bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 11 Eylül 2020 | Yazar: Konuk Yazar

0

Kristalize Gerçeklik | Yasin Başkan (Kısa Öykü)

Çıldırtıyor. Bu hiçlik…bu hiçlik beni çıldırtıyor. Hissizlik ve sessizlik arzulayan benliğimden eser yok artık. Çocukluğumu, gençliğimi ve kendi kendime geçirdiğim zamanları göz önüne alırsak hiçbir şey talep etmiyorum bundan böyle. Hay aksi… nerede… nereye takıldı ayağım? Üzerinde pürüzler var… nemli, evet gayet nemli. Ağaç köklerinden biri olamayacak kadar yumuşak. Sanırım küçük bir minik dost daha. Ne harika ama! Git başkasıyla oyna ufaklık. Seni tanımlayamıyorum.

Nerede kaldım? Ha… hatırladım. Hiçbir şey talep etmediğimden bahsediyordum. Ne zamandan beri tahmin edin. Hemen söyleyeyim; terk edildiğim günden beri. Kahrolası bir can neden terk edilir? Üstelik topluca, cümbür cemaat neden terk edilir? Açıklaması… açıkl… hay aksi! Sanırım şimdi de kolumu sivri bir şeye sürttüm. Diğer elimle kontrol ediyorum. Ah evet… acıyla orantılı bir kan akışı hissediyorum. Sol elimin parmaklarındaki kanı… ah… ne kadar çok kanıyor böyle. Eve dönsem iyi olur.

Küçükken ne isterdim biliyor musunuz? Radyocu olmayı. Nedeni ise basit; konuşmayı seviyorum. Nihayetinde radyo dinlerken sadece kulaklara ihtiyacınız var. Bu da bende fazlasıyla mev… cut… Şu sargı bezini henüz sıkabildim. Şimdi yürümeye devam edelim.

Radyo diyordum değil mi? Evet, küçük dikdörtgen kutulardan çıkan o ses… Resmen haz duyuyorum. Dikdörtgenler, kareler, tüm şekiller… en sevdiğim geometrik şeklin üçgen olduğunu söylemeliyim. Şu etrafta dolaşan arıların içinde bal ürettiği petekler yok mu? İşte onun şeklidir üçgen. Bunu ilk öğrendiğim gün ağzım açık kalmıştı… evet açık kalmıştı. Ben o küçücük yaratıkların vızıltısına hayran iken onlar bizim için bal üreterek beni daha da hayran bıraktılar kendilerine. Ne hassas bir davranış.

Sanırım gölgeden kurtulup güneşe geçtim. Yüzümde ve kollarımda ısı hissediyorum. Bu anı yaşamak çok keyifli. Beni terk etmeden önceki gün babam, güneşin bir gün ısıtmayı bırakacağını söyledi. Belki de güneş herhangi bir şeyin çekirdeğidir ve biz de o çekirdeğin etrafındaki elektronlardan birinin üzerinde yaşıyoruzdur… yaşıyoruzdur… umarım çoğul eki kullanmakta hata etmiyorum. Neden diye soruyorum kendime hemen. Neden? Çünkü bugün 2020. güneş doğdu ve ben 2020 gündür tek bir insan sesi duymadım. Umarım sadece bir adada yaşıyorumdur ve denizin öbür tarafında benim gibi insanlar vardır. Ah… (Kahkaha… kahkaha… güçlü kahkaha) Küçükken denize ayağımı soktuğumda yaşadığım mutluluk geldi aklıma. Aşırı ısrarlarıma dayanamayan babam beni deniz kıyısına götürmüştü. Koltukaltlarımdan beni yakalayıp ayaklarımı suya sokmamı sağlamıştı. Sonuçta tehlikeli değil ve ben de merak ediyorum. Şimdiyse, 2020 gündür denizin tersi yönünde git geller yapıyorum. Buranın bir ada olup olmadığını anlamak zorun….

“Ne yani, kendi iradesi mi var diyorsun?” diye ani bir soru sordu Veyis. Karşısındaki monitöre bakarken bir an için bile gözlerini kırpmama gayretindeydi. Hemen onun yanında oturan Aysel de bir o kadar dikkatliydi.

            “Evet,” dedi Aysel, “rasyonalitenin ötesinde bir durum.”

            Yıllardır uğraştığı, gecelerini harcadığı projesi nihayet Aysel’i kendinden emin hissettiriyordu. Bu… bu adeta büyük bir labirentin içine küçük bir karıncanın bırakılması gibi bir durumdu. Yarattığı yapay, simülasyon evrenin içinde yaşayan sahici bir zihin parıltısı…

            “Bu… bu şey, yazdığın komutları yerine getiren bir yansıma değil mi?”

            “Hayır V.” dedi Aysel. Çocukluk arkadaşı Veyis’e hep V diye hitap ederdi. “Onu eğittim. Aile verdim, arkadaş verdim. Sonra hepsini geri aldım. Geri aldığım her şey bir yazılımdan ibaretti ama bu ekrana gördüğün şey, bu beyaz nokta tıpkı yeni doğmuş bir bebek, yeni bir ruh, bu şey, sevgili V, bu şey, gelecek.”

            Aysel çok zor yıllar geçirdiğini biliyordu. Yazılım ve simülasyon üzerine eğitimler almak istediğini söylediğinde ailesinin duyduğu hayal kırıklığını ve bunun da ötesinde yıllar süren eğitimlerin yoruculuğunu omuzlarında hissedebiliyordu. Hala ailesi ile arası iyi değildi çünkü ailesi Aysel’i “benim kızım doktor olacak, doktor” diye büyütmüşlerdi. Oysa Aysel şimdi ruhun en üst erinç mertebesinde seyir alıyordu. Fakat ailesi bu muazzam mucizeyi bile kabullenmeyecekti, biliyordu.

            “Peki neden kör?” diye sordu Veyis.

            “Kör değil.”

            “Ama göremiyor, öyle değil mi?”

            “Doğru ama kör olabilmek için göze ihtiyaç vardır sevgili V. Görmenin ne olduğunu hayal dahi etmeyen bir canlı, görememekten yakınmaz. Bu tıpkı demokrasinin ne olduğunu bilmeyenlerin demokrasi talebinde bulunmayacağının kesinliği gibi bir durumdur. Görmenin ne denli önemli olduğunu kendisine itiraf etmesi gerekiyor. Yani ihtiyaç hissetmeli. Kendini düşün; bir anda kafanın ortasından bir organ fırlasa korkar ve hatta çıldırırdın. Fakat önceden öylesi bir organa ihtiyaç duymanı sağlayacak bir ortamda bulunsaydın, durum çok daha güzel olurdu.”

            “Anladım,” dedi Veyis, “zürafaların bir anda boyunlarının uzaması onlar için hiçbir anlam ifade etmezdi. Oysaki yüksek dallardaki yapraklara erişme ihtiyacı talep doğurdu ve böylelikle uzun boyunlu olmanın bir anlamı olmuş oldu. Haklı mıyım?”

            “Kesinlikle,” dedi Aysel. Monitöründeki şaheserine hayranlıkla bakıyordu. Beyaz ışık, adeta dev bir oyun bahçesinin içinde kendi evine doğru ilerliyordu. Bu sırada Aysel, yarattığı minik oluşumun ne zaman görememekten yakınacağını düşünüyordu.

Tartışma benimle! Seninle tartışmıyorum! Ya kiminle! Bir saniye susar mısın? … … … … Kendi kendimle tartışırken kendi kendimi susturuyorum. Neyim ben böyle? Bir deli… yoksa bir dahi… Ailem ve dostlarım gitmeden önce çok yakın bir dostumuz vardı. Babam ona deli derdi. Neden deli derdi biliyor musunuz? Neden? Deliydi de ondan. (Kahkaha… kahkaha… kahkaha…) Dur… dur. Burası sanırım… evet. Evimin duvarları. Nihayet geldim. İşte, kokuyu alabiliyorum. Evim… Bu kadar sevdiğim bir başka koku da yan komşumuz, yani buraları terk etmeden önce yan komşumuz olan ailenin benimle yaşıt tek kız çocuklarının kokusu. Şu yanda. Şu… işte yanda. Şurası… şu… ah hayır! Orasının adını bilmiyorum. Neden yönlerle ilgili bir şey öğretmedin bana baba! Bu taraf benim ne tarafımda kalıyor? Sadece denize doğru ve denizin tersine doğru olan yönleri biliyorum ama bu ev, yani komşumuzun evi, bizim evimizin şurasında. Ancak orası denize doğru veya denizin tersi yönü değil ki. Ne öyleyse? Kafam çok karışık gerçekten. Bir yerin neresi olduğunu bilmiyorsam, oranın orası olduğunu nereden bilebilirim? Daha da vahimi; bir yerin neresi olduğunu bilmiyorsam oranın orada olduğundan nasıl emin olabilirim? Sanırım hala bazı şeyleri anlamak için çok küçüğüm. Keşke yön bulmanın bir yolu olsaydı. Örneğin bir ses olsaydı şurası. Şurası da başka bir ses. Şuradan gelen ses şurası anlamına gelse, şuradan gelen başka bir ses de şurası anlamına gelse. Ah… gerçekten şurası şurası demekten yoruldum. Benim için her yer şurası.

“Beklediğimiz talep bu mu?” diye sordu Veyis. Yine Aysel’den çok daha meraklı gözlerle bakıyordu monitöre.

            “Kısmen,” dedi Aysel, “küçük bir farkla; biz cisimleri şeklen algılayabilme taraftarıydık ancak küçük beyaz noktamız yine sadece kendi gerçekliğinde olan sesi, yani işitme olgusunu ön plana çıkardı.” Esasında Aysel bunun harika bir fikir olduğunu düşünüyordu fakat Veyis oldukça karamsar gözüküyordu. Simülasyonun içine ses detaylarını yüklemek zor olacaksa da denemeye değerdi. Buna rağmen Aysel bunu yapabileceğinden şüphe etmek gibi negatif bir his geliştiriyordu içten içe.

 

Evdeyim fakat burada durmak istemiyorum. Neyim var neyim yoksa hepsini alıp ailemin yanına gitmek istiyorum. Onların sesini ve kokusunu duymak istiyorum. Arkadaş istiyorum, ses istiyorum, gürültü, patırtı, etkileşim istiyorum. Biliyorum, oralarda bir yerlerde sesimi duyan biri var. Bundan eminim. Nasıl? İçimde, varoluşumdan kalma bir his var. Henüz anlayabilecek kadar bilgi sahibi değilim fakat hissedebiliyorum. Bana bakılıyor, gözleniyorum.

“Yaratılışı sorgulamak mı?” dedi Veyis. Yine oldukça şaşkındı.

            “Aslında yaptığı şey sadece akıl yürütmek. Hayatta kalmak gibi bir ön derdi olmayan her canlı düşünmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya zaman bulur. Bir köşeye geçip hayatı sorgulayan filozoflar gibi.”

            “O halde şunu söyleyebilir miyiz?” diyerek heyecanla lafa atladı Veyis. “Biz gerçek dünyada yaşıyoruz. Dokunduğumuz her şey gerçek ve var. Ancak bunlara birer anlam yüklenmesi gerekiyor. Bu anlamı da onlar hakkında anlamlandırma çabalarıyla sağlarız.”

            “Kesinlikle.” dedi Aysel. Çocukluk arkadaşının akıl yürütmelerine bayılıyordu. “Kesinlikle doğru. Söz gelimi, dünyamızın şekli nedir?”

            “Üçgen.”

            “Peki bunu nasıl algıladık?”

            “Dünyanın şekli üzerine düşünerek ve onu araştırarak.”

            “Aynen öyle,” dedi Aysel, “diğer yandan bizim dünyamızda arılar daire şeklinde petek yaparlar. Bunu anlamak için arıların peşine düşmeliyiz. Ellerimizde toplam 8 parmak vardır ve bunu anlamak için de biyolojimizin peşine düşmeliyiz. Güneş batarken yeşil renk oluşur göğümüzde. Bak, harika bir anlamlandırılası olay.”

            “Ve sen, kendi yarattığın evrende,” dedi Veyis, “gerçek dünyanın temel unsurlarını değiştirerek bu minik canlıyla hem oyun oynuyorsun hem de ona peşinden gidebileceği somut gerçeklikler sunuyorsun. Gerçek hayatta arılar yuvarlak petek yaparken bu monitördeki varlığın dünyasında petekler üçgen. Küçük farklılıklar var. Sevdim.”

            Aysel gülümsemekle yetindi. Gözleri tekrar ekrana odaklanmak üzere Veyis’in gözlerinden ayrılıyordu. Eski antik sistemin, 0 ve 1’lerin torunları olan 8 ve 9’lar ekranın sağ köşesinde akıyordu. Sonra gözlerini yukarı kaçırarak sordu Aysel: “Hiçliğin ortasındaki bir insanın neye ihtiyacı vardır?”

            “Hayatta kalmak için bir nedene ihtiyacı vardır.”

            “Evet. Bir yaşam sebebine ihtiyacı var. Ve ben artık minik beyaz dostumuza bir yaşam sebebi vermek istiyorum V.”

            Aysel’in aklında bin bir düşünce harıl harıl işliyordu. Farklı yollar, yöntemler ve anlamsızlığı anlamlı kılacak usuller kurguluyordu. Uzun bir süredir planlama yaptığından dolayı artık bazı şeylerin zamanının geldiğine inanıyordu: “Artık beyaz ışığımızın gerçek bir amaca ihtiyacı var.”

Kendimi kandırıyorum. Şüphem yok. Kendimi kandırıyorum, evet yapıyorum bunu. Tam 2020 güneş battı. Tek bir… tek bir insan sesi duymadım bu zamandır. Tek… Tek… … … … Tek… bir… canlı… sesi… duy-ma-dım! Küçük kafa! Ah seni küçük kafa! Neden bunu daha önce düşünemedim! Ah, olamaz, elbette olamaz. Düşün… düşün! Hayır, yok. Yok… yok. Hiç… ama hiç yok. Ben, 2020 gündür hiçbir insan sesi duymadım evet. Fakat bu süreçte neden başka canlıları da görmezden geldim ki? Sadece insan sesi değil, evin dışında hiç ses yok! Aptal küçük kafa! Sadece ailem ve çevrem gitmedi. Her şey gitti! Anlıyorum, evet anlıyorum. Her şey. Ya da dur! Farkında olmadan ben mekân değiştirmiş olamaz mıyım? Çok karmaşık… çok karmaş… … … ne… … ne bu… … nedir bu… bir ses duyuyorum nedir bu?

–Merhaba Kartopu.

Ne… Anne sen misin? Kokunu alamıyorum. Kimsin?

–Sakin ol Kartopu.

Bana Kartopu demeyi bırak. Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bana kim olduğunu söylemelisin çünkü tanışmalar böyle olmalıdır. Zira sesini tanımlayamıyorum.

–Ben aracıyım.

Neyle neyin arasında?

–Seninle yaratıcın arasında. Eğer benimle birlik olursan seni ailene götürebilirim.

Bekle biraz. Götürmek mi? Demek sen onları gördün, yerlerini ve başlarına bir şey gelmediğini biliyorsun. Çünkü başlarına bir şey gelmediğini bilebilmen için onları görmüş olmalısın. Onların ailem olduğunu bildiğine göre bizi de tanıyorsun demektir. Onları görüp, tanımana rağmen bizi doğrudan buluşturmak yerine seninle birlik olmamı istiyorsun. Demek ki çıkarcısın, demek ki dostum değilsin. Keşke seni uzaktan tanıyabilsem. Çünkü hiç kokun yok. Bu hiçlik beni korkutuyor.

–Çok akıllısın.

Öyleyimdir.

–Fakat ben, bana iyilik yapmanı istemedim. Benim için bir şey yapmanı da istemedim. Yalnızca benimle birlik ol dedim. Görevim seni ailen ile buluşturmak. Bu süreçte sana yol göstermek ve destek olmak için yaratıcı tarafından görevlendirildim.

Bana nasıl yardımcı olabilirsin ki. Denizin tersine doğru sürekli gittim ve geldim. Burası nasıl ki sadece hiçlik ise, her yer aynı böyle hiçliğe gömülü.

–Sana hiçlik olmadığını söylersem bana inanır mısın?

Hiçlik olmadığını kanıtlarsan sana inanırım.

–Gerçekten çok akıllısın Kartopu. Şöyle düşün; bazı insanlar etrafı görmemek için yaratılmıştır veya varolmuştur. Ne dersen de. Amaçları, hedefleri ve arzuları arasında görmek yoktur. Ancak görmek üzere yaratılanlar da vardır. Değiştirmek, etki etmek, yorumlamak ve üretmek için yaşar böyleleri. Sonuç olarak her canlı bir misyonu gerçekleştirir; farkında veya farkında olmadan. Kimileri gözleri olduğu halde bakmaz, kimileri gözleri olmadığı halde görür. Hiçbir canlı kendi misyonunu gerçekleştirmek zorunda değildir ancak misyonunu gerçekleştirip daha da ötesine geçen bir canlı varsa, misyonunu tamamlamasına rağmen durmamış demektir. İşte o canlının yanan tüm ışıkları söndürülür. Sen bir balıksan şayet, yalnızca yüzmelisin. Eğer bir kuşsan o zaman da yalnızca uçmalısın. Kendine aykırı yaşarsan kulakların duymaz, gözlerin görmez olur…

“Bu konuşmayı sen mi yazdın?” diye sordu Veyis.

            “Hayır V. Benimle ilgisi yok.” dedi Aysel. “Sanırım kontrolümün dışında bir şeyler oluyor…”

(Çığlık… çığlık… çığlık.)

            (Aktarılıyor…)

… … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … … …

Bu metnin çevrildiği kod:

9898989998 989898999989 98989898999 999998889898 98989899898989 9898999888889898 9898 989 989 9 9898989 8 989898 9 889 989898 889898 9898989 9898989898 999999988888 989899988998898989 98989898889988 989898898999889989 9898989 989898 989898989 98989898989 989898888989898 99999898989 9898989 9898989989888889898989 9898989898989989 9898989898998989 99988 899 989 9 89 898989 8888 98989898 989898989 988 98989 989889998988989998889 98999999888898989 9899998888989

Ana Mesajın 21. Yüzyıl Türkçe Çevirisi:

Mesaj başlangıç.

Elinizde kayıtlı çeviri metinde adı geçen Aysel, şu an bu satırları yazan şahsımdır. Hatırladığım son anlarım okuduğunuz satırlardan ibarettir. Anladığım kadarıyla misyonumu gerçekleştirmeme rağmen durmadım ve sınırı aştım. Işıklarım söndü. Neredeyim bilmiyorum. Göze ihtiyacım var. Her yer karanlık. Yardım edin.

Mesaj son.

 

Otomatik Gönderim Koordinatları: 24°41’02”S   124°47’39”W

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...