bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 6 Aralık 2019 | Yazar: Ayşegül Yalvaç

0

Gerçek | Ayşegül Yalvaç (Kısa Öykü)

Sarı bir sonbahar sabahı gencecik, gizemli bakışlı, alımlı genç Manolya’nın cenaze töreni için büyük bir avluda toplandık.

Bu dönemde törenler dünyaya veda edenin dilediği şekilde yapılır. Manolya bu konudaki taleplerini hiç kimseye söylememiş. Ben onun en yakınıydım, 6 senelik sevgilisi, kız arkadaşı Özge. Bu nedenle bana sordular.

‘’Sevdiği bir şarkıyı dinleyelim, güzel anılarını konuşalım,’’ dedim.

Fakat sarı yaprakların esintiyle savrulduğu ve havanın tüyleri dikene çevirdiği bir anda başımı yana çevirmemle gördüklerim beni şoka soktu.

Kalabalıkta dikilen geniş omuzlu bir kadının yüzünü dikkatle inceleme gereği duymam, kadının yabancılığından değil aksine yüzünü kapatan siyah file şalın altından belirmiş kâküllerin, ince belin ve duruşun aşinalığındandı.

Manolya kalabalığın arasında dikilmiş, belli belirsiz bir gülümseme ve güneşte rengi yeşile dönmüş gizemli gözleriyle kendi cenaze törenini izliyordu.

Bana dönüp esrarengiz bir şekilde gülümserken, dudağının kenarında, çocukluğunda bir çivinin batmasıyla kalmış iz belirginleşiyordu. Adeta bir gamze gibi…

Bu esrarlı gülümseyiş hiç de içimi ısıtmıyor, tam aksine o soğuk sonbahar esintileriyle ürpermeme neden oluyordu.

O sırada veda konuşması için beni çağırdıklarını duymamışım.

Yanımdaki bir dirsek koluma vurdu.

‘’Daha önemli bir şey var,’’ dedim.

Fakat yanımdaki adam bunu hiç umursamadı.

Yalnızca ‘’Hadi,’’ dedi. Ve ben gözlerimi tekrar yana çevirdiğimde Manolya artık orada yoktu.

Bu Manolya’yı öldükten sonra son görüşüm değildi. Ölümden sonra yaşamın olmadığına emindim.

Bana zihnimin Manolya’nın hayalini olur olmaz anlarda getirip durmasının sebebi, yok saymaya çalıştığım vicdan azabıydı.

Ben Manolya’yı hem ilişkimiz boyunca hem de yaşamının sonuna dek kandırdım. Ona gerçekleri itiraf etmeden ölüp gitti.

Bu durumun geçici olduğunu düşünsem de bir süre sonra umudumu yitirmeye başladım. Onu çok sık görüyordum. Kimi zaman tülden bir beden gibi yatak odamın penceresinin ardından süzülüp gidiyor, kimi zamansa evimin avlusunda oturup bekliyordu.

Delirdiğimi düşünmedim, ne yapmam gerektiğini biliyordum.

Bunu anladıktan sonra onu tekrar gördüğümde sadece, ‘’Git,’’ dedim. Bana benim onayımla burada olduğunu söyledi.

‘’Artık gerçekten ölmelisin,’’ dedim.

Zihnimde de beni terk etmeliydi.

“Sana yardım ediyorum. Kendinle ilgili gerçekleri keşfetmene yardım eden her şey iyidir.”

Böyle söylediğinde bu zihin oyununun ancak bir hesaplaşma ile çözüleceğine dair şüphem kalmadı. Sonuçta kendine ve bana dair bir gerçeği öğrenemeden ölmüştü.

“Sana her şeyi anlatacağım Manolya, sen de gideceksin buna söz ver.”

“İstersen giderim. Kalmamı sen istiyorsun.”

Hâlâ bir doktora görünmüyordum, çünkü farklıydım, başkalarının bilmediği bir gerçeği biliyordum.

İstanbul Genetik Tasarım ve Geliştirme Merkezindeki görevim insan DNA’sını her koşula dayanacak şekilde geliştirmek değildi. Benim orada olmamın tek nedeni daha iyi hissetmekti. Aslında ben, ben olarak bile orada değildim. Bunu kimse bilemezdi. Manolya da dâhil.

Onunla tanıştıktan sonra orada kalmak istemiştim. Bir kadın olarak Manolya’nın sevgilisi, sıradan insanlardan bir tanesi olarak. Fakat Manolya’nın kabullenemeyeceği bir şeyi saklıyordum. Anlayamayacağı değil, kabullenemeyeceği.

‘’Ve anlamak üzereyken öldüm,’’ dedi birden. Düşüncelerimi duyması imkansızdı.

Düşüncelerimi duyan insan dışı bir varlık o günün teknolojisiyle üretilemezdi. Utançla karışık bir şaşkınlık yaşıyordum. Manolya düşüncelerimi algılıyorsa, gerçeği zihnimden her geçişinde fark ediyor olmalıydı. Bir anda ona dönüp, ağlarcasına af diledim.

“Kendimi çok suçlu hissediyorum. Söyleseydim seni kaybedecektim.”

“Seni bulmak istediğim için beni öldürdün.”

Bunu söylerken hafifçe gülümsüyordu.

Manolya, gerçek olduğunu sandığı sanal bir kurguda, beni bir kadın olarak tanımış ve sevmişti. Benim öz benliğim, cinsiyetim, kimliğim ise bir erkekti. O bir erkekle beraber olmazdı. Ona bunu itiraf ettiğim anda beni terk ederdi. Dahası Manolya’yı ben öldürmemiştim. İnsanların gerçek sandığı bu simülasyonda yaşamıma devam edecek kadar sevmiştim onu.

Oysaki ben bu insanların dünya diye bildikleri simüslasyondan istediğim her an çıkabilirdim. Bunu Manolya’ya anlatsam hem bana inanır hem de benimle gelirdi.

Ama buna engel olurdum. Bu konuda haklıydı. Çünkü oradan çıktığımız anda bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Beni sevemeyecekti. Mutsuz olacaktı.

O kurgu dünyasında mutluyduk biz. Yine de bu mutluluğu tehdit eden Manolya olsa bile, ben onu asla öldürmezdim. Derin bir iç çektim.  Manolya kızgın görünmüyordu. Beni affetmiş miydi? Bunu anlayamadım. Affederse ondan özgür kalacak mıydım?

Sanırım daha fazlasını açıklamaya, konuşmaya gücüm yoktu. Belki de beni affetmediğini söylemesinden korkuyor ve sonsuza dek bir hayaletin varlığına inanarak yaşayacağım gerçeği ile yüzleşmeyi erteliyordum.

‘’Sen istersen, seni affeder ve giderim. Ben senden gerçeği gizlemiyorum,’’ dedi.

Benden gizlenen bir gerçek mi vardı?

“Dünyayı algılamıyorsun, dünyanı sen üretiyorsun,” dedi.

O benim gibi değildi, hemen anlattı.

“Bana simülasyonda olduğumuzu ve bu gerçekliğin dışında erkek olduğunu söylemedin. Huzursuzdun. Ama nasıl olsa o dünya senin için bir oyundu. Sen de sorununu başka bir oyunda çözmek istedin. Şu biz insanların kurduğu başka simülasyonda. Böylece elindeki hayata son verip ertesi sabaha bambaşka bir hayatta uyanmak istedin.

Sosyal devrimlerin, teknolojik devrimleri geriden izlemesi, insanlığın hastalanmasına neden olunca bir sanal gerçekliğe bağlanıp kendimizi iyi hissetme imkânını yaratmıştık. Tıpkı senin bizim dünyamıza bağlanman gibi, biz de başka bir dünyada bir başkası olabiliyorduk. Bu simülasyondan haberin vardı. Ama sizin oyununuz ve bizim oyunumuz farklıydı. Bizim oyunumuzda herkes kendi gerçeğini yaratırdı.

Dış olaylar ve maddeler duyu organları tarafından algılanır ve insan beynine verileri iletmeden, beynin bağlı olduğu bir bilgisayara aktarırdı. Beynin bağlantılı olduğu bu bilgisayar da duyu organları tarafından sunulan veriler ile beyindeki elektron boşalmalarından aldığı sinyalleri birleştirdikten sonra oyuncu için bir bilinç oluştururdu. Ve oyuncu bu birleşmiş verileri yeni gerçeği olarak algılardı.

Kısacası bu simülasyona katılan insanlar, bilgisayarın da yardımıyla, kendi gerçeklerini düşünceleri ile üretebilme kabiliyeti kazanırdı.

Fakat burada bir takım riskler vardı. Bu oyundan çıkmak için kendi gerçeğimizi ürettiğimizin farkına varmamız şarttı. Çünkü bu farkındalığı kazanmak uyanmak anlamına gelirdi ve biz oyuna bağlanır bağlanmaz gerçeği ürettiğimizi unuturduk. Bunu bilseydik oyun, oyun olmazdı zaten.

Fakat gerçeği ürettiğimize dair bir farkındalık yokken bağlandığımız bu dünyadaki yaşam da berbatlaşabilirdi. Çünkü duyularımızın aldığı veriler hakkında ne düşünürsek o gerçek olurdu. İyi veya kötü olmasından bağımsız bir şekilde her düşünceyi somutlaştıran bir oyundu bu.

Gerçeği ürettiğini fark edenler, istedikleri yaşama sahip olur, bununla iyileşir ve oradan çıkardı. Farkından olmayanlar ve kendi mantığına aykırı olana inanmak gibisinden bir hataya düşenler sonsuza dek bu simülasyona hapsolabilirdi.

Ben ölünce sen bu riski almak üzerinde düşünmedin bile. Vicdanın huzur bulsun diye benimle bu simülasyonda yeni bir yaşama bağlanmak istedin. Korkmadın çünkü sen dünyanın da bir oyun olduğundan haberdardın. Ve dünya içinde yaratılmış başka bir dünyaya girip de çıkamamak, senin gibi farkındalık sahibi olan biri için söz konusu bile değildi.

Yasınla ve vicdanının sesiyle baş edemeyince, benim ölüm haberimi almamın ardından kanepenin üzerindeki küçük aygıtın ‘’aç’’ tuşuna bastın. Ekran duvarda belirdi ve ‘’sana başlamak istediğine emin misin?’’ diye sordu.

Gözlerini kapattığında benimle hikâyeni tamamlayacağın ve mimarlığını yapacağın o yeni yaşama başladın.

Yeni yaşamının ilk günü sarı bir sonbahar sabahında, bir avludaki cenaze töreni ile başladı. Sen kendi gerçeğini yarattığın o dünyada da öldüğümü düşündün. Ve gerçek olarak sana ölümden sonra karşına çıkan bir ben sunuldu. Sen buna ikna oldun. Kendi mantığına aykırı olana. Şimdi fark ettin.

Oyuna girince gerçeği ürettiğimizi unuttuğunu fark ettin.

Kaygı, şüphe ve inançsızlıkla olduğum yerde kaldım. Bu defa ona yalvardım. Bana buradan nasıl çıkacağımı söylemesi için.

Ben o gece son bahşişimi alıp hayata 28 yaşında gözlerini kapadım. Birlikte katıldığımız bu nostaljik tekne gezisi bir bahşişti çünkü benim kripto para cüzdanlarımın anahtarları yönetimler tarafından ele geçirilmişti. Çünkü ben suçluydum.

Zihni bilgisayara aktarmanın mümkün olduğuna dair duyum alınca En Üst Yönetim bilgisayarlarını hacklemeye kalkışmıştım.

‘’Ölümsüzlüğü bizden saklıyorlar,’’ demiştim.  Aslında saklanan ölümsüzlük değildi…

Artık dünyamızda insanları hapsederek cezalandırmak insan haklarına aykırı olunca bana uygun görülen ceza ekonomik özgürlüğümün kısıtlanması olmuştu. Böylece üst yönetim kripto para cüzdanlarımın anahtarlarını hackledi.

Ama ben bu soruna bir çözüm ürettim. Yurt dışında bir adama çalışmaya başladım ve o da yeme, içme, barınma ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Turkcoin’in değeri düşünülünce  ihtiyaçlarımın karşılaması için uzun çalışmam bile gerekmiyordu.

Adam motivasyonum artsın diye bazen jestler yapardı. Bu defa nostaljik bir tekne gezisi organize etmişti.

Şimdi her şeyi hatırlıyordum. Manolya’yı kestim ve sözlerine ben devam ettim.

Sonra o korkunç kaza gerçekleşti. Teknede yangın çıktı. O koşuşturmacada yardım istemek için otomatik kaptan bölümüne geçtim. Her araçta bağlantı noktası vardı. Aygıtımı takıp acil durum uyarısı yaptım. Dakikalar içinde geri dönmeme rağmen seni yere yığılmış, başı yaralı ve kanlar içinde buldum.”

Yine de eksik bir parça vardı ve burada beni hapseden oydu. Yalvarırcasına baktım Manolya’ya ve bana eksik olanı söylemesini istedim.

Kendi mantığına aykırı bir gerçek ürettin. Kendi mantığına aykırı olana inanma hatasını yapanlar burada kalırlar.”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Çevre mühendisliği eğitimi aldı. Şu anda özel sektörde mesleğini kıyısından köşesinden icra ediyor, artan zamanında da suyun yeniden kullanımı üzerine ABD’de bir laboratuvara danışmanlık yapıyor. Bunlara ve berbat bir zaman yönetimi olmasına rağmen okumaya, gezmeye, yazmaya, izlemeye çalışıyor. Yazarın hayal gücüne hayran bırakan her hikâyeyi okumaktan, dinlemekten ve/veya izlemekten hoşlanıyor. Paylaşmayı seviyor. En çok da düşünceleri paylaşmayı…