bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 15 Kasım 2019 | Yazar: Ayşegül Yalvaç

0

Japon İş Adamlarından Muhittin Köksal | Ayşegül Yalvaç (Kısa Öykü)

İstasyonda kıvrılıp üzerinde yattığı metal banklar soğuktu. Hafifçe titremeye başlayınca kendi bedenine sarılırmış gibi, kollarını göğsüne bastırıp, elleriyle omuzlarına dokundu. Hâlâ biraz hissediyordu. Hiç kimse kalmamıştı. Tanıdık, bildik hiç kimse… Gözleri bir çift gri gözle buluşana dek böyle yanıldı Muhittin. Onu en son gördüğünde bambaşka biriydi. Çocuksu bir yüzü vardı. Gülüyor, kahkahalar atıyor, şakalar yapıyor, neşe saçıyor ve hatta mutluluk dağıtıyordu.

Eskiden bu yüzde pek sakal çıkmazdı. Teni ise pürüzsüz ve yumuşaktı. Oysa şimdi bu yüz hissedemeyenleri bile hayal kırıklığına uğratacak kadar değişmişti. Yine de o bir çift gri göz, geçmiş zamanlara ait, tozlaşmış, hayalleşmiş ama atmosferde kaybolup gitmemiş bir neşeyi içinde saklamış, biraz hüzün ve düş kırıklığı ile harmanlamış, bugüne kadar saklamıştı. İçlerine neşe ve gülüş yerleşmiş bu gri gözlerle hayatında son defa mutlu, hevesli ve heyecanlı hissettiği o geceye bir yolculuk yaptı Muhittin.

12 yıl evveline, 2029 yılına.

Bu gri gözler, Muhittin’in eskimekte, silinmekte ve uyuşmakta olan insansı yanlarına bir ilaç gibi gelmişti. Unuttuğu o son mutlu gece, şimdi kristal berraklıkta bir gerçeklik ile Muhittin gözlerinin önündeydi. O gece herkes çok neşeliydi, herkes mutluydu. Sanki oradaki herkes, o gecenin bir anında, her şeyin değişeceğini ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Dolayısıyla tadını çıkarabileceği son maneviyat, insanlık, coşku ve neşe dolu gecenin verebileceği her hazzı, her türden mutluluğu doyasıya yaşamaya çalışıyordu.

Muhittin bir insandı, okulu yeni bitirmiş bir yazılım mühendisiydi ve hatta etten kemikten, insan sevgilisi vardı. Muhittin o gece orada sevgilisi Canan’la kana kana eğleniyor, dans ediyor, içki içiyor, gülüyor, şakalaşıyordu. O zamanlar Muhittin yemenin ve içmenin keyfini doyasıya hisseder, soğukta içi ürperir, sıcakta bunalır, serin sulara atlamaktan haz alırdı. Fakat o gece karşısına çıkan kalpsiz, ruhsuz, hissetmez, umursamaz, vicdansız, belki hatta cansız bir kimse, Muhittin’in insan olmaya dair yaşamdan aldığı tüm hazları, huzuru, mutluluğu ve keyfi çalıvermişti ondan. 

Yalnızca birkaç dakikalığına uzaklaşmıştı Canan ve Cüneyt’ten. Canan deyince Muhittin’e sevgi, aşk, mutluluk demekti. Cüneyt ise güvenli alandı, evdi, aileydi, huzurdu, kardeşti. Tüm bunlardan kısa bir mola vermesinin sebebi bir sigara yakmaktı ama ceplerini yokladığında paketini bulamadı. O gece orada birileri herkes adına seçimler yapıyordu. Kimileri eğlenecek, kimileri gülecek, kimileri ağlayacak, kimileri doyacak, kimileri aç kalacak, kimileri teste girecek, kimileri ölecek, kimileri ise ölmese dahi, bir daha yaşadığından hiçbir şey anlamayacaktı. 

Muhittin sigara almak için uzaklaşırken kardeşi Cüneyt’e gülümsedi, eğlenceye dalmıştı Cüneyt. Belli belirsiz Muhittin’in gülüşüne karşılık verdi. Muhittin’in soğuk metal banklarda yatarken daldığı bu hayal, tam bu sahnede bulanıklaştı. O gece, orada başka birileri dumanlar arasında hararetli bir sohbete dalmıştı fakat onlardan biri Muhittin’i fark etmiş, dumanların arasından kristal berrak görünürlüğün içine çıkıp, Muhittin’e doğru yürümeye başlamış, çok kısa sürede ulaşıp, önünü kesivermişti. Bu adam çok garip biriydi. Muhittin daha önce bu kadar garip bir insana hiç rastlamamıştı. 

Adam, Muhittin’in karşısında dikilirken her an devriliverecekmiş gibiydi. Sanki onu biri uzaktan kumanda ediyor ama bunu beceremiyordu. Öylesine yapay, zorlama bir hal vardı duruşunda. Sarhoştu belki fakat konuşunca bilincinin yerinde olduğu anlaşılıyordu. Saçları siyah, gözleri maviydi ama boş iki cam boncuğa benziyorlardı. Gözleri manasızdı. Belki aptal, belki alık belki de hiçbir şeydi bu adam. 

Ardından her şey çok hızlı gelişti. İnsan erkeğine benzer bu yaratık veya mekanizma Muhittin’e birkaç soru sordu. Adını, eğitim seviyesini, ne olduğunu. Aslında sormuyor ama bildiklerini teyit ediyor gibiydi. Muhittin haksızlığa uğramış hissetti. Çünkü hiçbir bilgi almadan kendisi hakkında bilgi teyit ediyordu ve buna, o manasız iki çift mavi boncuğa takıldığından beri istemsizce katlanıyordu. 

O yaratığın ardında tuttuğu elindeki delgeçe benzer cisim Muhittin’e doğrultulmuş bir silah gibiydi. Onunla bedeninde bir delik açılmasından korktu. Yaratığın hedefi belliydi. Hızlıca yakaladı Muhittin’in bileğini. Muhittin yaralanmaktan, hırpalanmaktan kortu ve çığlık atmak istedi. Atamadı. Her şey bir çığlığın bir korku anında içten dışa patlama süresinden daha kısa bir sürede oldu ve bitti. Delgeç bileğine geçti. Ve damarının içine bir şey bıraktı çıktı. 

Muhittin o gün orada öldü. Muhittin, 31 Ağustos 2029 gecesi yaşama, aslında eski yaşamına gözlerini yumdu.

Ertesi gün Muhittin beyaz ve soğuk bir odada uyandı. Bu odadan dışarı çıktı ve garın yolunu tuttu. Muhittin, robotsu insanlar şehrinden gitmek üzere trene binmişti. Bu parlak yazılım mühendisi eve dönmüyordu. Artık robotsu insanlar dünyasına hizmet edecekti. Zira Muhittin’in aklı şimdi eskinden çok daha farklı işliyordu. Damarına geçen o şeyden sonra derin bir uykuya dalmıştı. Uyandığında Muhittin için hiçbir şey robot insanları refaha erdirmekten ve maddeden önemli değildi.

Ama dünya kalabalıktı. Madde yetmeyecekti herkese. Onun görevi üstün zekâsını kullanarak, sahip olduğu bilgilerden yaratmak, türetmek, üretmek ve maddeyi manidar bir şekilde dağıtmaya vesile olmaktı. Artık Muhittin’in geçmişine dair pek çok anı zihninde bulanıklaşmış bir hayal bile değildi. Duyguları karışmış, çoğu kaybolmuştu. Yüreğinin veya zihninin tam ortasında, daima bilincinde olacağı ve hizmet edeceği, hayatını, sevdiklerini, varını yoğunu uğruna feda edebileceği tek düşünce vardı; Robot insanların ve onların şehrinin mümkün mertebe en üst refah seviyesine ulaşması.

Zihninde çok fazla bilgi vardı ama önemli olanları düzenliydi. Kendine dair olanlar ise karışık ve kayıptı. Bu nedenle trende giderken, çantasında bir Japon pasaportu bulduğunda bunun kendine ait olup olmadığı konusunda şüphe etti. Ancak içini açıp baktığı zaman pasaportun kendi adına olduğunu anladı.

Birileri onu Japon yapmıştı. Zihninde bunun nedenini bulması çok kısa sürdü. Bir Japon pasaportu ne işe yarardı? Elbette seyahat etmeye. Fakat her pasaport gibi değildi. Japon pasaportu için neredeyse hiç sınır yoktu. Demek ki bu robot şehri insanları Muhittin’e bir diplomat pozisyonunu çok görmüş, kendi kimliği üzerinden bir kariyer sunmak yerine büyük ölçüde kim olduğunu değiştirerek işin kolayına kaçmıştı. Robot şehri vatandaşı bile değildi.

Benimsenmemişti belki, belki de bu bir stratejiydi. Nedeninin hangisi olduğunu kestiremedi. O artık Japon’du. Bundan rahatsızlık duymadı. Hatta badem, çekik gözleri biraz daha minik olsa hiç kimsenin komiğine gitmezdi bu durum. Yalnızca adını sorgular geçerlerdi. Oysaki geçen yıllarda kimse Muhittin’in adını dahi sorgulamadı. Geçen yıllarda neler oldu? Robot insanlar şehri için her şey daha kolay, daha basit, daha konforlu oldu. Arabalar, otobüsler, trenler, uçaklar büyük ölçüde kendi işini görüyor, sahipleri yalnızca onlara biniyordu. Seyahat mesafeleri değil ama süreleri çok kısaldı. Hava yolları yalnızca uçaklara ait olmadığı gibi deniz yolları da artık yalnızca gemilerin değildi.

Hiçbir şeye zahmet etmeye gerek yoktu. Çoğu cihazla mesajlaşıyorlar, canları ne isterlerse makinelerle ayaklarına kadar getiriyorlardı. Hizmet alma konusunda keyiflerine diyecek yoktu. Birçok şehir robot insanların şehri oldu. Her robot insanın refah seviyesi üst sınıf refah seviyesi oldu. Bunlarla birlikte, yoksulluk denilen kavram yoksul insanın yok edilmesiyle yok olmaya başladı. Fakat insanla birlikte maddeler de yok oluyordu. Kullanılabilir su bitiyordu, buğday bitiyordu, yemek bitiyordu, hava pisleniyordu, mevsimler değişiyordu, dünya tükeniyordu sanki. Böyle giderse robot insanlar da yoksul ve hatta sefil olurdu. Fakat robot insanlar ayrıcalıklıydı ve onları kurtarmak lazımdı. Onlar ya akıllıydı ya da sinsice zorbaydı ve her şeyi sahiplenmenin planını çok önceden yapmışlar, koca dünyayı dilimleyip, herkese yetecek toprağı, buğdayı, suyu, maddeyi paylaşmak yerine hepsini kendilerine saklamışlardı. Koca dünya eksilip azalırken bile onlara kalacaktı. Onlar aslında robot değillerdi, onlar ‘’her şey benim insanlarıydılar’’ ve gerçekten her şeye sahip oluyorlardı.

Muhittin’in geliştirdiği yazılımlarla ve çiplerle. Bu çipleri insanlara taktıklarında onları bambaşka biri yapıyorlardı. Muhittin’in zekâsı çok keskindi. O gece, o akla dünya kadar bilgi yüklenince, Muhittin o bilgileri aldı, işledi, türetti, üretti ve dahi bir iş adamı oldu çıktı. Bir fabrika kurdu önce. Bu fabrika ‘’her şey benim insanları’’ içindi. Bazıları artık onların robot insanlar olmadığını anlıyordu. Robot insanlar ve robotlar vardı ama başka insanların ekmeğine, suyuna, işine el uzatan onlar olmamıştı. Aksine bunu her şey benim insanları yaptı ve robotlara da onlar yaptırdı. Bu anlaşılınca sorun çıkıyordu.

Muhittin’in fabrikası yazılım ve çip üretiyordu. Hak sahiplerini haklarından feragat ettirme, uyuşturup her şeylerini, her şey benim insanlarına hediye ettirme yazılımlı çiplerdi bunlar. Robot insanlar yani her şey benim insanları şehri bu yazılımlar sayesinde önce her şey benim insanları ülkesine evirildi. Sonra devletleri oldu, derken dünya her şey benim insanları dünyası olmaya başladı. Çünkü onlar vicdandan yoksundu. Dayanmayan insanlar ise vicdandan değil de paradan yoksundu. Orta halin üstü olanlar kurtuldu. Bolluk, refah seviyesine ulaştı. Orta sınıf da dâhil, aşağısı ile beraber karlı buzlu günlerde dondular, sıcaklarda krizlerden öldüler. Kimileri ise Muhittin’in üretimi yazılımlarla sarhoş olup, uyuşup, yemeklerini, sularını, topraklarını her şey benim insanlarına verdiler.

Teknoloji iyi olunca her şey daha iyi olacak sanmışlardı hâlbuki. Öyle sandıklarını yine teknolojiyle unuttular. Sonra öldüler zaten. Yaşayan birileri vardı ama Dünya vicdan sahibi olana distopyaydı. Bu yüzden Muhittin bazen şükrederdi. Sahip olduklarına değil de vicdanını ne bloke ettiyse ona.

Bunlar olurken Dünya öyle çok ısınmadı. Çok da soğumadı. Fakat dengesizleşti. Muhittin kimi zaman yolda yürürken kristali andıran buzdan bir heykele dönüp, boş bakar, adım atar halde donup kalıvereceğini düşünürdü. Ama bu olmuyordu. Sadece zihni değil, bedeni de bambaşka bir şey olmuştu. Etten kemikten değil miydi artık? Görünüşte öyleydi ancak her şeye dayanıyordu. Uyuşturan soğuklarda donmadığı gibi azgın sıcaklarda da erimedi. Ama karnının ortasında, midesinde değil de tam ağırlık merkezine denk gelen bir yerde, bir taş veya içini dürtükleyip, yüreğine kadar rahatsızlık veren bir cisim hissediyordu. Bu huzursuzluk veriyordu ona. Bundan tam anlamıyla hiç kurtulamadı. Yarı robot yarı insan olmak, demek ki her şeyi ortadan kaldırmıyordu. Belki de vicdan değildi bloke olan sadece merhametti.

Canan ülkesine döndüğünde bir doğal afet sonrası hayatını kaybetti diye duymuştu Muhittin. Oradakiler ve Canan öldüğünde alınması gereken gıda, ganimet, su ne varsa almaya destek olmak üzere yollara düşmüştü. Canan’ın öldüğünü duyunca üzülmemişti. O gece onun beynini ne zehirlediyse, Muhittin artık sevmeye, sevdiklerine, üzülmeye, insani her şeye karşı tıkanmıştı. Canan gibi tüm dostları, sevdikleri, aile bireyleri, akrabaları geçen zaman içerisinde Muhittin’in ellerinden, zihninden, bedeninden, hayatının en küçük ayrıntısından çıktı gitti. Onlar Muhittin’i değil, Muhittin onları kalbiyle, bedeniyle, zihniyle terk etti.

Şimdi o soğuk istasyonda, soğuk metal banklarda yatarken gözlerinin buluştuğu bir çift gri renkli gözü tanımamak için direniyordu. Dönüp sırt üstü yattı ve gri, soğuk tavanlara gözlerini sabitledi. Her şey çoğunlukla griydi artık. Her şey çoğunlukla metaldi ve soğuktu. Fakat Muhittin yadırgamıyordu.

12 yılda gerçekleşen bu hızlı değişimler, tıpkı 2029 öncesindeki hızlı değişimler gibi, insanları çok da şaşırtmamıştı. Yalnızca sarhoşlaştırmış, alıklaştırmış, onların çoğunu yok etmişti. Kaynaklar tükenirken teknoloji dünyaya savaş açmış gibi davranınca doğa da çok direnememişti. Tükenip gitmişti. Bunu çoktan ön görmüşlerdi. Bu nedenle gözü doymaz kimseler yavaş yavaş taşınacaktı. Şimdi bir koloni daha yola çıkacaktı Mars gezegenine. Muhittin tüm gün burada bu işlerle yorulunca uzanıp kalmıştı. Bağışçıydı bu çalışmalarda. Haliyle merakla gelir, izler, toplantılara katılırdı. Sonra birden gözlerini diktiği metal tavanı, o gri gözlü kafa kapatıverdi. Bunu istememişti. O anda içinde insanlığa dair her şey uyandı sanki. O yüze iyice baktı. Sevimli gülüşün yerini acılı bir ağız kasılması almış, pürüzsüz cilt sanki genişlemiş, sarkmış ve çizgilenmişti. Ve bu cilt şimdi muhtemelen yumuşak değildi. Çok sert görünüyordu. Buna yaşlanma değil çökme veya yıpranma denirdi. Konuşmak istemedi. Tanımamak için direndi. Bu nedenle yüzünü çevirdi.

Anonslar yapılıyordu. Durmadan aynı şeyleri çeşitli dillerde tekrar ediyorlardı. Muhittin çoğunu anladı. Anlaması için ne bir dil bilmesi gerekti ne de bir uygulama kullanması. Bir test kolonisi daha Mars’a gidiyordu, sözde insanlığa hizmet etmeye. Ne kadar hayatta kalacaklardı? Düşünmedi çok, ikincide de olmayacaktı, daha yapılması gereken çok test vardı. Biraz daha deneyle biraz daha hayat feda edilmeliydi. Son görüşmelerde konuşulanlar Muhittin’in kulaklarında çınladı:

‘’Zehirli toprak, ultra ince atmosfer… Deneyler boyunca kimi gönderirsek ölecek, çok kısa sürede ve çok korkunç biçimde. Yine de denemeliyiz. Ya insan orada yaşar hale gelecek ya da oraya insanı ağırlar düzeni kuracağız. Deneyerek yolunu bulacağız.’’

Anonsun ardından bir çift gri göz ekranlara baktı. Adını gördü. Yolculardandı. Muhittin aynı yöne yüzünü çevirince gözleri ekrandaki isme sabitlendi: Cüneyt Köksal. Muhittin’in gözlerinden bir damla yaş aktı, şakaklarından kaydı ve saçlarının arasına karıştı gitti. İnsani zihninin, isimler, renkler, yüzler, gözlerden yaptığı çağrışımlara müdahale edemedi.

Şimdi o 2029 yılında neşe ve hayat dolu çocuk, bugünse çökmüş ve umutsuz görünen adam hafifçe gülümserken konuşuyordu:

‘’Yola çıkma zamanı’’

Muhittin yutkundu, gözlerinden yıllardır akmayan yaşlar akmaya başladı, doğruldu ve gözleri son sahneye kilitlendi.
Kardeşi bir kalabalığa karıştı. Taştan, devasa bir otomatik kapıdan kalabalıklarla geçti gitti. Muhittin insan hayatında da, robot hayatında da ilk kez o an ölmek istedi. Efendisi gelse öldürseydi, bağlantıyı kesseydi veya her ne yapabilirse o acıyı bitirseydi. Ama çok sürmedi.

Yazılım kazandı, acı bitti. Kapı kapandıktan sonra sahnenin perdesi Muhittin’in gözleri önüne indi. Duyarsızlaştı ve geçti.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Çevre mühendisliği eğitimi aldı. Şu anda özel sektörde mesleğini kıyısından köşesinden icra ediyor, artan zamanında da suyun yeniden kullanımı üzerine ABD’de bir laboratuvara danışmanlık yapıyor. Bunlara ve berbat bir zaman yönetimi olmasına rağmen okumaya, gezmeye, yazmaya, izlemeye çalışıyor. Yazarın hayal gücüne hayran bırakan her hikâyeyi okumaktan, dinlemekten ve/veya izlemekten hoşlanıyor. Paylaşmayı seviyor. En çok da düşünceleri paylaşmayı…