heyula

Heyula | Sinan ‘C’ Güldal (Kısa Öykü)

On bin yıllık uykusunda uyuyordu Heyula. O Heyula ki dehşetiydi her uyandığında her yerde her muktedirin. O kadar derin ve bir o kadar da hafifti uykusu. Coğrafyayla bir olmuştu. Kıvrılıp yattığı yerde tepeleşmiş, üzerinden çıkan dev ağaçların kovuklarını yaban domuzu aileleri mesken tutmuştu. Her yanını yosun bağlamıştı Heyula’nın. Üzerindeki ağaçlardan gelen kuş sesleri, neler gördüğü bilinmez rüyasında ona ilham oluyordu. Etiyle bütünleşmiş ağaçların dallarında dolaşan sincaplar onun da izini taşıyan meşe palamutlarını yiyordu. Sincapların su içmeye indiği, yanından akan tatlı su pınarı çağıldayarak eşlik ediyordu kuşlara. Sular küçük çakıl taşlarını sürüklüyor, sürüklenen çakıl taşları sürekli değiştirdikleri yerlerinden fısıltıyla bir masal anlatıyorlardı ona.

Heyula uyuyordu uyanacağı zamana kadar.

Kıraç arazide, tozlu yollarda beyaz bir motor hızla yol alıyordu. Üzerinde de Druga. Bahar gelmiş fakat toprak yeşermemişti. Güneş açmıştı fakat ısıtmıyordu ekinleri. Bir tuhaf zamanlardı bunlar. Yöneticilerin iş bilmezliği yol açıyordu her kötü şeye, baharın gelmeyişine dek. Bir kötü zamanlardı bunlar. Alimler köle olmuş sabana koşulmuştu, kalem cahilin elindeydi ve iktidar da iş bilmezin, hırsızın, hainin.

Bir yaşanmaz zamanlardı bunlar. Toprak suya susamıştı, o kadar ki ufalanıyor toza dönüşüyordu ayağın değdiği yerde. Yağmur yağmamıştı nicedir. Ormanda dahi ağaçlar kurumaya başlamıştı. Şamanlardı halkın tek güvendiği. Bir avuç şaman. Onlar da yağmur yağdırmazdı ya. Çünkü değildir işi bir şamanın yağmur yağdırmak, yağan yağmuru yorumlayandı şaman. Yine de bir planı vardı bazı mühendislerin bu konuya dair. Gökyüzünde kısır gezen bulutları döllemek istiyorlardı. Ne var ki yeni bir dini vardı bu toprakların üç yüz mevsim dönümünden beri. Doğaya müdahale etmek yasaktı bu dine göre. Eli kolu bağlıydı bilim insanlarının. Artık onu ne havada tutuyordu bilinmez, uçan motor ilerledikçe arkasında dev bir toz bulutu bırakıyordu. Motor ilerledikçe tepeler alçaldı ve arkalarında saklanan köyü açık etti. Yokuş aşağı vurdu motoru Druga köye girmek için.

Önce köpekler peşine takıldı motorun, sonra, çocuklar. “Druga! Druga!” diye bağrışıyorlardı. Druga da motorun kornasın çalmaya başlamıştı. Hep birlikte köy meydanına girdiler. Druga motordan atladı ve elini motorun heybesine daldırıp avuç avuç şekerleme çıkardı. Çocuklar büyük bir iştahla saldırdılar şekerlemelere. Panayır yeri gibiydi köy meydanı şu hâliyle. Fakat şekerlemeye bakmayan bir çocuk da vardı. O şimdi evine doğru koşturuyordu.

“Druga geldi! Druga geldi!”

Evi, diğer bütün evler gibi çamurla sıvanmış taş bir evdi. Çocuk içeri koşturdu, bir yandan da bağırıyordu,

“Babaanne! Babaanne! Druga geldi!”

Hiç penceresi yoktu evin tavandakinden başka, geomtrik şekillerin iç içe geçmesiyle oluşmuş bir pencereydi ve buradan sızan ışık yataktaki çok yaşlı bir kadının üzerine düşüyordu. “Babaanne, Druga geldi.”

Yatağa atlamıştı çocuk, yaşlı kadının yanına. Kadın bir kolunu güç bela kaldırıp çocuğu sardı. Çok geçmeden Druga da girdi kapıdan. “Geldin mi Druga?” dedi yaşlı kadın bir elini yaklaşmakta olan Druga’ya uzatarak. Druga kadının elini tuttu ve öptü. Bir yandan konuşurken bir yandan da kadının tansiyonunu ölçüyordu. Ateşini ölçtü, kan örneği alıp şekerine baktı, ciğerlerini dinledi. Sonra, çantasından bir enjektör çıkardı. “Hiç yağmur yağmıyor,” diyordu kadın, Druga metal enjektörü sterilize ederken. “Geçecek,” dedi Druga ve metal enjektöre, yine çantasındaki ampulden bir ilaç çekti. “Toprak öldü,” diyordu kadın ve Druga kadının geceliğini kaldırıyordu kalçasını ortaya çıkarmak üzere, “Geçecek,” dedi. “Güneşi ısıtmıyor,” diyordu bu çok yaşlı kadın Druga ona iğneyi yaparken ve “Geçecek,” dedi Druga bir kez daha. Sonra, motoruna atlayıp tepeleri, dağları aşmak üzere yola koyuldu. Doktor şamandı Druga.

Rüzgârın esintisini dinleyen bir şamandı İbi. Şimdi de çok özel bir rüzgârı dinlemek üzere yola koyulmuştu. Ayda bir, her ay aynı gün, aynı saatte, aynı yerde ortaya çıkan bir rüzgâr. Kırları aşacaktı bunun için. Üstünde bir ağaç bile barındırmayan bitimsiz kırları. Sonra, beton başlayacaktı. Ve tel örgüler. Onları da aşacaktı İbi. Ayağının altındaki toprak bir süre devam edecek, sonra yine toprağa dönüşecek ve tekrar betonlaşıp öyle de kalacaktı. Beton bir karenin içine çizilmiş devasa bir çemberin tam ortasına oturdu İbi. Bekliyordu. Kısa sürmeyecekti bu bekleyiş. Ayda bir gelirdi ana gezegene giden asansör. Bu uydu gezegenin en büyük olaylarından biriydi her ay asansörün gelmesi. Uydu gezegenin ihtiyaçlarının karşılanması büyük oranda bu asansöre bağlıydı. Yeni devriyeye gelecek olan işçiler ve bu devriyeden ayrılacak olan işçiler bu asansörle taşınırdı mesela. Gezegenin daimi sakinleri de vardı tabii. Karmaşıktı sosyal yapısı Yeşil Dünya’nın.

Bir ana gezegenden çalışmaya gelenler vardı, bunlar gezegeni hâliyle bir işyeri gibi görüyordu. Gelip de burada kalıcı yaşayanlar için bu sıkıntı verici bir durumdu çünkü burası artık onların eviydi ve ikinci kez bir gezegen gördükleri bu yerdeki sürekli değişen, vardiyalarla gelen nüfus, onların burayı evleri gibi görmesinin önünde engeldi. Öte yandan, bir de yerliler vardı. Yerliler yerleşmecilerin bir tamam aynısıydı. O yüzden yerleşmeciler için de büyük bir şok olmuşlardı. Tarih ve bilim büyük bir krize girmişti yerlilerin bulunmasıyla.

İbi’nin de bir parçası olduğu yerli nüfus için pek önemli değildi yerleşmecilerin gelişi. Tamamen barışçıydılar ve yerleşimciler de sömürgeci olmayacak kadar gelişmişlerdi. Aralarında hiç çatışma yaşanmadı. Yerleşmeciler yerlileri anlıyor, onların alanlarına saygı gösteriyor ve kendi alanlarına girişlerine izin verirken, onların alanlarına izinsiz gitmiyorlardı. Zaten İbi’nin özellikle de böyle bir anda burada bulunabilişi bunun göstergesiydi.

Hoş, yerlilerin de bir sefer olsun izin vermemişliği yoktu yerleşmecilerin kendi topraklarına gelmesine. Dünya çok büyük ve çok cömert bir yerdi ve herkese bir yer, yiyecek yemek vardı. Rahat bir yerdi Yeşil Dünya ve Yeşil Dünya son zamanlarda ayda bir geriliyordu. Bu gerilimin sebebi ana gezegenden gelen asansördü bir kez daha. Uzaklarda, ana gezegende bir salgın çıkmıştı, büyük önlemler alınmıştı ilk dünyada. Çok bulaşıcıydı ve sonu mutlak ölümdü, nefes yollarından başlayıp sinir sistemine saldıran bu hastalığın. Şimdiye kadar Yeşil Dünya’ya yayılması önlenmişti salgının fakat birkaç yıldır da asansörün iniş pistinin etrafına bir güvenlik çemberi çekmeye başlamışlardı. Ağır lazer toplarından oluşuyordu bu çember, acil bir durum olursa asansörden inenleri imha etmek için. İşte bu çemberin içindeki karede oturuyordu İbi, karenin ortasına boyayla çizilmiş bir çemberin ortasında. Üç yüz altmış derece çevresi silahlarla çevriliydi ve o yerde, betonun üstünde, rahat bir bağdaş kurmuş, oturuyordu.

Herkesin beklediği an geldi. Asansör bir anda ve güçlü bir patlamayla belirmişti yerdeki karenin beş kilometre yukarısında. Asansör aniden ortaya çıkınca, onun şimdi kapladığı alanı bir zamanlar kaplayan hava dört bir yana savrulmuştu bir ses patlamasıyla.

Rüzgâr olanca gücüyle İbi’ye çarptı. İbi hoşlanmamıştı rüzgârın taşıdıklarından. Dert yanıyordu rüzgâr.
Çok geçmeden, asansörden ayrılan dört kabin boşlukta süzülerek alçalıp İbi’nin etrafına, çember içinde bir kare oluşturacak şekilde indiler. Kabinlerin kapısı açıldı ve içlerinden yüzlerce insan iki büklüm olup kusarak ve kendilerini beklediğini bildikleri ateş hattından dışarı atabilmek için koşuşturarak kabinlerden fırladı. Sırt üstü yattı İbi. Lazer atışı başlamıştı. Kaçışan insanlar topluca yere yığılıyordu. Canların sonuncusu da canlılar âlemini terk edince lazer atışı durdu. Dev projektörler etrafı taramaya başladı. İbi ölü canlar arasında doğruldu ve nereye gideceğini bilerek yürüyüp çıktı çemberden. Kimse bir şey yapmadı. Hastalık yerlilere bulaşmıyordu.

***

Oludağ’ın zirvelerinde bir mayıs gecesiydi, yıldızlar aydınlatıyordu bu ağaç dibindeki açıklığı. Açıklığın bir yanında, sırtını ağaca dayamış on beş yaşında bir çocuk, onu çağırdıkları adıyla Yeni Şaman. Önünde de yanan bir ateş. Mor bir otu eziyordu, bir dibeğin içerisinde Yeni Şaman. Bağdaş kurmuştu. Ateşin karşısında bağdaş kurmuş bir kişi daha vardı. Ellili yaşlarında tombulca bir kadındı bu. Sessizce oturuyordu. Yeni Şaman tozu ezmeyi bitirmiş şimdi ezdiği tozu ateşin üzerinden geçiriyordu ritmik hareketlerle. Kadın ne hareket ediyor ne de konuşuyordu. Tozun ateşin üzerinden geçmesi de tamamlandı. Yeni Şaman içi delik uzun bir çubuğu dibeğe soktu ve tozu bu çubuğun içine çekti ve dönüp kadının yüzüne üfledi. Yüzü mosmor olmuştu kadının. Aniden ayağa fırladı ve ayaklarını ritmik bir şekilde yere vurmaya başladı. Bir o ayağını vuruyor, kaldırıyor, bir bu ayağını vuruyordu yere. Derken kollarını onları çevreleyen yıldızlara doğru savurdu ve tekrar hızla yere indirdi.

Çılgın bir tavırla dans ediyordu kadın. Oplayıp zıpladıkça, memesi, göbeği ve kalçaları da hoplayıp zıplıyordu. Kuzguni siyah saçları savruluyordu bir o yana bir bu yana. Ateşten yayılan titrek ışık dans ediyordu kadının gövdesinde.

Yeni Şaman her hareketini dikkatle izliyordu kadının. Kadın şamanın Uzantı’sıydı. Her sene tekrarlıyorlardı bu ayini ve her sene biraz değişiyordu kadının hareketleri. Derken şakımaya başladı kadın. Taklitçi bir kuş gibi o sene gördüğü ses çıkaran şeylerin taklidini yapıyordu. Bir yandan şakıyor bir yandan da kollarını, kalçalarını, saçlarını savurup duruyordu. Elbisesinin bir kolu düşmüş, omzu açığa çıkmıştı. Dünyayı görüyordu bu ayinden Druga. Neyin aynı kaldığını, neyin ne yöne değiştiğini, neyin azaldığını, neyin çoğaldığını…

Gördükleri ürkütmüştü onu, giderek hızlanan bir değişim, son safhasına varmıştı kadının bu yılki dansında. Ölüyordu Dünya. Ya da daha doğrusu, üzerindeki insanlık. Büyük bir savaş olmuştu önce, sonra da başka bir gezegene göç başlamıştı. Göçten dolayı iyice azalmıştı insanlık ve beklenenin aksine göç dalgası durmamıştı. Kalanların çoğu ise savaşta kullanılan silahların bir yan etkisi sonucu kısırdı. Öte yandan, yaşama arzusu vardı bu dünyanın insanlığının. Hâlâ yeni çocuklar doğuyordu ve büyük bir keyifle yaşıyordu bu çocuklar.

Kadın ellerini kollarını savurdu, kalçalarını oynattı, memeleri dingildedi bir sağa bir sola ve sonra da bitkinlik içinde yere yığıldı. Yeni Şaman kadına yanaştı. Heybesinden çıkardığı küçük bir kese içindeki siyah tozu kadının suratını üfledi. Kadın rahatladı ve uykuya daldı. Sabaha kadar bekledi ateşin başında Yeni Şaman, kadının uyanmasını. Kadın uyanıp da ateşin başı boş kalınca o da yola koyuldu.

O esnada eski bir dine ait tapınağın duvarına elle yazılmış bir S harfinin önünden bir sürü insan geçiyordu bu S harfine dikkat etmeden. Tek başına bir S harfi. Kim bilir kim ne yazacaktı da yarım kaldı.
Bir kişi durdu bu S harfinin yanında. S’yi eğdi büktü, bir Ş harfi yaptı. Sonra, yanına Ş harfini de alarak çıktı gitti. Köyleşmiş bir şehirdi gittiği yer. Koyunlar, inekler, tavuklar, köpekler, eşekler sokaklarda dolaşıyor, yer yer gruplar oluşturarak tezgâh açmış pazar edenlerin tezgâhlarına dadanıyorlardı. Yerler samanla karışmış dışkı doluydu. Sokağa açılan apartman kapılarının önünde tezek dağları ve saman balyaları vardı. Bu saman balyalarından bir saman balyası titreyip duruyordu kendi kendine. S’den Ş yapıp Ş’yi de yanına alan kişi bu saman balyasını sırtlandı ve apartmanlar arasında bir açıklık olan oyun sahasındaki kulübeye yollandı.

Kulübede titreyen saman balyasını bir taburenin üstüne koydu ve sonra da samandan şaman yaptı.
Şaman Saman ve Kara Şaman birlikte çıktılar oyun sahasındaki kulübeden ve apartmanların ve saman balyalarının ve daha bilumum şeyin yanından geçip yola koyuldular. Yolda, şöyle düşünüyordu Şaman Saman, “Ben kimim?”

Bu soru üzerinden ayrıştılar. Şaman Saman bir yoldan gitti, Kara Şaman başka bir yoldan. Neydi Kara Şaman’ın o tuhaf dünyasının derdi soramadım, Şaman Saman ise kendi derdiyle yanar gibiydi.

Hepsi aynı yere gidiyordu bu şamanların ve bir gece vakti vardılar gittikleri yere. Bulundukları yerden oraya nasıl varmışlardı bilinmez, belki de aynı yerdeydiler hem, hem de değillerdi. Doktor Şaman, Rüzgâr Şaman, Yeni Şaman, Şaman Saman ve Kara Şaman bir karanlık ormanda buluşmuştu.

Devasa ağaçlardan mürekkep ormanın üzerinde, göğü biteviye kaplıyordu yıldızlar, bir kadife battaniye gibi örtmüştü gece üstünü Heyula’nın. Beş şaman, beş noktasından bir çemberin çevresinden yaklaşıyordu Heyula’ya.

Bir maymun uyanmıştı uykusundan, uzaktan gelen davul sesinin kaynağını arıyordu ormanı tarayarak. Davul sesi yaklaştı, maymun başka bir dala atladı daha iyi görebilmek için. Druga geçiyordu aşağıdan, davul çalarak. Başka davul sesleri de geliyordu uzaklardan, bir de sürekli aynı notayı çalan basit bir üflemeli aletin sesi. Çalınan davullardan birinin sesi kesildi, Druga yürümeye devam ediyordu ormandaki çemberin çevresinde. Bağdaş kurmuş Kara Şaman’ın yanından geçti. Oydu davul çalmayı bırakmış olan. Birbirlerine ne baktılar ne de tek kelime konuştular. Druga onu geçmişti ki arkasından gelen neon gibi, koyu mavi bir ışık sırtına vurmaya başladı. Kara Şaman’ı ve bu mavi ışığı oldukça geride bırakmıştı ki o da yere bağdaş kurdu. Heybesinden bir cihaz çıkardı, katlanmış cihazı büklüm büklüm açarak yere koydu. Cihazdan deminkiyle aynı cinste koyu mavi bir ışık göğe yükselmeye başladı. Uzaktan tek tük duyulan davul sesleri de kesildi, sadece üflemelinin sesi kaldı hep aynı şeyi söyleyen. Sonra, o da kesildi.

Çemberin beş yerinde beş ışık göğe yükseliyordu artık. En yüksek konumlarına ulaştıkları yerde kırılarak diğer ışıklarla buluşuyorlardı çemberin ortasında. Birleştikleri yerde, arkasındaki uzamı büken ve bundan başka da görünmeyen bir saydam top dönüyordu merkezin çevresinde vınlayarak.

O esnada bir salyangoz, sırtında taşıdığı ve sonsuzluğu imleyen sarmal kabuğuyla Heyula’nın tırnağının oluşturduğu tepeye tırmanıyordu usul usul. Neden sonra gözlerini açtı Heyula ve uyku mahmurluğuyla kırpıştırdı dev perdeler gibi göz kapaklarını bu koca topların üzerine. Oturduğu yerden doğrulurken, üzerinde yetişmiş ağaçlar da büyük bir gürültüyle devrildiler ve ağacı mesken tutmuş kuşlar bir anda havalandılar topluca. Ağaç kovuklarında ve Heyula’nın bükülmüş duran dizlerinin oluşturduğu mağaralarda yaşayan yaban domuzlar bir telaş attılar kendilerini dışarı. Uzun, beyaz sakallı ve iri yapılı bir devdi Heyula. Gerindi ve esnedi. Esnerken çıkardığı sesler onu sarmalayan çemberin çevresinde bekleyen şamanlara kadar geldi. Şamanların hepsi de yerdeki ışık kaynaklarını aldılar ve Heyula’ya yaklaşmaya başladılar. Mavi ışıktan silindir prizma küçülüyordu. Bağdaş kurmuş oturan Heyula’nın yanına gelince durdular. Birbirlerine mükemmelen eşit aralıklarla dizilmişlerdi.

Bir tanesi derenin ortasındaki büyükçe bir taşa çıkıp burada bağdaş kurmuştu. İbi’ydi bu. Gökyüzünde, silindirin tepesindeki merkezde dönen saydam top alçalıp konmuştu İbi’nin kucağına. Heyula da gözlerini ona dikmişti. Şamanların gözleri yekpare siyah bir tabakayla kaplanmıştı. Kadim ve bilmediğimiz bir lisanda sakin sakin bir şey sordu Heyula İbi’ye. İbi de aynı lisanda cevapladı. Yoğun bir lisandı bu konuştukları. Sanki ettikleri kelimelerin bir hacmi varmış gibi büküyordu uzamı bu kelimeler. Yoğun bir iletişimdi, belki dille ve ses telleriyle bütünüyle alakalı değildi bu yoğunluk hissi, belki de dilin ve ses tellerinin titreşme kabiliyetinden kaynaklanıyordu sadece. Uzun sürdü konuşmaları, sesleri derenin çığıltılarına karıştı.

Sözleri bitince, İbi kalktı ve sağa doğru ilerlemeye başladı. Beş şaman da sağa doğru dönüyordu. Bir başkası geldi derenin ortasındaki taşa. Bağdaş kurdu. Druga’ydı bu. Başka bir kadim lisanda, bir kez daha bir şeyler söyledi Heyula Druga’ya ve yine bu lisanda konuşmaya başladılar iki eski dost gibi. Sözleri bitince o da sağa doğru ilerledi. Beş şaman da taşın üstüne çıkıp Heyula’yla konuşana kadar devam etti bu böyle. En son Şaman Saman çıkmış ve dilimizde sormuştu: “Ben kimim?”

“Hepimizin başladığı yerdir bu soru,” demişti ona Heyula. “Demek ki sen hepimizin başladığı yeri bulanlardan birisin her şeyden önce. Başlangıç bir ulu itkidir. Bildin mi onu? O başlangıçtan beridir varız hepimiz.”

“Ama ben can taşıyan bir balya samanım. Diğer nesneler gibi hor kullanılıp itilip kakılan can taşıyan nesnelerin kanının hesabı ne olacak?”

“Bizim işimiz değildir dökülen kan hesabı yapmak,” dedi Heyula. “Bizden olup bizle gelenlerin elini tutabiliriz, budur ancak yapabileceğimiz.”

“Benden olup benimle gelenler kim öyleyse? Saman balyaları mı? İnsan tohumları mı? Rüzgâra kapılmış uçan ağaç yaprağı mı?”

“Saflık değildir canın parçası. Tene özgüdür o. O ten ki gökte gök taşlarıdır saf ve tek bir metalden. Biz bugün samansak, yarın yeni doğmuş bir bebeğiz belki de, belki de kullanılıp atılmış bir bez parçası, bir paçavra. Ama karmaşan büyüktür senin. Can sızınca cansız maddeye kaçınılmazdır acı, elem ve keder.”

O konuştukça rahatlıyordu Şaman Saman. İçindeki acı da elem de keder de çözülüyor, yerlerini berrak bir fikir kristaline, bir plana bırakıyorlardı. Böyle olmuştu diğer şamanlara da. Hepsinin frontal lobunda yanan bir ışık vardı. Şaman Saman’ın konuşması da bitince, o dere üzerindeki taştan, diğerleri de küçük çemberin çevresinden yürüyerek gelip, Heyula’nın karşısına oturdu. Saydam top da havalanmıştı, Heyula’nın tepesinde dolanıyordu.

Heyula bir gerindi, sonra olduğu yere kıvrılıp gözlerini kapadı.

Heyula’yı on bin yıllık uykusunun kollarına bırakarak beş şaman, beş minik heyula, yola çıktılar.

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

gezegen astronot uzay

İmkânsıza Yakın | Sa Bahattin (Kısa Öykü)

O gün, gezegene inişimizin on dördüncü günüydü. Son birkaç gündür yaptığımız gibi örnek toplamaya çıkmıştık. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et