bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü İlk Görev - İsmail Yamanol

Tarih: 20 Aralık 2016 | Yazar: İsmail Yamanol

0

İlk Görev | İsmail Yamanol (Kısa Öykü)

Suyla Odana, bu görevin kendisi için her şeyden daha anlamlı olduğunu kavrayabiliyordu. Kırışık alnını yoğun bir somurtmayla büzerek parmağını düşünceli düşünceli ön dişlerine tıklattı. Uygarlığın en büyük atılımı onun başarısına bağlıydı ve elinden gelenin en iyisini yapmaya mecburdu. Yaklaşık üç aydır bu sunuma hazırlanıyordu. Her şeyin kusursuz olması için en ufak ayrıntıların bile üzerinden defalarca geçmişti. Artık hazırdı. Tam o esnada odaya giren görevli sığ bir gülümsemeyle, “Komisyon sizi bekliyor efendim,” dedi. Suyla, masanın üzerinde duran dosyaları büyük bir titizlikle toparladıktan sonra, hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Sonunda o büyük an gelmişti.

Suyla Odana, holografik salondaki yerini aldı ve konuşmasını bekleyen kitleyi merakla süzdü. İçlerinde uygarlığın yaşayan en büyük bilim insanlarının yanı sıra pek çok devlet yetkilisi de vardı. Odana bir süre bekledikten sonra, hologram görüntüler eşliğinde konuşmasına başladı.

“Değerli katılımcılar, bildiğiniz gibi bundan bir asır önce Erlen Akal tarafından keşfedilen enerji tulumbası, uygarlığımızın yepyeni bir çağa girişini müjdeliyordu. Bir solucan deliği aracılığıyla paralel evrenlerden enerji çekilmesini olanaklı kılan bu keşif sayesinde, uygarlık olarak enerji sorununu ortadan kaldırmayı başardık. Ama enerji tulumbasının vaat ettikleri sadece bununla sınırlı değildi. Bu teknoloji, aynı zamanda uygarlığımızın evrene dağılabilmesi önündeki engelleri savuşturma potansiyeli de taşıyordu. Beklendiği üzere bu keşiften yalnızca otuz üç yıl sonra, önderliğini Tuva Amey’in yaptığı bir grup bilim insanı, solucan deliklerini ulaşım aracı haline getirebilecek sansasyonel bir teknolojiye imza attılar. Bunu takiben, egzotik madde takviyeleri sayesinde solucan deliklerinin kararlılığını ve menzilini de kontrol altına almayı başardık. Ancak bir sorun vardı: Yaratılan solucan delikleri mikroskobik boyutlardaydı ve yapılan tüm çalışmalara rağmen boyutlarında anlamlı bir büyüme sağlanamıyordu.”

Suyla Odana, aylardır beyninde bir yük gibi taşıdığı düşüncelerini tek tek sıralarken adeta kendini hafiflemiş ve rahatlamış hissediyordu. Ok yaydan çıkmıştı bir kere, duramazdı.

“Eğer solucan delikleri, içinden uzay aracı geçiremeyeceğimiz kadar küçükse; uzay araçlarımız onun içinden geçebilecek boyutlarda inşa edilmeliydi. Bu ise, nanoteknoloji alanında ciddi atılımlar yapmamız gerektiği anlamına geliyordu. Son yetmiş yılda kayda değer başarılara imza attığımız ortadadır. Öyle ki, bu teknoloji aracılığıyla galaksimizdeki pek çok yıldız sistemine nanogemiler göndermeyi başardık. Evet, kabul etmeliyiz ki bu konuda istenen başarı oranına ulaşabilmiş değiliz ve daha da önemlisi, yolculuklarımız hala tek yönlü. Ancak bu durum hiçbirimizi hayal kırıklığına uğratmamalı. Her biri nano boyutlardaki enerji tulumbalarıyla donatılmış bu mikroskobik gemiler, günün birinde evrenin her köşesinde varlık gösteren uygarlık elçilerimiz haline geleceklerdir. Bu gemiler sayesinde eğer varsa diğer gelişmiş uygarlıklarla temas kurabilecek, evrenin her yanından veri toplayabilecek ve hatta kendimize yeni yaşam alanları keşfedebileceğiz. Tüm bu gelişmelere rağmen, ne yazık ki henüz uzak yıldızlara insanlı seyahatler gerçekleştirmekten oldukça uzağız. Bu gerçek, bir yandan canımızı sıkarken, öte yandan mevcut teknolojimizi daha da ileriye taşıma hırsımızı perçinliyor. Kısacası solucan deliklerini insanlı uçuşlar için gerekli büyüklüğe ulaştırmanın bir yolunu bulana kadar, nanoyayılım politikamızı sürdürmekten başka çaremiz yok.”

Suyla Odana’nın sesi inatçı ve kararlıydı.

“Adımlarımızı kararlılık içinde atarken, önümüzdeki gerçeklerle yüzleşmeyi de bilmeliyiz. Hepinizin malumu olduğu üzere, solucan deliklerini kontrol etmek için gereksinim duyduğumuz egzotik maddenin temini bir hayli zahmetli. En basit ifadeyle, birkaç ışık yılı öteye kararlı bir solucan deliği açabilmek için gerekli miktarı dahi uzun uğraşlar sonucu elde edebiliyoruz. Dahası gemiler, kendi başlarına egzotik madde yaratımından yoksun oldukları için yuvaya dönemiyorlar. Kuşkusuz bu durum, nanoyayılım potitikamızın önündeki en büyük engellerden biri.”

Gözleri çakmak çakmak yanan Odana’nın yüzünde anlık ve sinsi bir gülümseme belirdi.

“En azından bir zamanlar öyleydi. Gururla açıklıyorum ki, benim de aralarında bulunduğum Azun Teknoloji Enstitüsü bu sorunu tarihe gömecek bir keşfe imza atmayı başarmıştır. Bildiğiniz gibi, enerji tulumbasının geliştirilmesi kapsamında uzun süredir çalışmalar yürütüyorduk. Rutin olarak gerçekleştirdiğimiz paralel evrenlerden rastgele veri toplama işlemi sırasında, tamamen egzotik maddeden oluşan sıra dışı bir evren modeliyle karşılaştık. İnanmakta güçlük çeksek de orada egzotik maddeyle dolu kocaman bir evren duruyordu. Yasal izinlerin ardından ilk gizli denemeleri gerçekleştirmekte gecikmedik. Bu bağlamda, 2.5 milyar ışık yılı ötedeki bir galaksiye nanogemi göndermeyi başardık. Gemimiz, tam da planlandığı üzere üç gün sonra laboratuvarımızdaki başlangıç kabinine başarıyla döndü. Üstelik bu üç günlük ziyareti sırasında 100 petabayt veri toplamıştı. Verilerin incelenmesi halen sürse de, herhangi bir zeki uygarlığa dair bilgi içermediğini de peşinen belirtmekte yarar var. Elbette bu sadece bir başlangıç. Kim bilir orada bir yerlerde bizi daha neler bekliyor?”

Ansızın kopan alkış tufanı Suyla Odana’yı irkiltmeye yetti. Şaşkınlık içinde geri adım attı ve mutlu bir tebessümle alkışın dinmesini bekledi. “Her şey yolunda gidiyor olabilir mi?” diye iç geçiren Odana, alkışın sona ermesinin ardından konuşmasına devam etti.

“Artık çok daha uzak ufuklara uzanabilecek cesaret ve yeterliliğe sahibiz. Durmayacak, hız kesmeyecek, adımlarımızı büyük bir kararlılıkla atmayı sürdüreceğiz. Artık mesafeler bir sorun olmaktan çıkmıştır. Gerisi emek, zaman, bilgi ve şans işidir. Şüphesiz uzayın büyüklüğü var olmuş, var olan ve var olacak her uygarlık için aşılması gereken en zorlu engel. Ne mutlu ki uygarlığımız, sonunda bu engeli aşmayı bilmiştir. Nanogemilerimiz aracılığıyla olsa bile, tüm evrenle iletişim kurup birikimimizi paylaşmak için artık önümüzde engel bulunmamaktadır. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, her zaman olduğu gibi yine bilim kazanmıştır. Peki, ama bununla yetinecek miyiz? Kendi evrenimizle mi sınırlanacağız? Bilimsel düşüncenin bize öğrettiği bir şey varsa, o da asla durmamamız ve pes etmememiz gerekliliğidir. Büyük ve hatta devasa bir hedef olsa da, evren de sonuç itibariyle sınırlı bir yapıdır. Günün birinde bu sınırı da aşmak zorunda kalacağımız aşikâr. Belki o günler yakın değil; ama elde ettiğimiz bu yeni imkânlar sayesinde, hiç olmazsa kendi evrenimizin ortaya çıkışını aydınlatabilme potansiyelimiz var.”

Suyla Odana, konuşmasının en can alıcı kısmına geldiğinin farkındaydı. Salonda bulunan üst düzey devlet yetkilileri bile, konuşmanın bundan sonrası hakkında bilgi sahibi değildi.

“Artık sınırsız bir egzotik madde kaynağına sahip olduğumuza göre, nanogemilerimizdeki enerji tulumbalarını bu yeni evrene köprü kuracak şekilde tasarlamamız yeterli olacaktır. Nanogemiler bu sayede dilediğimiz uzaklıklara gidebilecek, dilediğimiz süre boyunca veri toplayabilecek ve dilediğimiz anda kendi başlarına geri dönebilecektir. Şüphesiz bu projeden elde ettiğimiz veriler, uygarlığımızı artan bir ivmeyle ileriye taşıyacaktır. Ancak biraz önce de belirttiğim gibi, böylesi muazzam bir imkâna kavuşmuşken kendimizi belli hedeflerle sınırlamamalıyız. Kişisel fikrim, bu teknolojinin evrenin ortaya çıkışını anlama noktasında da aydınlatıcı bilgiler sunabileceği yönündedir. Evet değerli katılımcılar, uzayın ve zamanın ortaya çıktığı o ilk andan söz ediyorum: Büyük Patlama’dan…”

İzleyiciler kıpırdandılar. Salondaki derin sessizliği, belli belirsiz yükselen uğultular çoktan bozmuştu bile. Bu durum Odana’nın beklentileri arasındaydı.

“Elbette Büyük Patlama’ya ulaşmak yalnızca uzay yolculuğunu değil, bir zaman yolculuğunu da gerektiriyor. Yıllardır üzerinde çalıştığım ve adına “İlk Görev” dediğim projem nihayet meyvelerini verdi. Bilmelisiniz ki solucan delikleri, uzaydaki iki mesafeyi birleştirmekle kalmıyor, bunun yanı sıra zamansal noktalar arasında da ulaşım imkânı sunuyor. Karmaşık denklemler bir yana, solucan deliğinin varış noktasının uzay-zamanda istenen yere hedeflenmesine dayanan bu teoriyi sınamak için tüm şartlar mevcuttur. Eğer teorik öngörülerimizi pratiğe dökmede sorun yaşamazsak bu, tüm zamanların en büyük bilimsel atılımı olacak ve bizi hayata, evrene ve her şeye dair o nihai cevaba kavuşturabilecektir.”

Bir süredir huzursuzca konuşmacıyı dinleyen ve çağın en büyük teorik fizikçilerden sayılan Damon Tubor, beklenmedik bir çeviklikle ayağa kalkıp işaret parmağını ileri geri sallamaya başladı. Gözlerini kısmış, sorusunu netleştirmeye çabalıyor gibiydi. Durumu fark eden Odana “Buyurun Bay Tubor. Sanırım aklınıza takılan şeyler var,” diyerek kendisine nezaketle söz verdi. Damon Tubor aksi bir tavırla Odana’yı süzdü ve boğuk sesiyle konuşmaya başladı:

“Bayan Odana, sözünü ettiğiniz teoriniz hakkında az çok bilgi sahibi olduğumu belirtmem gerek. Kâğıt üzerinde tutarlı olduğunu vurgulamakla beraber, ilk duyduğum andan itibaren sınanmasının mümkün olamayacağını çeşitli kereler ifade etmiştim. Ancak egzotik madde bazlı şu evrenin keşfi, teorinizin sınanabilirliği adına büyük bir umut vaat ediyor. Buna karşın asıl tartışılması gereken noktayı es geçiyorsunuz. Büyük Patlama’nın gerçekleştiği ana dek uzanan bir solucan deliği yaratabilmek için gerekli enerji akışını sağlayan köprü, her iki evren için de ciddi bir tehlike oluşturacaktır. Evrenlerden birinin ya da daha kötüsü her ikisinin birden kararsızlaşması, hatta birbiri içine çökmesi olasıdır. Tüm bunlar bir yana, nanogeminin varış noktasına ulaştığı an ile Büyük Patlama’nın gerçekleşmesi eş zamanlı olacaktır. Böylesi anlık bir görevden ne tür veriler elde etmeyi amaçladığınızı ve bunu nasıl başarmayı düşündüğünüzü de pek anlamış değilim. Teşekkür ederim.”

Dikkatle Tubor’u dinleyen Odana, “Sizi anlıyorum Bay Tubor,” diye mırıldandı. “Sizden geleceğini bilmesem de, bu tip bir soruyla karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Öncelikle bilmenizi isterim ki, bu projede kullanılacak enerji tulumbası diğerleri gibi sadece köprü kurmakla kalmayacak, aynı zamanda enerji akış oranını ayarlamamıza da izin verecektir. Tıpkı bir musluk gibi. Bu da sözünü ettiğiniz sorunların ortaya çıkmasını önleyecektir. Teknik ayrıntıların yakında tüm ilgililerle paylaşılacağından endişeniz olmasın. Diğer sorunuza gelecek olursak, evrende her şey oluş içindedir ve her oluş bir süreci kapsar. Büyük Patlama’nın gerçekleştiği an ile nanogemimizin infilakı arasında mikro düzeyde de olsa bir süre geçeceği aşikâr. Tasarladığımız gemi, nanosaniyeler içinde binlerce işlem yapabilecek hızda bir işlemci ve yapay zekâyla desteklenmiş iki operatöre sahip olacaktır. Dolayısıyla, ihtiyacımız olan hızı sağlayacak donanıma sahibiz. Ancak nanogeminin geri dönme ihtimali ne yazık ki yok. Yine de elde ettiği verileri almanın ilginç bir yolunu keşfettiğimizi açıklamayalım. Hâlâ üzerinde gerekli çalışmaları sürdürüyor olsak da, elde edilen verileri mikrodalga arka plan ışıması içine bir örüntü şeklinde eklemlemenin mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Böylelikle, nanogemiyi yollar yollamaz evrendeki mikrodalga arka plan ışımasına bakmamız yeterli olacaktır. Kısacası projemizin meyvesini, başladığımız an alabileceğiz. Bu sizce de büyüleyici değil mi?”

Uzun saatlerin ardından Suyla Odana’nın sunumu nihayet sona ermişti. Kafası bir hayli karışmış olan katılımcılar salondan ayrılırken, Odana’nın söylediklerini tartışıyorlardı. Bir süre salonu terk eden katılımcıların selam ve tokalaşmalarıyla boğuşan Odana, hızlı bir el hareketiyle evraklarını toparlayıp klasörüne sokuşturarak hatip platformundan indi. İnsanlar üzerinde ne tür bir etki yarattığından emin değildi. Hatta birçoğunu korkutmuş bile olabileceğinden endişe ediyordu. Elinden gelenin en iyisini yapmıştı ve bundan sonra olacakları zaman gösterecekti. Odana “Zaman,” diye fısıldadı ve gülümsemekten kendini alamadı.

***

Suyla Odana, en az yıllar önce yaptığı o ünlü sunumundaki kadar heyecanlıydı. İlk kez o gün açıkladığı ve uzun yıllar tartışma konusu haline gelen projesi şimdi gerçeğe dönüşmek üzereydi. Projenin mimarı ve başındaki kişi olarak her şeyin yolunda gittiğinden emin olmalıydı. Zaman yaklaştıkça bakışlar, yalıtılmış odanın tam ortasında duran küçük yuvarlak metalin üzerinde yoğunlaşıyordu. Çıplak gözle görülemese de, o metalin üzerinde İlk Görev Projesi’nin başkahramanı olan Sagansara duruyordu. Bir nanomühendislik harikası olan gemiden gelen göstergeler her şeyin yolunda gittiğini gösterir nitelikteydi. “Her şey yolunda gitmeli,” diye fısıldadı Odana. En ufak bir hataya bile tahammülü yoktu. Hayatının önemli bir kısmını bu projenin hayata geçirilmesine adamıştı ve şimdi hayallerine yaklaşmış olmanın gururu ve heyecanı içindeydi. Projenin robotik uzmanı Tora Ens, telsizle Donovan ve Powell ikilisinin son bir kez test edilebileceğini duyurdu. Odana, yapay zekâ sahibi bu iki nanorobotun isimlerini duydukça karşı konulamaz bir gülme isteğine yakalanıyordu. Nanorobotlara, iki milenyum önce yaşamış bir bilimkurgu yazarının yarattığı karakterlerin isimlerini vermek ancak Tora Ens gibi bir çatlağa yakışırdı zaten.

Suyla Odana kulağındaki telsizin tuşuna dokunarak, “Donovan ve Powell, orada her şey yolunda mı?” diye sordu. İkiliden aynı anda aynı cevap geldi, “Evet efendim. Gitmeye hazırız.” Tora Ens, yine yüzündeki o hınzır ifadeyi takınarak, “Beni dinleyin hergeleler,” diye araya girmekte gecikmedi. “Boyunuz küçük olabilir, ama üstlendiğiniz görev çok büyük. Bu nedenle hata istemiyorum. İşinizi dört dörtlük yapın.” Bir kez daha ikiliden aynı anda aynı cevap geldi, “Unutma babalık, önemli olan boyumuz değil işlevimiz. Bizde yanlış olmaz.” Bu cevap laboratuvardaki buz gibi havayı bir anlığına yumuşatmaya yetmişti. Herkes Tora Ens’e bakarak kıkırdıyordu. Ens ise “Bu hergeleleri ben yarattım,” diyerek gülüşmelere eşlik ediyordu. Kısa süreli analizlerin ardından Odana “Vakit tamam,” dedi. Sonunda o büyük an gelmişti. Önündeki tuşa bastı ve Sagansara, yuvarlak metalin üzerinden bir anda kayboldu.

***

<Donovan> Büyük Patlama’ya dair hiçbir veri yok. Hedefe ulaşamadığımızı varsaymalıyız.
<Powell> Farkındayım. Yine de göstergelerden limit aşırı veriler alıyorum. Eğer veriler doğruysa evrenlerarası köprü çökmek üzere. Fazla zamanımız kalmadı. Görevin başarısız olduğunu belirten kısa bir örüntü oluşturmalıyız.
<Donovan> Mikrodalga arka plan ışıması olmaksızın bu örüntünün yuvaya ulaşması mümkün değil. Hiçlikte yok olacaktır.
<Powell> Bunun da farkındayım. Ama yapabileceğimiz başka bir şey yok.
<Donovan> Peki ne yazmamı istersin?
<Powell> “OLUMSUZ” yaz, anlayacaklardır.

Bu anlık kısa sohbetin ardından Sagansara, hiçliğin orta yerinde nanocüssesine rağmen görkemli bir parıltıyla infilak etti.

***

Suyla Odana, parmağını tuştan çekerek hemen mikrodalga arka plan tarayıcılarından gelen anlık verilere yoğunlaştı. Çok geçmeden aradığını bulmuştu. Ben buradayım diye bağıran cılız bir örüntüydü bulduğu. Veriyi büyük bir heyecanla ayrıştırıp ekrana verdi. Kısa mesaj, laboratuvardaki tüm ekranlarda aynı anda belirdi:

“OL”

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Amatör bir düş gezgini ve saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor. Daha mutlu, daha yaşanası ve daha özgür bir gelecek için…