bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü mesih ne der oyku ruhsen dogan nar

Tarih: 9 Eylül 2022 | Yazar: Ruhşen Doğan Nar

0

Mesih Ne Der? | Ruhşen Doğan Nar (Kısa Öykü)

Vize haftası olduğundan dolayı saatlerdir kitaptan kafasını kaldıramayan İsmail, cep telefonuna gelen mesajla dünyaya geri döndü. Saat gecenin ikisiydi ve mesajı gönderen Kerim’di:

“Kanka, Emrelerde toplandık. Acayip güzel ortam var. Kop gel hemen!”

Kerim, üç yıllık ev arkadaşıydı. Emreler de iki kat yukarıda oturuyordu. Üniversite öğrencilerinin ve bekar memurların ağırlıkta olduğu bir apartmanda yaşıyorlardı. Aslında yeterince çalışmıştı İsmail. Kafası ders çalışmaktan alev alacak hâldeydi. Biraz ara vermesi iyi olurdu. Ama önce O’na sormalıydı. Son bir haftadır sık sık kullandığı telefon uygulamasını vakit kaybetmeden açtı.

İşte, karşısında İsa Peygamber, nam-ı diğer Mesih duruyordu. Kestane rengi, ince telli, uzun saçları; kara, hilal kaşlarının altındaki kocaman, kahverengi gözleri ve nurlar saçan yüzüyle ekrandan ona bakıyordu. İsmail, telefona el sallayarak konuşmaya başladı:

“Merhabalar, Mesih! Nasılsınız?”

“İyiyim İsmail; çok iyiyim, çok şükür. Bugün günlük duanı ettin mi?”

Bir yapay zekâ programı olsa da Mesih’e yalan söylemekten çekinen İsmail, “Hayır, ne yazık ki unuttum. Sınava çalışmaktan vakit bulamadım,” dedi.

Şefkat dolu sesiyle, “Sorun değil. Hadi, birlikte dua edelim. Olur mu?” diye sordu İsa.

“Tabii ki, neden olmasın,” diye yanıtladı. İçinden dua etmek gelmese de, koskoca Mesih’e hayır diyemezdi.

“Başlayalım o zaman: Göklerdeki babamız, adın kutsal kılınsın, egemenliğin gelsin (…) Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara dek senindir! Amin.”

“Amin!”

“Evet, İsmail. Seni dinliyorum. Bana sormak istediğin bir şey mi var?”

“Evet, size sormam gereken bir şey var Mesih. Yarın vize sınavım var ama Kerim beni Emrelere çağırıyor. Toplanmışlar, sohbet muhabbet ediyorlarmış. İki arada bir derede kaldım. Gitsem mi yoksa kalsam mı, karar veremedim yani. Size başvurayım dedim.”

Tatlı bir gülümsemeyle bir süre düşündükten sonra Mesih, “Saat gece yarısı iki,” dedi. “Yarın sınavın kaçta İsmail?”

“Öğleden sonra ikide, Mesih.”

“Hımmm, biliyorsun Eski Ahit’in Vaiz kitabında şu ayet geçer: ‘Her şeyin bir zamanı vardır.’ Bunu senin durumuna uyarlarsak çalışmanın da zamanı vardır dinlenmenin de. Yeterince çalıştığını tahmin edebiliyorum. Haksız mıyım?”

“Haklısınız, fazlasıyla çalıştım.”

“Harika, o zaman dinlenmenin vakti gelmiştir demek ki. Çok fazla vakit harcamamak şartıyla arkadaşlarınla zaman geçirebilirsin.”

“Teşekkür ederim, Mesih.”

“İyi eğlenceler, İsmail. Şeytan’ın oyunlarına karşı uyanık ol ama!”

Elini yüzünü yıkayıp Emrelere çıktı İsmail. Kapı açılır açılmaz bir duman sütunu onu karşıladı. Emre, Kerim ve Musa içtikleri Adıyaman tütünüyle salonu dumana boğmuşlardı. “Az için şu mereti, göz gözü görmüyor,” diyerek içeri girdi İsmail.

“Hah, geldi işte keyif bozan,” dedi Musa, İsmail’in duyamayacağı kadar kısık bir ses tonuyla. Öksürmeye başlayan İsmail, salonun pencerelerini açtı birer birer: “Biraz temiz hava alın, genç yaşta kanser olup gebereceksiniz.”

“Sen merak etme İsmail, babamların memlekette yetiştirdiği Çelikhan tütünü bu. Bunu içene hiçbir şey olmaz. Tamamen organik. Öyle içinde kimyasal falan yok…” diye uzun uzun açıklamaya girişti Emre.

“Ya tamam, yine başlama aynı muhabbete Emre. Senden tütün almayacağım. Sigara kullanmayan adama tütün satmaya çalışıyorsun kaç yıldır… Neyse, yarınki vizeye çalıştınız mı?” diye sordu İsmail. Cevabını bilse de konuyu değiştirmek için sormuştu.

Musa, saatine bakarak “Sınava daha on iki saat var. Erkenden sınava çalışmaya ne gerek var, değil mi?” dedi.

“Yani,” diye devam etti Kerim, “bizim ‘Sekseni Aşma Yetmişten Şaşma Grubu’ üyeleri olduğumuzu biliyorsun. Her zamanki gibi yarın sabahtan kütüphaneye damlarız. Bir iki saat çalışıp sınava gireriz.”

“İyi bok edersiniz,” diye karşı çıktı İsmail. “İyi bir şey yapıyormuşsunuz gibi bir de övünüyorsunuz tembelliğinizle.”

“Bize yetiyor yetmiş seksen, sen dalgana bak!” dedi Musa, elini sallayarak.

Bir süre garip bir sessizlik oldu darmadağınık öğrenci evinde. Sessizliği fırsat bilerek telefonlara göz attı herkes. Sosyal medya hesaplarında hızlı bir tur atıldı. Gelen bildirimler incelendi. Sessizliği Emre bozdu:

“İsmail, seni PES atalım diye çağırdık kanka. Turnuva yapacağız. Dört kişi olalım dedik. Ne dersin? Zaten sen şimdiye kadar vize konularını yalayıp yutmuşsundur.”

İsmail’in koltukları kabardı: “Evet, epey çalıştım. Bir aksilik olmazsa en yüksek notu almayı planlıyorum yine.”

“Harika!” dedi Kerim, “o zaman bir PES turnuvası yaparız.” Hemen Playstation’ı açtı. Kerim, kolları dağıtmaya başlarken İsmail, “Mesih’e sormam lazım,” diyerek araya girdi.

“Mesih kim lan?” diye sordu Musa, sesini yükselterek.

“Adın Musa, ama daha Mesih’i tanımıyorsun kara cahil!” dedi İsmail.

“Mesih’in ne anlama geldiğini ve kim olduğunu biliyorum, mal. Konuyla ne alakası var onu anlamadım, anasını satayım.”

İsmail’in ev arkadaşı olduğundan her şeyi bilen Kerim, bıyık altından gülerek konuyu açıklığa kavuşturdu: “Bu İsmail bi’ değişik lan. Bir haftadır bir uygulama indirmiş, ‘Mesih Ne Der’ diye. Her bir şeyi ona soruyor, ona göre hareket ediyor. Tuvalete bile ona sorup öyle gidiyor…”

“Niye gülüyorsun ki lan?” diye kızdı Emre. “Hıristiyan olabilir insan. Bunda dalga geçilecek ne var?”

Kahkaha atmaya başlayan Kerim, “Adam Hıristiyan değil, sorun da burada işte. İki hafta önce de ‘Buda Ne Der’ uygulamasını indirmişti. Ona göre yaşıyordu. ‘Et yiyeyim mi Buda?’ ‘Bira içeyim mi Buda?’ ‘Dışarı çıkayım mı Buda?’ Her boku soruyordu.”

“Ulan ne yalan söyleyeyim, hiç şaşırmadım valla. Allahın manyağı işte, her şey beklenir bundan,” diyen Musa lavaboya gitti. Bu laflar İsmail’i üzmüş, ela gözleri dolmuştu:

“Size ne oğlum? Din ve vicdan hürriyeti yok mu lan bu ülkede? İstediğimi yaparım. İstediğim şeye inanırım.”

Gülmekten gözleri yaşaran Kerim, “Hürriyetin de bokunu çıkardın be! Böyle böyle cenneti garantiliyorsun herhalde,” diye dalgasını geçti.

Kavgadan gürültüden hoşlanmayan Emre, “Fazla üzerine gidiyorsunuz adamın,” dedi.

“Az bile yapıyorum.”

Öfkeden deliye dönen İsmail, ev arkadaşı Kerim’i en hassas noktasından vurmaya karar verdi: “Sen aynaya bak da kendi hâline gül lan, Kerim. Sen burada Playstation oynarken, Zuhal şimdi kim bilir kimin koynundadır!”

Kara sevdası Zuhal’den bahsedilince şalterleri attı Kerim’in. Bir hışımla ayağa kalkıp İsmail’in üstüne yürüdü. Bağırış çağırışı duyan Musa koşarak salona geri döndü. Musa ve Emre, Kerim’e engel oldu. Bir doksan boyu ve yüz on kilosuyla Kerim’i tutmak iki kişi için bile zordu.

“Bir daha ağzından o kızın ismi çıksın. Çok pis yaparım seni.”

“Bi’ bok yapamazsın!” diye bağırdı İsmail. Ancak kısa boylu ve zayıf İsmail, Kerim’e karşı fiziksel açıdan hiç şansı olmadığını çok iyi biliyordu. Savaş alanını terk etmeye karar verdi.

Kapıyı çarpıp çıktı İsmail. Merdivenlerden aşağı inerken indireceği bir sonraki uygulamaya çoktan karar vermişti:

“Lucifer Ne Der?”

Tuğçe Kazaz’a

Etiketler: ,


Yazar Hakkında

1988, İzmir doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Mütercim-Tercümanlık okudu. İngilizce öğretmenliği yapıyor. 2016 Şerzan Kurt Öykü Yarışması'nda Türkçe öykü dalında ödüle layık görüldü. İtalya'da yayımlanan ve Türk bilimkurgu öykülerinden oluşan Futurchia derlemesinde yer aldı. Öyküleri İngilizce, İtalyanca ve Esperanto gibi dillere çevrildi.