daha karmaşık cümleler takip etti ve David hepsini okuduktan sonra doktor önündeki dosyayı kapatıp, “Çok teşekkürler Mr. Robinson. Bugünlük bu kadar yeterli. Şimdi çipi kapatmanızı rica ediyorum,” dedi. David tekrar odasına götürüldü ve takip eden üç gün boyunca sonuçları başarılı olan bir dizi deneme daha yaptılar. Her defasında farklı doktorlar deneyi tekrarladı. Daha sonra iki, üç kişilik gruplarla çalıştılar. Nihayetinde ise bir düzine doktorun arasında, Dr. Foster’ın aklından geçenleri ayıklayıp söylemeyi başardı. Bunun verdiği özgüven ile de ne zaman dostunun yanına gidebileceğini sordu.

“İmzaladığınız sözleşmede de belirtildiği üzere çip çıkarılana kadar buradan ayrılamazsınız.”

“Fakat ben…”

“Hemen korkmayın. Neden buraya geldiğinizi ve bunu yapmayı istediğinizi gayet iyi hatırlıyorum. Bu nedenle yanınızda güvenlik görevlileri olmak kaydıyla arkadaşınızı bir saat kadar ziyaret etmenize ve isteğini yerine getirmenize izin vereceğim. Sonrasında buraya döneceksiniz ve deneyler bitene dek de bir daha ayrılmayacaksınız. Fakat sizi uyarmalıyım. Beyin fonksiyonları kısmen sağlıklı olsa bile komadaki bir insanın düşüncelerini okumak kolay olmayacaktır.”

David yanında üç güvenlik görevlisi ve bir doktor olduğu halde odadan içeri girdiğinde William her zamanki gibi yatağın başında oturmuş ağlıyordu. Bu kalabalık ziyaretçi grubunun ortasında arkadaşını gördüğünde şaşkınlıkla baka kaldı. David anlaşması gereği açıklama yapamazdı.

“Sana neler olduğunu anlatamam William, sadece yardım için geldiğimi bil yeter,” dedi ve yatağın başucuna, arkadaşının boşalttığı sandalyeye oturdu. Doktor anahtarın düğmesine bastıktan kısa bir süre sonra gözlerinden sicim gibi akan yaşlara, boğazında düğümlenen yumruya rağmen dostuna dönüp, “Onu bırakmanı istiyor William. Her gün her dakika ağlaman, eski resimlere saatlerce bakman, yaptığınız seyahatleri anlatman ve yaşarken kendini bu odaya gömmüş olman ona acı veriyor. Bunun bitmesini istiyor, gidip yaşamanı istiyor.”

William arkadaşının bütün bunları nasıl bilebildiğini anlamıyordu, kendisi ve karısı dışında kimsenin paylaşmadığı çok özel anlardı.

“David ama nasıl?”

“Nasılını sorma, sadece huzur bulmasına izin ver.”

David de en az William kadar allak bullak olmuştu. Saplantılı bir şekilde bağlandığı görevi başarıyla tamamlamıştı fakat ayakta duramıyor, sendeliyor, bütün vücudu titriyordu. Dostunun kafasındaki sorular, kadının hareketsiz yatan bedeninden haykıran ses ile bastırılıyordu. Üç senedir yatağa mahkûm olduğu halde bir türlü ölemeyen kadının yaşadığı acı bütün vücudunu sarıyor, tıpkı onun gibi ölmek isteğiyle dolup taşmasına sebep oluyordu. Dikkatini toplamakta zorlandığı her dakika etrafındakilerin kafasından geçen onlarca düşünce zihnine doluyor, kadının, “Bırak artık beni!” çığlıkları beyninin her kıvrımında çoğalıyordu. Doktor artık çipi kapatması gerektiğini farkına vardığı sırada odaya David’in ancak hayallerinde ulaşabildiği güzel hemşire girdi. Genç kadının odaya girer girmez göz göze geldiği David’i görünce aklından geçen cümle, kendini hiç tereddüt etmeden dokuzuncu kattaki odanın açık penceresinden aşağı bırakan adamın zihninde tekrar edip duruyordu.

“… kusmuk torbası ile gezen kart zampara …”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...