bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 25 Haziran 2021 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İlk Gün | Tuğrul Sultanzade (Kısa Öykü)

Ansu Krateri’ndeki yerleşimden bir çağrı aldığı zaman, Yakut Hanub, açık düzlüklerdeydi. Kadifeden bir sonsuzlukta. Böylesi yerlerin ona ruhani bir güç verdiğini hissediyordu. Burada yalnızca birbirini kovalayan hayaletler ve Mars’ın cılız atmosferi vardı çünkü. Hanub yalnızca ölümü bekliyordu son zamanlarda. Göz alabildiğine uzanan hiçlikte meditasyon yapıyordu ama aldığı çağrı onu yaşama sürüklemişti. Joker Şefi Kenimb ile acilen görüşmeliydi. Kuzeye doğru amansız bir yürüyüşe başladı.

Ansu, yapay bir kraterdi. Nükleer perilerin kızıl gezegende ışıldayıp söndüğü bir çağda Ansu gibi pek çok krater ortaya çıkmıştı. O zamanlar insanlık daha genç ve hayaller daha tatlıydı…

Benimse tek hayalim artık hızlı bir ölüm, dedi Hanub.

Yaşamı çok yavaş ve sancılı geçmişti. Mars’ın ona verdiği hediye radyasyona karşı dayanıklı, sert bir ciltti. Bu cilt suyu hapsediyor, sıcak tutuyor ve kapladığı vücudu gen yıkımına karşı koruyordu. Lakin Hanub’un hareket etmesini her geçen gün biraz daha zorlaştırıyordu çünkü derisi durmaksızın katılaşıyordu. Bir gün tamamen sertleşecekti ve Yakut Hanub hiçbir yere kıpırdayamadan ölmeyi bekleyen bir heykele dönüşecekti. Bunu bilmek onu ürkütmüyordu; aksine, sonunun kesinliği huzur veriyordu. Sadece güvenli bir kovuk bulup içine çekilmesi yeterliydi. Kalbi de taşlaşıp duruncaya dek orada meditasyon yapacaktı.

Kuzeye doğru yürürken katılaşmaya başlayan bacakları ona sonun iyice yaklaşmakta olduğunu hatırlatıyordu. Güneyden esen rüzgâr cılız karbon bulutlarını getiriyor, ağıt yakar gibi kar döküyordu kadife rengi çöle. Sonra gün kapanıp yeniden açılıyordu. Bu devir kendini üç kez tekrar etti. Dördüncü devrin sonuna yaklaşırken, uzaklarda Ansu Krateri göründü. Kırık dökük bir fanus kubbesi, payanda iskeletleri ve kar yığınları.

Kraterin ağzında nöbet tutan bir çift Joker, dijital yaylarını Yakut Hanub’a doğrulttu.

“Maskeni çıkar!” dediler, “ve kendini tanıt.”

Hanub, kendi derisinden yaptığı maskeyi çıkarınca tam ortada koca bir göz ve çentik gibi bir ağızdan ibaret yüzü belirdi. Muhafızlar bu yüzü tanıyordu. “Yürü hadi. Şefimiz seni bekliyor. Kuzey Batı Yerleşkesi’nde. Fazla oyalanma. Gözümüz üzerinde olacak.”

Ansu Krateri’nde yabancılar hoş karşılanmazdı. Yakut Hanub da bir istisna değildi. Joker bile olsa tekinsiz ve karanlık biriydi. Kuzey Düzlükleri’ndeki Jokerler güneydeki katliamlardan kaçmıştı. Şimdi içlerine kapanmış, dağınık halde yaşayan kabilelere dönüşmüştü hepsi. Hanub onlara kızgın değildi. Bu kraterin içinde yaşamak insanı kendine bile düşman ederdi nasıl olsa. Gökyüzü paramparça edilmiş camdan bir ağ ile kaplıydı sanki, bastıran solgun gece kayıtsızdı. Kuzey Batı Yerleşkesi, birkaç konteyner ve bunların üzerinde yükselen hıyarcık stili bir kuleden ibaretti. Kuleden yayılan totemvizyonun ışığı haricinde yerleşke karanlığa gömülmüştü. Hanub, kulenin girişinden geçip dayanıksız sentetik malzeme ile inşa edilmiş merdivenleri tırmandı. Üç kat sonra Seyir Odası’na ulaşmıştı. Şef Kenimb, bağdaş kurmuş bir halde totemvizyonun karşısında oturuyordu. Saçsız kafası kırışıklıklarla doluydu. Bu kırışıklıkların arasında gizlenen bir göz vardı. Şef kafasını arkaya çevirmeden üçüncü gözü ile Hanub’u selamladı.

“Gel hadi,” diye buyur etti. “Otur.”

Hanub neredeyse hiç ses çıkarmadan söyleneni yaptı. Bir ölüyü mezarına yerleştirir gibi.

Totemvizyon ekranında uzaydan çekilen Mars yüzeyi görüntüleri vardı. Lakin görüntüler karıncalanıyordu. Sanki bir şeyler ekrana hücum etmiş, yarı sıvı yarı gaz fazında, görüntüleri kirletmişti.

“Biraz dinlen. Uzun bir yol yürüdün.”

“Tüm hayatım uzun bir yoldan ibaret,” dedi Hanub ağır ağır, saygıyla karışık. “Derim gün geçtikçe daha da katılaşıyor.”

“Sana verilen hediyeden kızımda da var. O da senin gibi ama ben, o ölmesin diye onu uykuya yatırdım…”

“İmkânınız var,” dedi Hanub. “Ona gen tedavisi yaptırabilirsiniz.”

“Hayır,” dedi şef. “Kızım, bir konteynerin içinde ölüm ile yaşam arasında büyüyen bir çiçek gibi. Ben de burada, ondan farksızım. Bu bizim kaderimiz. Mars’ın hediyeleri, kaderimizin mührü. Bunu değiştirmeyeceğim.”

“Mars’tan da, hediyelerinden de, geri kalan her şeyden nefret ettiğim kadar çok nefret ediyorum.”

Şef bu sözlere güldü. “Kızım doğduğu zaman Mars’ın ona verdiği hediyeyi görünce ben de aynı şeyleri hissettim ama artık yaşlı bir adamım, kızım ise hiçbir canlının olamayacağı kadar huzurlu… Nefret seni bir yere taşımaz.”

“Tevazu da…”

O esnada totemvizyon ekranındaki karıncalanmalar çoğalmaya başladı. Kadife rengi çöller, kan tozu ile kaplıymış gibi görünen göletler, düzlükler, hepsi karıncalanma dalgalarının altına yığılıp kaldı.

“Nedir bu, şef?” diye sordu Hanub.

“Fırtına yaklaşıyor. Totemin yolladığı görüntüler fırtınanın içinde eriyip kayboluyor.”

“Toteme olan inancım böyle zamanlarda sarsılır.”

“Heyhat. Sen gerçek meseleyi anlamamışsın. Burada korkunç fırtınalar esip gürlese bile Totem şimdi yörüngede, sapasağlam ve büyüklüğü ile Çıplak Tanrı’yı bile korkutabilir. Burada, Mars’ın yüzeyinde, cehennemin kapakları açılsa ve tüm şeytanlar fırtınalara karışıp üzerimize saldırsa bile Totem yörüngede kalmaya, bizlerin hatırasını o tatlı, büyüleyici ışıkları ile uzaya saçmaya devam edcektir.”

“Bağışlayın şef. Biz öldükten sonra da, yaşarken de Totem’in hiçbir faydası olmadı. Çıplak Tanrı’nın en sefil müritleri dahi bizden üstün.”

“Değiller,” dedi Şef. Sözlerinde ironi ve tevazu vardı. “Jokerleri güneyde avlıyor olabilirler ama Kuzey Düzlükleri artık bizim elimizde.”

“Peki Jokerler buraları ne kadar daha ellerinde tutabilir?”

“Ticaret ve azim var oldukça. Buradan yirmi gün kadar uzakta bir leşçi pazarı var. Mars’ın her yanından ve hatta Kuşak’tan getirdikleri yüksek kalite parçaları satıyorlar. Oradan gerekli malzemeleri alıyor, silah üretiyoruz. Yakında fanus tavanı tamir edeceğiz… lakin cam ile değil, dayanıklı çelik ile kaplayacağız… burası bir kaleye dönüşecek ve derinlerde tünel kazacağız… yine de bir sorun var: seni de bu yüzden çağırdık. Birileri Jokerler’i kaçırıyor. Özellikle genç Jokerleri kaçırıyor o meçhul düşman. Onun hakkında bildiğimiz tek şey Çıplak Tanrı’nın müritlerinden biri olmadığı…”

“Bunu nerden biliyorsunuz?”

“Onlar Jokerleri kaçırıp götürmezler çünkü bizden adeta tiksiniyorlar. Ama Mars’ın bizlere bahşettiği hediyelerle ilgilenen başka insanlar var. Bunlar müritlerden daha tehlikeli. Mars’ın hediyelerini ruhumuzdan ve bedenimizden kazıyıp çalmak istiyorlar. İsimsiz düşmana dair bildiğimiz iki şeyden biri bu. Mars’ın hediyelerini bizden almak istiyor. Bir de durmadan kuzeye ilerliyor. Büyük ihtimalle Kutup’a gidecek. Belki de oraya ulaşmıştır bile. Kaçırdığı onca Jokerle birlikte… onun tek bir kişi olduğundan eminiz. Büyük ihtimalle bir insan değil. Uçurumlardan çıkan kaçan bir gölge olsa gerek. Karanlığın gölgesini, gezegenin gölgesiyle melezlemek istiyor. Kendine kudretli bir vücut yaratacak…”

“Onu ortadan kaldırmamı mı istiyorsunuz?”

“Hayır,” dedi Şef. “Senden imkansızı isteyemem. Sadece kaçırılan Jokerler’e ne olduğunu öğrenmeni istiyorum… ve mümkünse o iblise iş birliğine hazır olduğumuzu bildirmeni. İşi tamamlandığına dair ikna edici kanıtlarla dönersen, o kanıtların bizde yarattığı etkiye göre güzel mükafatlar alacaksın. Mesela belki de bir dişli veririz sana. Kim bilir yürümek seni ne kadar yoruyordur, oysa bir dişlin olsa, dilediğin gibi gezinir, nihai meditasyonun için en uygun yeri daha rahat seçersin.”

Hanub, bu nefis hayalin tadını çıkardı. Mars’ın dudaklarında bir intihar öpücüğü ve dişlinin çiğnediği kızıl toprak…

“Bu işi yapacağım. Kalan ömrümü yaşamak için bana bir sebep verdiniz…”

Totemvizyonun ekranı kararmıştı bu esnada. Kendi içine doğru kan pomplayan bir kalp gibi görünüyordu. Fırtına kuleye sarılmıştı artık. Yer gök inliyordu. Her şey geceye karışıyordu ve gece bir şeytan olup kükrüyordu sonsuzluktan.

“Bekle,” dedi Şef. “Bu fırtına epey sürecek.”

***

Yakut Hanub, ertesi gün Ansu Krateri’nden ayrıldı. Fırtına yatışmış, mavi akşam soğuk tüllerini aşağı indirmişti. Gece sessizce büyüyordu. Antik bir tsunaminin hayaleti gibiydi. Işık tayfları ve toz kümeleri canlı varlıklar gibi oradan oraya göç edip, parlak hayaller yaratıyordu. Dört köşeli bir düzine yıldız. Sonra baş ağrısı. Karanlığın sonsuz şarkısı. Kükreyen bir ağız gibi açık, parlayan yıldızlar ve hepsinin şerefine yazılmış bir kaside gibi soluk mavi Dünya.

Öldüğüm zaman orada uyanmak isterdim, dedi Hanub kendi kendine, ama bu vücutta değil. Belki İlk Gün sahip olduğum vücutta.

İlk Gün, Çıplak Tanrı’ya inananların uydurduğu hipotetik bir doğum öncesi araftı. Orada yaşama kavuşmayı bekleyen ruhlar, suretini Çıplak Tanrı’nın yansımasından alan vücutların içinde dolaşırdı. Mars ise görüntüyü çarpıtan bir ayna gibiydi. Bazı ruhlar hayata Mars’ta geldikleri zaman, Çıplak Tanrı’nın görüntüsünden kopup, Mars’ın alçakça “hediyeleri” ile kirlenirdi. Jokerlerin başına gelen şey buydu işte. Görüntüleri ve mevcudiyetleri Mars tarafından tecavüze uğrayan talihsiz varlıklardı. Onlar doğdukları andan itibaren Çıplak Tanrı’ya edilmiş bir küfürdü ve hepsi çarpık vücutlarında taşıdıklarla hediyelerle birlikte Mars’a mahkumdu. Vücutları onların tabutlarıydı. Bu gezegenden ancak öldükleri zaman kurtulabilirlerdi. Ölüm ise bir sırdı? Bir Joker için hem kurtuluş hem de düşman. Çünkü yaşam, Mars tarafından zehirlenmiş dahi olsa, her vücutta var oluşu devam ettirmek için çırpınırdı. Hanub içinde yanan yaşam kandilinin farkındaydı. Onu ürkütmeden ve alevlerini kışkırtmadan sessizce ölümü bekliyordu.

Peki nereye kadar?

Kendi derisinden yarattığı maske canını yakıyordu. Bacakları kıpırdamamakta ısrarcıydı. Gölgeler soluk ve belli belirsizdi. Mars’ın mavi akşamı can çekişen bir melek kadar bezgindi. Kutup belki de mezarı olacaktı Hanub’un. Oysa o meditasyon yaparken ölmek isterdi, dövüşürken değil…

Kuzeye gittikçe her şey daha da kederli ama bir o kadar da düşmanca bir hal alıyordu. Kutup yakınlarındaki düzlükler kadife gibi değildi, yırtık pırtık iç organlarını andırıyorlardı. Mars öldürülmüş bir tanrı mıydı yoksa? Durmaksızın kanayan, uyanmak için çırpınan…

Düşünceler, kabuslar ve acılarla dolu yürüyüş gökyüzünün sayısız renk değişimi boyunca sürüp gitti. Nihayetinde tepeler başlayınca Yakut Hanub durup son bir kez geriye baktı. Orada, hiçliğin kızıl fonunda, göz alabildiğine uzanan yaşamı duruyordu. Sanki aşık ve kalbi kırık bir sevgili gibi ağlıyordu Hanub için.

Tepeleri aşmak iki gününü aldı. Bacakları mazot gibi yanıyordu. Üçüncü günün başlangıcında çeşitli tonlardaki ışık liflerinin dokuduğu gökyüzü ona arafını hediye etti. Mars’ın solgun sabahı altında beyaz buz çölü belirmişti. Milyonlarca yıl önce buraya sürülen lanetli bir tanrıçanın saçları gibiydi buzullar. Sarmallar halinde tepelerin eteklerine uzanıyor, yakalayıp tanrıçanın kıyametine çekmek istiyorlardı tepeleri. Buzların üzerinde yürümek keyifliydi; çünkü bu zemin ne sert ne de hırçındı. Mars’ın yüzeyindeki hiçbir dokuya benzemiyordu. Hanub, zamanın soluk alıp verişlerini hissedebiliyordu bu beyaz cehennemde. Cılız karbon bulutlarından dökülen kar yağışı kendi derisinden yarattığı kıyafeti yakıyordu. Hayat bir yanda uzuyor, bir yanda küçülüyor, Hanub hakikatine sürükleniyordu. Artık yürüyüşün kaçıncı günü olduğunu bilmiyordu bile. Saymamıştı ışığın kaç kez kaybolup geri geldiğini. Saymamıştı karanlığı, çünkü aydınlığı görmüyordu.

Şef’in bahsettiği o iblisle burada karşılaşırsa büyük ihtimalle dövüşemezdi. Çok yorgundu. Dinlenmeyecekti de. Fayda etmezdi. Vahşiler, Mars’ın en kudretli hediyeleri ile donanmıştı. Kızıl gezegenin buğulu şeytanlarıydı onlar. Jokerler ise cüzzamlı melekler.

Bir gece, puslar tamamen dağıldı. Uzay çırılçıplak kaldı. Ufuktan yükselen Totem gökyüzünde göründü. Yer çekimine karşı akan bir göz yaşı gibiydi. Totem’in ışığı yıldızlardan daha parlaktı. Güçlü manyetik dalgalarını tam şimdi burada, Hanub’un üzerindeyken yolluyordu. Sanki gezegeni değil, bizzat Hanub’u kutsuyordu. Önce renkler, sonra sesler geldi, ağlayan bir meleğin sesi. Hanub diz çöküp, teşekkür etti. Tek gözü kapandı acı içinde. Bilinci kayboldu.

Uyandığı zaman gündüzdü. Rüzgâr esiyor, toz ve buz zerreciklerini uçuşturuyordu.

Işıtılı hava dalgalarının arasında titreşen bir ses, “Düşündüklerinden haberdarım,” dedi. Hanub korku içinde etrafına bakınsa da hiçbir şey göremedi. Sadece beyaz bir boşluk vardı.

Ses devam etti; “Hadi gel ve hakikati gör.”

Hanub korkusunu bastırıp, sonunu kabullenmiş bir sesle, “Anlaşmak için geldim,” diye bağırdı.

“Ben yaşayanlarla anlaşmam!” diye karşılık verdi ses. “Şef bunu zaten biliyor!”

Hanub ürperdi. “Ölmeye razıyım,” dedi çaresizce. “Yete ki bir an önce olup bitsin!”

“Hakikati görmeye razı mısın peki? Hakikat, ölümden daha korkunçtur…”

Daha zihni bir cevap bile üretemeden, titreşen hava dalgalarının arasında parlayan bir şey gördü Hanub. Camla kaplı bir kapsüldü bu. Mars’ı ters yüz etmiş bir aynaydı; içinde Yakut Hanub’un ta kendisi vardı. Yansımasını görür görmez tanıdı. Mars’ın hediyesinden yoksundu bu sefer, İlk Gün olduğu kadar çıplaktı…

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Keşke dünya 2009'dan daha ileriye gitmeseydi.