bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü kratik col oyku

Tarih: 30 Eylül 2022 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Kratik | Tuğrul Sultanzade (Kısa Öykü)

“Şehir çok çirkin,” dedi Prenses Dilrae, “Ahali ise insanlıktan uzaklaşmış. Daha iyi nerede ticaret yapabiliriz ki?”

Dilrae bir yanıt beklemiyordu. İhtiyar kahyanın bu ısrar üzerine sessiz kalacağı belliydi. İtiraz edecek gücü yoktu kahyanın, bu tasarıyı kabul de etmiyordu. Yalnızca susabilirdi ve susuyordu. Bu denklemin farkında olmak Prenses’i öfkeli hissettirdi. Üzerindeki elbiseyi çekiştirdi. Kratik ipeği tenine batsa da vücudunu bununla sarmalamıştı. Hatta kozmik yalnızlığa benzeyen  zifiri siyah yüzünü bile Kratik modasına uygun kireç rengi bir şal ile örtmüştü. Şehre uyum sağlamak istiyordu. Lakin ihtiyarın sessizliği gibiydi bu çaba. Başka da bir şey değil. Şehrin çirkinliğini, o müşkül halini çok sevmişti gerçi. Şal da bu sevginin acayip bir tecellisiydi. Kratik’teki en pahalı kumaştan, inci tırtılının kozasından elde edilmişti. Tozlu bir sokağa düşse oradaki herkes hemen başına üşüşür, birbirini didikler, kan ile bu bir parça kumaşı ıslatıp onu işe yaramaz çirkin bir pıhtıya dönüştürürdü. Dilrae şehrin bu hâlini üzerinde bulunduğu uydunun Yudon gezegenine karşı aldığı vahşi geometriye bağladı. Sinyaller, radyasyon, gün ışığından faydalanamayan, soğuk, kireçli bir çölden ibaretti tüm uydu…

“Kratik’te yaşam kendiliğinden mi evrimleşti yoksa Yudon’dan mı taşındı?”

“Taşındı pek tabii,” diye yanıtladı ihtiyar. Sesi boğuk bir yankı halinde yükselmişti.

“Yanılıyorsun,” dedi Dilrae gülümseyerek. “Buradaki yaşam Yudon gezegenindeki yaşam ile aynı anda başladı, hatta daha önce başlamış olabilir. Bazen evrim çok zalimdir, böyle bir yerde bile yaşamı peydahlayacak kadar.”

Prenses’in melodik sesi suskunluğa karıştı. Kayıtsızlık hüküm dolu kanatlarını çırptı. İhtiyardan cevap gelmedi. Kızın akıl oyunlarına kendini kaptırmaktan korkuyordu. Dilrae farkındaydı bunun, suskunluk onu rahatsız ediyordu bu yüzden. Otoritesini sınayan maddi bir güçtü sessizlik. Bir daha beni asla yanıtsız bırakma, demek istedi. Lakin kelimeler çıkmadı ağzından. Gerçi bunlar sadık bir kahyanın nefretini kazanmaktan başka neye yarardı. Dilrae soyunun yaptığı hatalardan ders alacak kadar çok yaşamıştı. Bir zamanlar bütün Yudon gezegeni kendi ırkından olan kraliçelere aitti. Kivulo diyorlardı onlara, kraliçelerinin etrafına ölü siyah bir yıldızın yörüngesindeki enkaz gibi kümelenen ve ona hizmet etmek için yaşayan bir ırk. Kratik, nedense Prenses’e en başından beri ırkının aradığı sığınakmış gibi geliyordu. Panaromik pencerelerden otel odasına yağan şehrin geometrisi gri, kaskatı kesilmişti. Her şey bir migren sancısının boğucu ve keskin hatlarından meydana gelmişti sanki. Prenses kendini çok yabancı ama aynı zamanda ait olduğu yerdeymiş gibi hissediyordu. Burası bir mezar odasının kapağı da olabilirdi, bir kraliçeye dönüşmek için korkunç ızdırap uykusuna yatacağı bir rahim de…

Şehrin tarihini düşünmeye koyuldu. Şehrin kurulduğu yer  zamanında verimli bir vahaydı lakin aniden gelişen bir ivmeyle o biçare vaha buharlaşıp uçtu. Geride kalan hayat kristalleri ise Kratik’in kurulmasına yetti. Kratik zamanla uydunun tek metropolüne dönüştü. Aynı zamanda tek finans merkezi, yabancıların uğradığı tek durak, kireçle kaplı çöl dünyasında medeniyetin var olduğu tek nokta.

Dilrae kendini ahaliye karşı duyarlı hissediyordu. Kutsal tasarılarının dokusunda onlar da vardı çünkü lakin Kratikliler’in bundan haberi yoktu. Bu tasarılar onlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Tıpkı Kratik Finans Merkezi gibi. Her gün yanından geçip gittikleri, sıvanmış taş duvarların ardında kalan o anlamsız uğultu. Onun sayesinde yaşıyorlardı ama bundan da haberleri yoktu. Şehrin tam ortasında tüm bu şeyleri küstahça seyreden hoyrat bir gökdelen, Emporyo, yükseliyordu. Bıçak gibiydi, yabancıların o kasvetli ama müşfik varlığını şehirden ayırıyordu. Tüm gövdesi filtreli camlarla örülmüştü. Tozlu gün ışığı gökdelenin etrafında bulanık auralar yaratıyordu.

Dilrae bu gökdelenin en üst katındaki süitte, soğuk kireç çölünde mumyalanmış bir projenin, kültürel adalelerine doping yaparcasına arzularını harekete geçirecek gücü topluyor, bir yandan Kratik’in adetlerine uyum sağlamaya çalışıyordu. “Yapılmamış olanı yapacağım,” dedi kendinden emin bir sesle. “Emporyo’nun dışına çıkıp onların arasına karışacağım… Onların kraliçesi olacağım.”

Banyodan gelen su şırıltısı kesildi. Pahalı kumaşlara sarınmış Valm Roz belirdi salonda. İhtiyarın zavallı bir görünümü vardı. Bir yer altı kliniğinde, çaresiz kuklalarıyla eğlenen psikopatlar tarafından insan bacakları dikilmiş bir solucanı andırıyordu. Umgon ırkındandı. Kivulolar’ın bilinen en yakın müttefiği ve hizmetkârları. Cinsiyetsiz ve tutkulardan arındırılmış bir ırk. Yaşamlarının tek amacı hizmet etmek. Valm Roz, Prensesin o şuh tavrına karşı, bembeyaz, adeta soğuk kireç çölüne benzeyen çirkin bir zavallılıktı. Yıllar boyunca Dilrae’nin babasına yaverlik etmişti. Şimdi ise ömrünün son günlerini bir ihtiraslar silsilesini dizginleyerek geçiriyordu.

“Kraliçe olmak için dönüşmen gerekli, sekiz bacaklı gerçek bir Kivulo kraliçesi,” dedi ağır aksak ilerleyen kelimelerle. “Gövden büyüyecek, eklemlerin korkunç acılar içinde açılacak, iliklerinde dehşete benzer korkunç bir his gezinecek… Bu acıya hazır değilsin. Seni dönüştürmek için yeterli kaynak da yok zaten bu uyduda.”

“Ben Kivulo kraliçesi olmayacağım,” dedi Dilrae. “Ben Kratik’te yükselen bir kraliçe olacağım.”

“Peki neden?”

“Yudon’da kraliçelerin çağı bitti de ondan. Hatta Yudon’da zaman büsbütün tükendi. Yudon’a dönmeyeceğim.”

“Yanılıyorsun sevgili Dilrae,” dedi ihtiyar zorlama bir sevecenlikle. “Yudon’a dönmenin şimdi tam zamanı. Olgunlaşmış demokrasiler çökerken anarşi uçurumlarında güç novaları oluşacak. Acısız, tertemiz, meşru kraliçeliğinin ilanı…”

“Bu neye yarar? Ölen bir dünya, dökülen şehirler, aç halklar. Kivulo asaletimi sömürmek için eklemler çıkarmış milyonlarca insan.”

“Doğru yatırımlar yaparsan halkları kurtarmakla kalmaz gezegeni de kurtarırsın. Yudon ölmüyor aslında yalnızca dönüşüyor. Tıpkı genç, asil bir Kivul kadınının kraliçeye dönüşmesi gibi. Yudon yaşamın olduğu tek yer. Uzayın derinliklerini binlerce yıldır dinliyoruz ama nafile. Artık orada hiçkimse yok. Bir tek Yudon var, bir de bu metruk uydular. Uydulara, bilhassa Kratik’e yatırım yapmak çok riskli sevgili Dilrae. Hele umutlarını yatırmak neredeyse intihar. Kratik’in etrafını saran ipek çiftlikleri bir asırdır çalışmıyor. Sana bir fayda sağlamayacaklar. Hepsini geri çalıştırsan bile Kratik ipeğiyle mi öreceksin burada kraliçeliğini? Hem bu insanları nasıl kurtarmayı düşünüyorsun? Dar alanlara sıkışmış izole kültürler karıncalar gibidir. Alışılageldik adetleri tekrarlayan ve döngülere hapsolan ilkellik abideleri. Bunların kraliçesi olmak sana sadece yıkım getirir. Kaybedersin. Kraliçeliğinin enkazı altında kalırsın.”

“Beni neden vazgeçirmeye çalışıyorsun?”

“Bir an önce aklını başına toplamanı istiyorum çünkü sevgili Dilrae. Anlamsız bir amaç uğruna günlerini burada heba ediyorsun. Bir an önce gezegene geri dönmeliyiz.”

Prenses bir an durdu. Cevap vermeden kafasındaki tasarılara yoğunlaştı. Pencere kenarından uzaklaşıp yatağa doğru yanaştı ve de ihtiyar Valm Roz’u leylak bakışlarıyla seyrederek, “Elbette,” dedi, “Gezegene geri döneceğim tabii ki. Üstelik çok büyük bir silahla…”

“Nedir o?”

“Kratik modası. Artık gezegende monarşiler güçlü değil. Ben de monarşiden daha güçlü bir şey yaratacağım. Herkese seve seve bir deli gömleği giydireceğim. Bana itaat edecekler. Aklı selim tek şeyin itaat etmek olduğu yeni bir çağ ve deli gömleği giymiş milyarlarca insan. Önce bir moda şirketi kurmam lazım…”

Prenses odada bir uçtan bir uca yürüdü, sanki kanatları vardı. İlham, vücudunda tatlı bir tesir göstermişti. Valm Roz ise bu asil fakat çılgın Kivulo kadının aktaracağı öteki tasarıları beklemeye koyuldu. Kadın alaycı bir senfoni gibi, “Sevgili Valm Roz,” dedi, “Benim adıma gezegene geri dönmeni istiyorum. Oraya ulaştığın zaman tüm saygın tekstil firmaları ile temasa geç. Önümüzdeki sene insanlar bambaşka şeyler giyecek…”

İhtiyarın kafası karışmıştı. Korkak ve de zor duyulan bir sesle, “Neyleri giyecekler?” diye sordu.

Kadın kahkaha attı. “Hâlâ anlamadın mı? Deli gömleği. İma değil bu. Kraliçeliğimin ilanı.”

***

Dilrae ve Valm Roz akşama doğru Emporyo lobisine inmek için asansöre bindi. Asansör son derece yavaş ilerliyordu ve güvensiz hissettiriyordu. Binanın geri kalanı gibi asansör de camlı kaplıydı ve flulaşmış şehir manzarasını bu cam perdelerden görmek mümkündü. Kratik’te geçirdikleri bir hafta boyunca lobiye inmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Emporyo’nun konforlu süitinde ihtiyaç duydukları her şey vardı lakin o odada geçen saatler, insanı kozmik bir kayıtsızlığa, tanrısal bir sessizliğin kabulüne doğru itiyordu. Bu korkutucu sükunetten uzaklaşmak için tek çare lobiydi. Valm Roz bu kötücül hali yavaş yavaş fark etmişti. Hatta huzursuzdu artık. Dilrae’nin bir an önce bu delice ve anlamsız projeyi fesh etmesini istiyordu. Bu kıymetli zamanın boşa tüketilmesinden başka bir şey değildi fakat Prenses inadından bir türlü vazgeçmiyordu. Uyduları ve gezegeni bir örümceği ağı gibi kalın ağlarla öreceğini anlatıyordu. Ölmekte olan yaşam sistemlerinin üzerinde yükselen bir imparatoriçe olacağını söylüyordu. En kötüsü ise bunlara inanıyordu…

Kratik’in o boğuk ve beyaz sessizliği garez içindeydi. Belki de Prenses’in kafasını karıştıran şey buydu. İhtiyar, asansörün kaliteli metaller ile işlenmiş gövdesine hipnoz olmuş gibi bakarken, aklındaki düşüncelerin bir kısmını açığa çıkardı, “Çok tuhaf,” dedi, “Biz Kratik’i bir vitrindeymişçesine görebiliyoruz ama onlar bizi göremiyor.”

Dilrae lakayt ve neşeli bir şekilde güldü. “Duydum ki Kratik’te yabancılar tanrı olarak kabul ediliyormuş.”

İhtiyar acı bir surat ifadesi takındı. “Uydunun geri kalanı için ne demeli?”

“O bomboş kireç yığıntısında gezinirlerken gökyüzünde beliren ve Emporyo’ya doğru alçalan roket kapsüllerini görüyordur yerliler. Ödleri patlıyor olmalı.”

“Yörüngedeki ana-gemiden fırlatılan roket kapsülü atmosfere girdiğinde kendini güvende hissetmiş olabilirsin fakat ben o dümdüz kireç sahasını seyrederken tüm korkularımı unuttum. Eğer o böceksi barbarlardan biriyle böylesi bir cehennemde karşılaşsaydık esas bizim ödümüz patlardı, onların değil. Emporyo bizi koruyor. Emporyo organik bir aidiyet hissi yaratıyor. Fakat biz buraya ait değiliz sevgili Prenses. Yabancıyız.”

“Ben ne Kratiklilerden, ne de barbarlardan korkuyorum Valm Roz, onlar benim adamlarım olacak. Ben yabancılığımı soyunup atacağım.”

“Kireç çölündeki barbarlar, Kratik’in uysallaşmış halkı gibi değildir sevgili Prenses,” dedi ihtiyar, Dilrae’yi öfkelendirecek bir şey söylemekten kaçınarak, “Onları ehlilleştiremezsin.”

“Başka bir çare bulurum.”

Asansör nihayet lobide durdu. Kapılar açıldı. Kireç beyazı ferah bir hole çıktılar. Zemin inci tırtılı kozasından elde edilmiş bir halıyla kaplıydı. Brutalist bir estetikle kucaklaşmış lobiyi destekleyen metal sütunlara plazma ekranlar yerleştirilmişti. Ekranlarda Yudon’dan ve de üzerinde yaşam bulunan tüm uydulardan haberler gösteriliyordu. Valm Roz ve Dilrae, Kivulo ırkından konuklar için hazırlanmış bir bölüme geçti. Lobinin her yanında çeşitli ırklar için optimize edilmiş bölümler vardı. Valm Roz bir Kivulo olmasa dahi, belini fena halde ağrıtan o simsiyah taş koltuklara oturmak zorunda kaldı. Rahatsızlığını dindirecekmiş gibi panaromik pencerelerden akşamı seyretmeye koyuldu. Kendini kaybetti adeta o alışılageldik buhranda. Masmavi kireçli bir sızı halinde çöküyordu akşam yavaşça. Akşamın bulanık tesiri panaromik pencerelerden kendini gösteriyordu.

“Üç gün içinde döneceğim,” dedi Valm Roz, “Fakat beni yörüngeye taşıyacak kapsül gece vakti fırlatılsın. Işık varken çölün o görüntüsü beni ürkütüyor… Gece vakti en azından boş ve dingin görünüyor tüm bu çöplük.”

“Krallığıma bu yakıştırmayı layık görüyorsun ha?” diye güldü Dilrae.

Biraz sonra tüm plazma ekranlarda beliren bir son dakika haberi Prenses’in keyfini kaçırdı. Biraz sonra haberin hakikatteki iz düşümü kendini panaromik penceredeki manzarada da gösterdi. Şehir dört bir yandan muhasara altına alınmıştı. Kireç çölünden barbarlar Kratik’e saldırmış, şehrin dışındaki ipek çiftliklerini ateş vermişti. Dev böceklere benzeyen savaş aletleri şehrin etrafında geziniyordu. Kratik içerisindeki bazı semtlerde de yangınlar başlamıştı. Siyah duman helezonları kireç zerrecikleriyle lekelenmiş, hastalık dolu gökyüzüne yükseliyordu. Çölün donuk nefreti medeniyetin bozuk kıyılarına vurmuştu. “İşte senin krallığın bu,” dedi Valm Roz, Kratik’in acı içindeki silüetine alaycı alaycı bakarak.

Ekranlarda gösterilen kuşatma sanki sıradan ve zaten olması gereken bir şeymiş gibi gösteriliyordu. Savaşı resmetmekten ziyade doğal bir fenomeni izah eden turistik bir klip gibiydi tüm bunlar. Dilrae lobideki görevlilerden birini yanına çağırdı. “Bu rezillik de ne?” diye sordu Ortak Ticaret Dili’nde.

Adam, “Merak etmeyin,” diye karşılık verdi kayıtsızca, “Emporyo’da hepimiz güvendeyiz. Barbarlar buraya gelemez.”

“Kratik Muhafazası böyle bir şeye nasıl müsaade ediyor?”

“Şehir halkı ne barbarları ne de tabiatı kızdırmak istiyorlar efendim. Barbarlar yağma ve yıkım mevsimlerinde gelir. Onlara karşı savaşmak tabiata ihanettir. Bu çok sıradan bir hadise. Manzaranın tadını çıkarın. İyi seyirler.”

“Bu ‘Muhafaza’ dediğiniz şey neye yarıyor peki? Madem basit bir saldırıyı bile durduramıyorsa kaldırın gitsin.”

“Muhafızlar tabiatın kanunlarını korumakla yükümlüdür sadece. Biz bir şeyi kaldırıp atamayız. Her şeyin hükmü tabiatın elinde…”

“Sen daha önce gezegende yaşıyordun değil mi?”

“Ben hep Emporyo’ya aitim, Prenses Hazretleri. Sizlere hizmet etmek için varım.”

Adam bunu söyleyip lobinin o brutalist bunalımına karıştı. Dilrae şaşkın bir şekilde bakakaldı. Sonra gözleri şehrin karanlık panaromasına daldı. Kratik ateşten bir çemberle sarılmıştı. Valm Roz’un içinde büyüyen huzursuzluk ise artık dayanılmaz bir haddeydi. Barbarların bu korkutucu ritüelini umursamıyordu bile. Bu tabiatın ve aleladeliğin bir ürünüydü. Kratik ve Kireç uydusunun alışılageldik bir geometrisiydi bu tezat. Fakat ya Emporyo? Her şey yabancılara tanıdık gözüksün ve onları güvende hissettirsin diye vardı. Ne kadar sahte ve iğneleyici bir durum. “Buradan kurtulmak lazım,” diye bir şeyler mırıldandı Valm Roz, “O çocuk bir Yudonlu. Gezegenden gelme ama beyni yıkanmış. Çok korkutucu… Bizim de beynimiz yıkanıyor. Burada kalarak hata ediyorsun. Kratik başımıza çok büyük bir bela olacak.”

“Gitmek için can atıyorsun resmen. Seni neden bu kadar rahatsız ediyor tüm bu uydu?”

“Benim talihsiz genç asilzadem, heyecanın ve tasarıların seni kör etmiş. Bu uyduda her yere sinmiş o garez dolu hissi göremiyorsun. Genç ve tecrübesizsin. Seni kendine getirmek istiyorum sadece…”

“Kratik’te korkmamı gerektirecek ne var?”

“Kratik’te değil… Sadece bu şehirde değil. Hem Emporyo’da, hem uydunun geri kalanında hem de her yanı kaplayan kireçte.”

“Ben Kratik’teki projelerimden vazgeçmeyeceğim. Yudon’da artık benim yapabileceğim hiçbir şey kalmadı. Monarşi kaybetti. Asilzadeler kaybetti. Yudon’da artık küresel bir demokrasi, onunla sarmaş dolaş olan olgunlaşmış bir yıkım kültürü var. Onlar kazandı Valm Roz, kazanırken de her şeyimizi aldılar bizden. Tüm o dünyayı sarsan devrimler Kivulolar’ın rahmine kan ve ateşten bir mızrak sapladı. Orada ancak yıkım doğururuz artık…”

“Öfkelisin ve tecrübesizsin sevgili Prenses’im. Biz buraya sadece ticaret yapmaya gelmiştik, unuttun mu? Kratik’teki yatırım alanlarını değerlendirecektik sadece. Sen ise bu uyduyu ele geçirmek istiyorsun şimdi. Gücün ve de kayıtsızlığın yarattığı o malum zehir bu. Emporyo’nun büyüsünü at üzerinden. Yudon’un ne denli büyük fırsatlarla dolu olduğunu göremiyorsun. Tekrardan yükselebilmek için yeni inşa edilen o sistemi kendi lehine çevirebilirsin. O sistem sadece birkaç yüz yıldır egemen gezegene. Birkaç yüz yıl, bir Kivulo kraliçesi için birkaç yıl kadar kısadır. Unutma bunu. Yudon’daki sistemi yıkmak belki zaman alacak ama en sonunda kazanacaksın. Yudon’u baştan yaratabilirsin. Sen kraliçeye dönüşebilecek özelliğe sahip son Kivulo’sun. Fakat burayı, bu kireç kaplı uyduyu yeniden yaratamazsın. Buradaki sistem tabiatın kanunlarına dayalı. Burada tabii bir geometri var, onu bozamazsın. Biz buraya sadece ticaret için gelmiştik, bunu unutma.”

“Ticaret yapacağız. Kireç ve Yudon arasında olacak ticaret. Senin bildiğin her şeyin süresi doldu artık ihtiyar. Şimdi hüküm sadece onu bozmaya cesaret edenlerin elindedir. Yarın sana bunu ispat edeceğim. Kireç’teki en tabii geometriyi dümdüz bir çizgiye dönüştüreceğim.”

***

Ertesi gün Emporyo’nun araç galerisinde tedirgin bir koşuşturmaca vardı. Şık bir zırhlı araç Emporyo korumalarının eşliğinde çıkış kapısına kadar geldi. Aracın içinde Dilrae ve Valm Roz oturmuş, bir rehberin monoton bir ifadeyle söylediği cümleleri dinliyordu. “Kratik dışarıdan ziyaretçi almaya başlayalı yüz yıllar oluyor,” diyordu rehber, “Bu ziyaretçilerin hiçbiri Emporyo gökdeleninin dışına çıkmadı, Kratik’i hep uzaktan seyrettiler. Onlar için uydunun geri kalanı çıkarları ve beklentileri haricinde bir hiçti. Fakat siz bu zavallı şehri merak eden ve onun üzerinde dolaşmak isteyen ilk yabancılarsınız. Bu bizim için bir şeref. Fakat sizden çok önemli bir talebim var…”

“Nedir?”

“Araçtan dışarı asla çıkmamalısınız. Bu çok büyük bir felakete sebep olur. Siz belki Kireç hastalıklarına karşı bağışıklılık iğneleri yapmış olabilirsiniz fakat Kratikliler sizin taşıdığınız mikroplara karşı bağışıklı değil.”

Dilrae asilzade vücudunun hastalık yaydığı imasından hiç hoşlanmamıştı. Yine de rehbere çıkışmayarak, “Yanımda maske getirdim,” dedi.

“Kratik ahalisi daha önce bir gaz maskesi görmedi… Hatta hiçbir yabancı görmediler. Onlara göre yabancılar tanrıdır. Sadece gelir, gider ve onları hep seyrederler. Dünyanızda inandığınız tanrıların gezindiğini düşünün… Bu sizi ne kadar korkutacaktır değil mi?”

“Ben hiçbir tanrıya inanmam,” dedi Dilrae küstahça, “Şimdilik araç normal seyrine devam etsin. Dışarı çıkmak istediğimde duracaksınız.”

Böylece Emporyo’daki megafonlar siren sesleriyle inlemeye başladı. Araç Emporyo’nun etrafını bir çiçeğin taç yaprakları gibi saran çember yola çıktı. Yavaş yavaş oradan inip anayola karıştı. Sonra her şey durdu. Trafik bir buhrana dönüştü. Kireç çölündeki sessizliğin hükmü medeniyetin karanlık tesiriyle silindi. Kratik, yüz yıllar süren o statik düzenini yavaş yavaş yitirerek bir deliliğe doğru sürüklendi. Şehrin tenekelerden oluşan manzarası bir anda irin gibi insan akıttı Emporyo’ya. Bir bıçak gibi yükselen gökdelenin köklerinde toplanıyordu insanlar. Sessizce bekliyorlardı. Bu kabusun hakikate doğru olan esrimesini seyrediyorlardı. Dilrae için sıradan bir şovdu bu, fakat o insanlar için hakikatin yıkımı…

Her şeyden izole bir bünyenin yabancı bir varlıkla karşılaşıp hastalanması gibi, Kratikliler aralarında gezinen bir yabancıyı görünce katatoniye gömülmüştü. Valm Roz, rehberin suratındaki o öfkeli ve karanlık ifadeyi görünce Emporyo’nun mekanizmasını ve de Kratik’teki gizemli yalnızlığı çözmeyi başarmıştı artık. Fakat bunu yarattığı bu korkutucu tesir yüzünden sarhoş olan Dilrae’ye nasıl anlatacaktı? Onu bu korkunç kireç çölünde Emporyo’ya esir düşmekten nasıl kurtaracaktı? Şimdiden yüzlerce kişilik bir kalabalık anayolun etrafında toplanmıştı, gölgeden bir örümcek gibi ağlarını örüyor ve bu kabusun hakikate doğru olan seyrini hızlandırıyorlardı. Histeri ve insani bir manyetizmanın tezahürü.

Emporyo’dan dışarı çıkan ilk yabancı varlık Prenses Dilrae’ydi ve Kratikliler hakikatin yıkılışını işte böyle seyretmişlerdi. Şimdi yeni hakikatlerinin tecellisini, karanlık kraliçeleri Dilrae’yi görmek istiyorlardı tamamen. Hakikatin ötesindeki esrimeyi çırılçıplak seyretmek istiyorlardı. Bir maymunun yıldızları çalmak isteyişi gibi ona dokunmak istiyorlardı… Binlerce yıldır Kratik’te ve bu donmuş uydunun kireç çöllerinde gezinen soluk benizli böceksi insanlar yabancıları kayıtsız tanrılar olarak görmüştü. Emporyo ise bu tanrıların mabediydi. Yabancılar ve yabancılık. Hepsi sarsılmaz ve kayıtsız bir ayrışmazlık geometrisi yaratıyordu. Fakat o gün her şey değişmişti. Bu geometrinin tüm açıları bozulmuştu. Yabancı artık alaladeliğe doğru sızıyor, üçgenin köşeleri bozuluyor ve dümdüz, tek bir çizgi beliriyordu. Yabancılar gerçekti ve Kratik’te gezineceklerdi…

Dilrae simsiyah zarif bir notaya benzeyen işaret parmağını aracın darbeye-karşı-ekstra-dayanıklı camında gezdirdi. “Bu insanlar,” dedi şehvetle, “hepsi benim için burada…”

“Bunu yapmamalıydın Dilrae.”

Valm Roz’un o ihtiyar yüzünde kadim günlerin günahkar karanlığını görmüşçesine ürkek ve de kederli bir ifade vardı.

“Bunu yapmak zorundaydım,” diye itiraz etti kadın, “Kratik’teki en büyük putu bugün yıktım.”

“Bunu ne için yaptın?” diye isyan etti ihtiyar, “Sen yüzlerce yıllık el değmemiş, steril bir kültüre tecavüz ettin! O insanların ruhlarına dehşeti, kuşkuyu ve de kararsızlığı ektin!”

“Bunu yapmalıydım ihtiyar,” diye güldü kadın, “Er ya da geç bu olmalıydı. Aracı durdurun!”

Dilrae deliliğin ve hakikatin ötesindeki göstergelerin sıradanlığa aktığı o muazzam anda artık durduralamaz bir hale gelmişti. Aracın kapısına doğru sert bir hamle yaptı. Valm Roz ve rehber çaresizce tarihin akışındaki o korkunç değişimi hiçbir tepki göstermeden seyrettiler. Dilrae araçtan çıkıp anayolda yürüdü ve kalabalığın onu tüm hatlarıyla görebileceği bir noktada durdu. Simsiyah bir yıldızın doğuşu gibi sağ yumruğunu havaya kaldırdı. Kivulo dilinde haykırdı. Anayolun etrafına dizilmiş tüm insanlar ona secde ettiler.

Prenses Dilrae’nin ismi Yudon’daki tüm kayıtlardan silinmeye başladı…

Etiketler: ,


Yazar Hakkında

2000 yılında Bakü'de doğdu. Uzun bir süredir Kuzey Kıbrıs'ta yaşıyor.