bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 6 Eylül 2015 | Yazar: Konuk Yazar

0

Güney Treni | Yusuf Evrim Kılıç (Kısa Öykü)

Yıl 2100…

Genç bir kadın, içinde sadece birkaç parça kıyafet bulunan bavuluyla yürüyordu. İçinde öfke ve nefretten oluşan zehirli bir karışım vardı, bu karışım kalbindeki ateşle kaynıyordu sanki.

Sağ gözünün üzerindeki akıllı vizörden şehir haritasını bir kez daha kontrol etti; tren istasyonuna yürüyerek ulaşabilmesi için tam dört caddeden geçmesi gerekiyordu. Bu caddeler, birbirinin içine geçmiş bir sokaklar karmaşası ile bağlanıyordu.

***

 Birinci Cadde

Genç bir adam, oturduğu apartmanın asansöründen endişeyle indi. Bir an önce sokağa çıkmak istiyordu ve apartman kapısının retina taramasını bile bekleyecek vakti yoktu. Sevdiği kadının habersizce yola çıktığını tesadüfen öğrenmişti. Gözünde son kavgaları canlandı: onu aldattığını düşünmüştü, ama gerçek bu değildi.

“Tek başına kalamaz.”

Genç adamın evden çıktığından beri kurduğu tek cümle buydu, kadının tek başına dışarı çıkmaması gerekiyordu; çünkü psikolojik bir rahatsızlığı vardı. Teşhisin konulduğu günü dün gibi hatırlıyordu, psikiyatr onu bir köşeye çekmiş ve, “Paranoyak şizofreni,” demişti. “Bakın evli de değilmişsiniz, bu çok çetin bir yoldur ve bu kişilerin kliniğe yatmaları gereklidir. Yine de siz bilirsiniz…”

Psikiyatr pek de iyi bir insan sayılmazdı genç adamın nezdinde. Sevgilisini asla bir kiliniğe terk edecek değildi. Bu dünyada birbirlerinden başka kimseleri yoktu.

Genç adam da, sevgilisi de hayata “hacker” olarak atılmıştı. En başında yasadışı işlerle uğraşıyorlar ve zimmetlerine para geçirmek, başkalarının akıllı vizörüne yanlış bilgiler yükleyip onları sağlık, turizm ve benzeri konularda dolandırmak gibi suçlara bulaşıyorlardı. Birbirilerini tanıdıktan sonra hayatlarını değiştirip, beyaz şapkalı hacker olmaya karar vermişlerdi. İkisinin de ebeveynleri yoktu, onları uzun zaman önce kaybetmişlerdi.

***

Genç kadın yanından geçen ve vizörüne indirim kuponu gönderen insansız taksilerin hiçbirine bakmıyordu. O sadece yürümek istiyordu, çünkü bunun ruhuna en iyi gelen yolculuk tipi olduğunu düşünüyordu.

“Bunu bana nasıl yapar?”

Genç adam onun için hep güvenli bir liman olmuştu. Aklı uzun zamandır karmaşa içindeydi, doktora gittiğinde de işler beklediği gibi yoluna girmemişti. Kendisine verilen ilaçlar yetmiyormuş gibi, beyin dalgalarını izleyen bir aplikasyon da akıllı vizörüne eklenmişti. Böylelikle düşünceleri ne kadar tehlikeli hale geldiğini gözlemlemek mümkündü. Eğer sadece kendisi için tehlikeliyse, bundan kime ne idi?

Genç adamın onu aradığına dair işaret vardı, parmağının küçük bir hareketiyle aramayı engelledi. Konuşmak istemiyordu, çünkü onu bir sanal sohbet ortamında, başka bir kadınla görmüştü. Bu da güvenli limanın işgali manasına geliyordu. Düşünceleriyle boğuşurken, nereye sığınacaktı, artık bilemiyordu.

***

İkinci Cadde

 Genç adam, en güvendiği arkadaşlarından birini aradı.

“Alo?”

Sevdiği kadının kaçtığını duyan arkadaşı, bir anda öfkelendi. “Bu senin suçun, doktorun tavsiyesine uyup bir kliniğe yatırmalıydın. Onun sağlıklı düşünemediğini artık kabul etmelisin.” diye söylendi. Serzenişlerinin şu andaki probleme faydası yoktu. Görüşmeyi sonlandıracaktı ki arkadaşı, “Nereye gittiğini bilmiyorsun, değil mi?” diye sordu.

“Hayır,” dedi genç adam. “Bir yandan ihtimalleri düşünüyorum.” Panik halinde hiçbir şey düşünemez olmuştu, ama arkadaşı öfkesine rağmen ondan daha sakindi haliyle. Onu dalgınlığından kurtaracak bir cümle kurdu:

“Neden vizörüne giriş yapmıyorsun?”

Genç adam, başkasının vizörünü görüntülemek ya da kendi görüş açısını başka vizörlere yansıtma konusunda uzmandı. Fakat kendine bir söz vermişti: asla ve kata sevdiği kadının vizörünü ihlal etmeyecekti. Bugün bu sözden dönmesi gerekiyordu, çünkü çok çaresizdi.

Genç kadının dalgınlığı ona bir fırsat yaratmıştı, beraber kodladıkları güvenlik duvarını aşıp işletim sistemiyle bağlantı kurmayı başardı. Sevgilisi tren istasyonunu işaretlemişti ve yürüyerek ilerliyordu. Haritaya bakılırsa, ikinci caddeye de ulaşmak üzereydi.

Pat!

Kadın dalgınlığını atlatmış ve adamı sistemden çıkarmıştı. Genç adam artık hiçbir şey göremiyordu. Onu aramaya çalışması da nafileydi, tren istasyonuna emin adımlarla ilerliyor ve yolda başına bir şey gelmeden bulunması gerekiyordu.

Arkadaşını tekrar arayıp olanları anlattı. Arkadaşı konuşurken gülümsediği belliydi, “Seni öyle çıkarıverdi demek… O çok zeki biri, başına bunların geldiğine inanamıyorum,” dedi. “Neyse… Nereye gittiğini öğrenmemiz gerek. Yoksa işler sarpa saracak.”

Genç adam başını ellerinin arasına aldı, sevdiği kadının sağlık durumunu düşündü. Son günlerde iyice kötüye gitmişti ve artık gelgit yaşadığı dönem ile sağlıklı düşünebildiği dönem arasındaki çizgi incelmişti. Adamın her yaptığı hareketin arkasında bir “aldatma teşebbüsü” olduğunu düşünüyordu.

O, hep kadınların fikirlerine önem veren biri olmuştu. Başka birisiyle birlikte olabileceğini hayal bile etmediğinden, sorunlarını karşı cinsten arkadaşlarıyla paylaşmakta beis görmüyordu. Fakat bir noktadan sonra bunları gizli kapaklı yapmak zorunda kalmıştı. Çünkü paranoyası ilerlemişti sevgilisinin.

Yeni yüzyılın sanal gerçeklik ürünlerinden biri de sohbet odalarının yeni versiyonlarıydı. İki şahıs artık gerçekten bir odada gibiydiler. Birbirlerinin sanal bir yansımasını görüyorlar ve ambiyansı istedikleri gibi ayarlayabiliyorlardı. Genç adam da bir arkadaşıyla böyle bir odada konuşuyordu. Oda beyaz duvarlı, basit bir odaydı, çünkü bu bir randevu değildi. Konuşmayı her ihtimale karşı şifrelemişti; ancak sevdiği kadın şifreyi kırmış ve odaya giriş yapmıştı. Karşılıklı oturmaları bile kadın için son darbe sayılabilecek bir manzaraydı.

***

Üçüncü Cadde

 Kadın gözyaşlarını parmağıyla siliyordu, artık bu dünyada yalnız olduğunu düşünüyordu. Belki de her şey sanaldı ve bir yalandan ibaretti. Bir yuva kurmak içinde bulundukları yüzyılda bile kimsenin vazgeçemediği bir hayaldi. Ve herkes her hayali gerçekleştirebilir diye bir kaide yoktu. Demek ki o da gerçekleştiremeyecekti.

Vizörünü yeniden çalıştırdığında dopamin düzeyinin yükseldiğini ve ilacını almadığını gösteren uyarılarla karşılaştı. Artık bu düzeylerin sağlıklı konuma gelmesinin bir manası yoktu. Uyarıları sildi ve yürümeye devam etti. Tren istasyonuna gittikçe yaklaşıyordu, birazdan bu şehri terk edecekti ve etrafını saran yalanları bir elbise gibi çıkarıp atacaktı.

***

Genç adam önce kadının gittiği istasyonun hangi şirkete ait olduğunu sesli arama yardımıyla buldu. O günkü bütün seferlerinin olduğu bir liste vardı; ama bilet alan müşterilerin adı görünmüyordu. Muhtemelen bu bilgiler saklanıyordu. Şirketin sistemine izinsiz bir giriş yapmaktan başka bir çaresi yoktu.

Sistem basit bir algoritmayla korunuyordu, algoritmanın tek yaptığı şifreyi belli bir süreyle değiştirmekti. Öncelikle sisteme ağ yoluyla yüksek miktarda paket yönlendirerek yavaşlattı ve şifreyi değiştirme süresini uzattı, ardından şifreyi yenilenmeden öğrenmek için güvenlik duvarının etrafından dolaşmayı denedi. Kısa bir süre sonra başarılı olmuştu.

Listeye baktı ve kadının güney seferlerinden birine bilet aldığını öğrendi. Sefer bilgisi arayüzünden, trenin birkaç duraktan sonra güneydeki bir istasyonda duracağını gördü. İstasyonun adını şöyle bir düşününce, trenin gittiği bölgenin bir “Elektromanyetik Darbe” (EMP) bölgesi olduğunu fark etti.

EMP bölgeleri, kanser hastaları ve teknolojiden uzaklaşmak isteyen insanların yaşayabilmesi için tasarlanmış alanlardı. Şehirlerde, hava yoluyla her yere dağıtılan internet, akıllı cihazların metrolarda şehirleri hologram olarak gösterebilecek kadar gelişmesi ve benzeri gelişmeler insanları büyük oranda radyasyona maruz bırakıyordu. Bu bölgelerde ise bu tarz hiçbir cihazın çalışması mümkün değildi. Sadece “Faraday Kafesi” ile çevrelenmiş tedavi merkezleri ve iletişim cihazlarını barındıran noktalar, bu cihazların kullanımına imkân tanıyordu.

Genç adam, sevdiği kadının tüm ağlardan çıkarak tek başına kalmak istediğini düşündü önce. Fakat ilaçlarını almadığı sürece, bunun hiçbir önemi yoktu ve bu öfkeli haliyle tedavisini sürdürmeyeceğini, sanal sohbet odasında psikiyatrını bile görmeyeceğini biliyordu. Yalnızlığın sonu çok kötü olabilirdi.

***

Genç kadın nefes almakta zorlanıyordu, kalbi iki taşın arasında kalmış buğday tanesi gibiydi. Genç adamın tekrar sistemine girmekte olduğunu gördü, onu dışarı atmaya çalıştı ama artık bir hacker savaşını kazanacak dinginlikte değildi. Dizlerinin üzerine çöktü, bir süre derin nefes alıp verdi ve yürüyecek gücü tekrar kazandı.

Bir küreyi andıran medikal devriye robotlarından biri, havada süzülerek ona yaklaştı ve vizörüne yolladığı mesajla iyi olup olmadığını sordu. Kadının içinden soruyu, “Hayır” olarak cevaplamak gelse de, bunun trene binememek demek olduğunu biliyordu. Robotun üzerinde sağlık taraması yapmak üzere olduğunu fark etti, şehir altyapısına hızla giriş yaptı ve robotun arayüzüne ulaştı. Tarama başlamıştı, ama beynine ulaşamamıştı, taramayı durdurmayı başardı. Sistemine giriş yapan sevgilisini de robota yönlendirdi, ardından sistemini girişlere tekrardan kapattı. Vizörünü çıkarıp parçalamak istiyordu; ama tren istasyonunu bulmak için diğer yolları araştıracak kadar iyi hissetmiyordu kendini.

Psikiyatrın ona ulaşmaya çalıştığını gördü, onun da bir düzenbaz olduğunu düşünmeye başlamıştı. Belki de sevdiği adam, başka kadınlarla birlikte olmak için onun zihnini bulandırıyordu. Ne de olsa iş ortağı sayılırlardı, adam da ne yardan ne de serden geçiyordu işte, hem gönül eğlendiriyor hem de altın yumurtlayan tavuğu kesmiyordu. Bu doktor da bu düzenin bir parçası pekâlâ olabilirdi.

***

 Dördüncü Cadde

Genç adam, medikal robotun arayüzünden çıkmak üzereyken bir gerçeği fark etti. Bunu daha önce hiç görmemişti, bundan hiç haberdar olmamıştı. Sevdiği kadının kalbinde yapay bir eklenti vardı ve bu robot tarama sırasında bunu saptamıştı. Ne olduğunu daha yakından inceledi, bu yapay bir Pacemaker’dı.

Bir önceki yüzyılda, kalbin ritmini ayarlayan bu düzenek işlevini yitirince kalp pili devreye giriyordu; bu çağda ise bu düzeneğin bir kopyası üretilmişti. Yeni sistem artık doğal halinin görevini tam manasıyla yapan elektronik bir mekanizmaydı. Kalbin ritminin değişimine olanak tanıyor, adrenalin gibi pek çok hormonla uyumlu çalışıyordu. Ayrıca vücuttaki besin maddelerini de enerji kaynağı olarak kullanabiliyordu. Tek bir sorunu vardı, elektronik bir yapı olduğu için EMP bölgelerine girişte özel bir düzenleme gerekiyordu. Cihazın vücutta olduğu kişi tarafından belirtilmeliydi, çünkü taramalarında hasar görme riski vardı. Sevdiği kadının bunu söylemeyeceğinden emindi, çünkü o tasarlanmış bir intihara doğru yola çıkıyordu!

“Kendini öldürecek! Öldürecek!”

Genç adamın içi çok daha büyük bir endişeyle kaplıydı artık. Bu trene binip, o istasyona ulaşırsa, bu kadının son yolculuğu olacaktı. Buna izin veremezdi. Genç kadının vizörüne bir kez daha ulaşmaya çalıştı. Sistemden kovulmadan hemen önce genç kadının istasyona iyice yaklaştığını gördü, trene binmesi an meselesiydi.

***

Kayar kapılar açıldı, genç kadın retina tarama cihazına baktı, cihaz hızla kimlik tespiti ve bilet kontrolünü gerçekleştirdi. Kadın cam kenarına oturdu ve önündeki hologramda yolculuğun nasıl ilerleyeceğini inceledi. Tren nasıl gidiyorsa gitsin, istediği yere ulaştığında bunun hiçbir önemi kalmayacaktı; nasıl olsa orada bekleyeni de yoktu. Uyarı zili çaldı ve insansız tren harekete hazırlandı, yüksek hızda bir yolculuk onu bekliyordu. Eski eserlerde insanların camdan dışarıyı seyrettikleri yazıyordu, şimdi trenlere pencere koymak yasaktı, çünkü trenin hızı dışarıyı seyredenlerde epilepsi tehdidi oluşturuyordu.

Kadın havaya parmağıyla bir daire çizdi, beliren saat kadranı kalkışa beş dakika kaldığını gösteriyordu. Birkaç dakika sonra ona oyun oynayan herkes pişman olacaktı.

***

Adamın istasyona ulaşması mümkün değildi, tren seferine başlamak üzereydi. Tek çare bu güne kadar işlediği suçlara bir yenisini eklemekti: Trenin rotasını yöneten yazılımı kıracak ve treni durduracaktı.

Trenin arayüzü iki algoritma tarafından korunuyordu. Bu algoritmalardan biri, gelen saldırıyı tanımlayıp, ona uyum sağlıyor ve boş bir web sayfasından başka bir şey görememesine neden oluyordu. İkinci algoritma, ilki aşıldığında devreye giriyor ve kullanılan cihaz tipini tanımlayıp, cihazı yok edecek bir yönteme başvuruyordu.

Genç adamın ilk algoritmayla mücadele çok çetin geçti, yolladığı tüm paketler savuşturuluyordu ve vizörünü defalarca kez yeniden başlatması gerekiyordu. Trenin çevresel donanımlarına ulaşmak çok daha kolaydı. Trenin hareket ettiğini görebiliyor, hatta sevdiği kadını kameralarla izleyebiliyordu. Fakat teröristlerin hareket mekanizmasını hedef alacağı bilindiğinden, buraya uygulanan koruma çok daha sıkıydı.

İlk algoritmayı kandırmayı başardı, mantığı çözmüş ve algoritmaya kendisine benzer yapıda bir veri göndermişti. Algoritma da bu yapıya uyum sağlamaya çalışırken çökmüş, bu duvar böylelikle aşılmıştı. Fakat ikinci engel çok hızlı davranmıştı, vizörüne aşırı yükleme yapıp onu yok edecek sinyali hemen göndermişti, genç adamın vakti sadece sinyali durdurmaya yetmişti.

Algoritma cihazını tanıyordu ve artık başka bir cihaz bulamazdı, tren büyük bir hızla ilerliyordu.

Tek bir çaresi kalmıştı, o da Oneiromancer adı verilen uygulamaydı. Bu uygulama, beyin dalgalarını görüntüye çevirerek anıların ve rüyaların izlenmesini sağlıyordu. Lakin deneme aşamasındaki bu uygulamayı kullanmak, ön korteks, amigdala ve singulat girusa ağır yük bindiriyordu; yani kişi hafiften ağıra değişkenlik gösteren bir beyin hasarına maruz kalabilirdi. Bu riski almak zorundaydı.

Öncelikle sevdiği kadının trendeki yerini tekrar saptadı, vizörüne direk giriş yapamıyordu artık, cihazına giriş izni yoktu. Fakat trenin bilgi sistemini kullanabilirdi. Gözlerini kapattı, uygulamayı çalıştırdı ve derin bir nefes aldı.

***

Genç kadının vizöründe ani bir ışık parlaması olmuştu, içinde kaybolduğu düşünce girdabından bir anda çıktı. Şimdi önünde bir video vardı, görüntü parazitliydi ama her şey anlaşılıyordu. Sevdiği adamı gördü önce, ardından ilan-ı aşk ettiği ilk geceyi, daha sonra hayallerindeki evi beraber tasarladıkları sanal tablayı, beraber kutladıkları doğum günlerini… Son gördüğü ise genç adamın çabasıydı, arkadaşlarından istediği tavsiyelerdi, onun yaşamasını istediğini herkese haykırması, onsuz düşlediği dünyanın karanlık bir distopya oluşuydu.

Bir anda genç adama sağlık uyarısı geldi, kadın paranoyalarından ötürü, onun vizörünü uzun zaman önce izlemeye almıştı. Frontal korteks hasarı ve burun kanaması, cihazın verdiği uyarıdan anlaşılanlardı. Ardından görüntü genç adamın vizörüne geçti, gördüğü son kare yere doğru düşüşü andıran bir hareket oldu.

***

Adam gözünü açtığında hastanedeydi, önünde beliren hologramda koma süresini gösteren bir saat bulunuyordu. Sağına baktığında güzel bir kadınla göz göze geldi, bu kadını bir yerlerden hatırlıyor gibiydi, ama bu muğlak bir gerçeklikti. Kadının gülümsemesinde içini ısıtan bir parıltı vardı; yine de bu muğlak gerçekliği açıklığa kavuşturmaya yetmiyordu.

BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ

YUSUF EVRİM KILIÇ

1990 yılında doğdu. 2007’de İstek Acıbadem Fen Lisesi’ndeki öğrenimimi tamamladıktan sonra, İTÜ Matematik Mühendisliği bölümünde lisans eğitimi aldı; bunu Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bilişim Sistemleri yüksek lisans programı takip etti. Yusuf Evrim Kılıç, özellikle bilimkurgu ve fantastik kurgu okumayı, üzerinde düşünmeyi çok seviyor. Tolkien’den Sapkowski’ye, Bradbury’den Huxley’e kadar pek çok yazara hayranlık besleyen ve İTÜ Edebiyat Kulübü’nde de kısa öyküler kaleme almış olan Kılıç, Bilimkurgu Kulübü Kısa Öykü Yarışması’nda “Güney Treni” isimli eseriyle birincilik ödülü’nün sahibi oldu.

11954605_1067212369985593_8845829668704939675_n

Birincilik Ödülü kendisine takdim edilirken…

Etiketler: , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...