bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 20 Eylül 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Geleceğin Sineması | Emre Bozkuş (Kısa Öykü)

AtiTech firması, yeni geliştirdiği yapay zekâ oyuncusunu sinemaseverlere tanıtıyor. Canlı yayındayız; 3.2.1…

Gurur Bilgiç: “Değerli basın mensupları ve sevgili sinemaverler! Bugün burada sinemacılık sektöründe yeni bir çığır açacak muazzam yeniliği, yapay zekâ oyuncumuzu tanıtmak üzere toplanmış bulunmaktayız (alkışlar). Herkesin malumu, sektörde oyuncuların, ki özellikle halk nazarında belirli bir oranda şöhret sahibi oyuncuların filminizde yer alması için, yapım giderine yüklü bir ek kalem eklemek gerekiyor. Bu pazarlama alanında kabullenilmiş karşılıklı bir kazan-kazan hamlesidir, yıllardır bahsi geçen sistemle para parayı çeker usulü uygulanmıştır. Lakin, geçtiğimiz 15 yılda popüler oyunculardan görsel efektlere aktarılmaya başlanılan maddi kaynaklar, oyunculuk için de alternatif formüllerin ortaya çıkmasına yol açtı. Sözü edilen formüllerin son merhalesi ise, yapay zekânın tekilliğin arifesinde olduğu günümüzde müşterek bir iş alanı daha açmamızla ulaşıldı. Karşınızda Mukallit 1.0 ve ilk filminin fragmanı!”

Sahnede holografik ekran belirir, fragman akmaya başlar. Gençlik çağlarında bir adam, elinde bavuluyla ahşap bir eve doğru ilerlemektedir. Evde bir kitap bulur ve evin eski sahibinin anıları olduğunu öğrenir. Anıların sahibi yaşlıca bir adamdır ve bu kişinin hayatıyla paralel, gencin yaşamının değişimini kesik kesik de olsa görmektedir izleyiciler.

Fragman sona erdiğinde salondaki herkes şaşkınlık içindedir. Çünkü Mukallit’in kısa da olsa gözlenen tepkileri şok edici derecede gerçektir; gerçekçi değil. Öyle ki, eğer kimse bu bilgiye sahip olmasaydı ” acaba yeni bir aktör mü keşfedildi” diye düşünecekti muhtemelen. Dikkatli gözler harici ayırdı handiyse imkansızdı.

“Eğer varsa, şimdi sorularınızı cevaplayabilirim, fakat herkese bir soru hakkı düşerse adil olur kanımca. Buyurun, evet siz, mavi gömlekli hanımefendi.”

“Merhaba, CNN Universal’dan Feza Çörek. 91. Cannes film festivalinde kazandığınız ödüllerle adından söz ettiren bir firma halini aldınız, lakin böyle bir noktada bu denli riskli bir girişimin akıllıca olduğunu düşünüyor musunuz? Teşekkür ederim.”

“Ben teşekkür ederim. Hayatım boyunca yaptığım tüm işlerde risk almayı ilk öncülüm olarak gördüm. Sinemalarda patlamış mısır sattığım günlerde de, sinema okurken getir-götür işlerine koştururken de amacım yalnızca oranın havasını soluyabilmek, aktarılan enerjiyi hissedebilmekti. Eskiler bizler için sinema emekçisi derlerdi, artık bu kavram dejenere olsa da, emek vererek çağımıza uygun işler çıkarmak en büyük gayemdir. Bu uğurda alınan risklerse, denizlerde yol aldığımız gemiyi savuran haşin dalgalardan ibarettir!”

“Fikret Gayretkeş, BBC News. Mukallit sanırım ismiyle de mesaj vermek istiyor, bu ismi verme sebebiniz nedir acaba?”

“Mukallit ya da orijinal haliyle Mukallid, Arapça kökenli bir kelimedir ve ‘taklit eden’ anlamına gelmektedir. Bu ismin verilme sebebi de anlaşılacağı üzere, geliştirdiğimiz yapay zekâ yazılımın öğrenme sürecine göndermedir. Binlerce film senaryosunu tarayıp, filmlerde oyuncuların jest ve mimiklerini tekrar tekrar işledik. Ki makine öğrenmesi olarak bilinen bu teknik sıklıkla kullanılmaktadır. Mukallit de çalışma sürecini takiben gözlemlediği oyuncuların doğruları ve yanlışlarını irdeleyerek, kendi oyunculuk anlayışını elde etti. Aynı zamanda nostaljik bir kelime seçerek de, gelecek ile geçmiş arasında bir köprü olarak sunmayı amaçladık. Son bir soru daha alabilirim, ama son olsun lütfen.”

“Merhabalar ben Musil Ati, Bilimkurgu Kulübü isimli bir topluluğun adına buradayım. Öncelikle bize bu imkanı verdiğiniz için teşekkür ederim. Zira Türkiye’de sinemanın ve bilimkurgunun gelişimi adına böylesine bir gelişmenin yaşanmasını çok müspet bir adım olarak değerlendiriyoruz. Fakat asıl sorun bugün olanlar değil aslında. Bizleri kaygıya sevk eden şüphe, Mukallit’in geleceği ile ilgili. Yapay zeka muazzam bir potansiyele sahip ve insanlığın geleceğini teknoloji ile olan münasebeti belirleyecek, burası kesin. Bilhassa yapay zeka ve gündelik hayattaki rolü buna binaen belirleyici durumda olacak. Lakin, ileride ortaya çıkabilecek muhtemel sorunlara dair herhangi bir çalışmanız var mı?”

“Bilimkurgu konusunda ilgili olan, bu hususta emek sarfeden bir genç arkadaşımla konuşuyor olmak ne mutlu! Ülkemizde edebiyatın ve sanatın her alanında olduğu gibi bilimkurguda da önemli işler yapıldığına şahit oluyorum. Özellikle gençlerin bu alanda gösterdikleri faaliyet gurur verici. Fakat, cevaplamadan evvel, muhtemel sorunlardan kastınızı açmanızı rica edeceğim mümkünse, daha sıhhatli bir cevap vermek adına tabi!”

“Sinema sektöründe iştigal eden onca oyuncunun işsizliği olası görünüyor, bu durumda ortaya çıkacak istihdam açığını nasıl kapatacaksınız? Nihayetinde yıllarca eğitim almış ve oyuncu olarak kariyer yapmış pek çok insanın hayatı söz konusu!.. Ayrıca yapay zekanın diğer alanlara, mesela senaryo yazımına geçerek kendini geliştirmesi durumunda ne olacak, bu konuda bir önleminiz var mı?”

“Evet, gerçekten güzel bir soru. Mukallid’in geleceği öğrendiği her an insanın yerini alacağı bir geleceği ortaya çıkarıyor kuşkusuz. Haliyle iş sahası daralan insanların işsizlik yaşaması da muhtemel. Ama bildiğiniz üzere çağımız tek bir meslek ya da yaşam biçimiyle ömrünü geçirmeye izin vermiyor ne yazık ki. Hayatın gerçekleri değişime daha uyumlu bireylerin yaşama tutunabileceğini hatırlatıyor daima. Elbette, bu sözleri ahlaka aykırı hatta insanlık dışı bulanlar olacaktır. Yine de sıhhatli bir şekilde düşünmek gerekir, insanlık hangi devirde kendine biçtiği ulvi değerleri yaşayabilmiş ki? Şayet bu bağlamda ele alınırsa, ortaya çıkacak sonuçların yıkıcı da olsa su gibi vaktiyle yatağına akacağı ve herkesin yeni şartlarda hayatını kazanacak yolu bulacağını düşünüyorum. Ve son olarak eklemek istiyorum: Geleceğin sinemasına hoş geldiniz! Teşekkür ederim.”

Daha fazla soru almayacağız arkadaşlar, iyi günler…

***

Paramparça aklın infilak eden her parçası, geceyi kesikler içinde bırakarak izbe sokaklara savuruyordu. Yırtıklar, yırtılmalar, yırtılan etin ve kopuşların zevk veren şehvani tınıları. Kopan kemiklerin ve çürüyen etin eklemleri teşhir edercesine önüme serilişiyle başlayan şehevi arayış. Karanlık caddenin ucunda sigaramı yakıp, arada bir harlanan ateşi gençliğin erotik düşlerinin müphem tasvirleri gibi izliyordum.

Hani o uzun bekleyişlerin ve sabır, sebat içinde ulaşılan hedeflerin kof çıkışının yaşattığı düş kırıklığı vardır ya; bedenin sınırlarını keşfeden ruhun amansızca kaçış denemeleri, sıradanlığın surlarına kendini hapsedenlerin yargı tahtasında “anomali” olarak adlandırılması… İşte, karşımda kapıyı aralayan ve kimseye görünmeden tüymeye çalışan salağın durumu da alışılageldik kalıpların arasında noksan yakalamaktı. Gölgelere sığınan, sıfatsız ve bir o kadar da işe yaramaz soluğuyla camları buğulandırıyordu.

Takıldım peşine, ceketimin yakalarıyla yüzümü örterek adımlarını taklit etmeye koyuldum. Mukallid, taklidin muazzam bir temsilcisi. Emniyetin haşarı personelinin leş dolu sokakta gördüklerinin çarpık yansımaları zihninde depolanıyordu. Bedenlerini elektronik parçalarla modifiye edenlere inat, tüm doğallığıyla yaşamaya devam ediyordu. Fakat karşısında korkak adımlarla tüymeye meyleden varoluşun adi bir kopyasıydı. Yağmur damlalarının aralıklarını hesaplayan biyonik gözleri, kedi yavrularının süt aradığı tenha sokaklarda doğmuş çaresiz bir ayyaşın gayri meşru çocuğuydu.

Sinerek ilerlediği duvar diplerinde hatıraların kesif patikasına gömülen ve oradan kaçmaya meylettikçe kendine ulaştığı vehmine kapılan sefil bir herif görüyordu. Fakat şimdi durmalı, düşünmeyi bırakmalı ve işine koyulmalıydı… Sokağın bitiminde ensesinde bittim, bitirici dokunuşu incelikli bir tavırla icra ederek titreyen dudaklarından süzülen beyhude sözleri işitmeden kontrolüm altına aldım. Ne derler, tahahhüm kurmak, evet, öyle yaptım. Zira, icraya müsait olan her dehanın imzası, eylemlerinin o tek atışlık yansımasıydı. Güzel söz, not almalı…

Bilgiyi alacağı odada envai çeşit işkence aleti, gösterişli şekilde sıralanmıştı. “Dezenfekte edilmiş, steril sadizm” dedi içinden. İçten içe canavarca addettiği tüm arınma ritüellerinin gereğini özümsedi ve kurbanına döndü. Acaba yedi köşeli yıldız mı çizmeliydi? Pentagram, heptagram, septagram… Dur! matematikle arası asla iyi olmamıştı ama ölümün nefesini kutsayacak uhrevi yakarışları söküp almak doğuşunu kutsayan Tanrının bahşettiği yegane armağandı. Tir tir titreyen adama baktı, tırnaklarını sökmeye başladı. Her tırnak arasında, sinema seansı gibi tekrarladı aynı soruyu;

“Kodlar nerede?”

“Bilmiyorum! Ne olur yapma, acı bana lütfen!

“Acımak mı? Acımak için acıyı duyumsamak gerekir gerizekalı!” anlık çabukluğuyla sağlam bir kroşe çıkardı çenesinin sağına. Yumruğun şiddetiyle ağzından fışkıran kan beton zemine sürrealist bir tablo nakşetmişti adeta. Belli ki gençliğinde aldığı boks eğitimi işe yaramıştı. Zaten çocukluğundan beri sanatçı olmayı çok istemişti. Klasik eserlerin çizgilerine karşı konulamaz bir zaafı vardı. Lakin hayat onu modernist bir usulün başarılı temsilcisi haline getirmeyle yetinmişti. Olsundu, olacakla öleceğe çare yok nasılsa!

“Gençlere kötü örnek oluyorsunuz, acıyı tatmalarına izin vermeden, acımayı öğretiyorsunuz onlara. Bu hastalıklı toplumun kanalizasyonlarından daha kötü kokan yerleri nereler biliyor musun?” Ağzını açtı ve cevap vermesi için kibarca işaret etti. “Çöplükler mi?” Yumruğunu kaldırdı ama zavallı adamın yumulan aciz suratını görünce vazgeçti.

“Çöplükler dedin, yakın bir cevap, bravo! Acıyı çektirenin ve acının dehlizlerine doyumsuz yolculuğa çıkaranların hakkını yiyerek onları toplumun yozlaşmışlığı içinde tüketenlerdir… ANLAMIYORSUNUZ BENİ!”

Tırnakların yerini kanlar içinde et parçaları almıştı. Yüzünde dağılan kabloların kösnül çıplaklığı, harap olan hatlarını tül misali örtüyor, rüzgar bekleyen palmiye yapraklarına öykünürcesine nem içinde kıvranıyordu. Artık elini açık etmeliydi, yoksa çekingen dostunun oyuna katılacağı pek yoktu! “Elektrik ne güzel bir icat değil mi?” dedi. Yüzünde Benjamin Franklin’in o meşhur deneyine nazire yapan bir ifade vardı. “Çılgınlıklar çağında masumiyetin yüceltilişi sence de tahrik edici değil mi?” Birileri sana yapmaman gereken şeyleri söylediğinde, aslında ne denli zevkli olduğunu bilmek ve bu eşsiz hazdan mahrum kalmana sebep olduklarını idrak etmek; o an, duracaksın ve sadece aynaya bakacaksın… Gördüğün yüzü sen bile tanıyamazsın… Gerçi, şimdi de tanıyabileceğini sanmıyorum.”

Hayalarına bağladığı elektriği açtı ve çırpınan adamı tutkuyla izleyerek aralıklı olarak devam etti bu işleme.

“Yeknesaklık ilkesini bilir misin? Bak bunu bilirsen, seni bırakacağım, söz! On saniyen var, 10, 5, açtım; hadi söyle.”

“Tek olan bir şey mi?”

“Dıııt, yanlış, tek olan bir şeyin adını kimliğinde görebilirsin ahmak herif!” dedi ve elektriği kökledi. Şokun tesiriyle kasılan adamın hareketleri, çocukluğunda babasıyla denize açıldığı günleri hatırlattı. Sandala düşen balığın çabası takdire şayandı; öleceksin be kardeşim, niye çabalıyorsun? Ama bu sinirsel uyarıcılar yok mu, hiç laf söz dinlemiyorlar!”

“Deli olduğumu düşünüyorsun, farkındayım ama asıl farkındalık bu değil güzel evladım. Farkındalık insanın kocaman bir bataklıkta olduğu halde gökyüzüne bakarak hayallere dalmasıdır! Herkes doğruları ve o adından sıkça söz edilen yegane hakikati bildiğini iddia ediyor; PALAVRA! Oysa hakikat dediğin evrenin g*t deliğine sıkışan pamuğu içeri tıkabilmek kudretidir. Sonra dönersin ve dersin ki; hepinizin kaderi benim parmaklarımın ucunda. Sisteme baş kaldıran ve ardından karton bardaklarda Espressolarını yudumlayanları bundan severim. Adamlar, başa çıkamadıkları şeyin karşısına geçip yok olmuyorlar, anlıyor musun? Onun bir parçası olup, varlığını sürdürüyorlar. Ne olursa olsun, hayatta kal! Zira, ölürsen film bitiyor ve kimsenin kamera arkası kaydını görmedim henüz.

Karşısına sandalye çekti, içkin bir ifadeyle bakmaya başladı gözlerinin içine. Derinlerde saklı bir şeyleri bulmak istercesine. Sanki gözleri bir kuyuydu, o ise halatı sarkıtacak ve istediğini bu yolla elde edecekti. Yaşlı denizcinin nasır tutmuş elleri gibi, etlerini sıyırarak, kan revan içinde…

“Sana bir hikaye anlatayım ister misin? Ben çocukken, yani masum ve korumasızken, ailemin iplemeyerek terk ettiği bir yetimhanede yaşıyordum. Uyuşturucu satan bir adamla, etini satan bir kadın. Ahlaki olarak yargılayacak değilim onları, yine de bir et parçası ya da safra gibi atılmak da pek hoş değil. Dünyaya dair tek bilgim de pencereden gördüğüm uçsuz bucaksız gökyüzü ve geceleri üzerime karabasan gibi çöken ihtiyar pisliğin şarap kokusuydu. Çürümüş dişlerini aşikar eden o iğrenç tebessüm, şeytanın zuhur ediş anının temsiliydi. Velhasıl, korkunun sahiciliğinin ne denli derin yaralar açabileceğinden haberin bile yok senin!”

Tişörtünü çıkardı ve bedenindeki sayısız izi gösterdi. Ardından diz çökerek, sesine dramatik bir hava katarak devam etti:

“Bir gün dur dedim kendime. Artık çelik suyunu almıştı yeterince. Savaşacak ve hasmımın kanını toprağa serpecek dirayete sahiptim. Geceleyin uyandım, gizlice çıktım odadan. Bıçak koleksiyonu vardı bu hıyarın, sızdım odaya ve çekmeceden aldım kılıfını. Hepsi nizami şekilde dizilmişti. Sanatçıya hizmet öncesi sunulan armağan! Ardından koridorun başındaki dolapların birinde bulunan çekme halatıyla bağladım sıkı sıkıya. En küçük bıçakla teninde çizgiler çizmeye başladım. Uyandı haliyle, kıvranmaya başladı acıyla. Fakat sanatımla arama giremezdi asla!..

Ha bu arada, sakın aklında çıkarma; mümkün olduğunca çok yara açmak için, kılcallara çalış ve kan kaybını olabildiğince az tut. Zira, çok kan kaybederse erkenden ölür veya aşırı kan kaybından ötürü evvelinde hissizleşir. Ki böylece zevki kalmaz anlıyor musun? Saatlerce kestim, onlarca kesikten akan o ılık kanın doygunluğuna bayılıyordum. Beethoven ile Van Gogh hibriti bir dahiydim. Dehama hayran olmalılardı… Ama öldürdüğüm ve taksirle olduğu için başıma işler açtılar. Sonra da neden sanat gelişmiyor, ACABA NEDEN!”

Son cümleleri bağırarak söylemiş, cezbe geldiği için yüz kaslarının gerginliği hislerinin sahiciliğini aşikar eder olmuştu. Gözlerinde, yaptıklarından aldığı hazzın emareleri haleleniyordu. Muzaffer bir komutan edasıyla muhayyilesinin sisli doruklarından şanla, şerefle gerçeğin ortasına iniverdi. Adamın çırpınışları arasında bir şeyler söyleme çabasını görünce de taltif edilmişliğin mağrurluğuna büründü.

“Her neyse, şimdi milyonluk soruyu soracağım. Bereket versin ki, bugün bonkör hissediyorum. Ne diyordum, ha, cevabını iyi düşündün mü?” Karşısındaki herifin tavırlarını artık yadırgamayan zavallı adam, çaresizce başını salladı.

“O halde açıyorum paravanı, hadi dökül bakalım.”

Kan içinde yüzünün tüm kaslarının seyirdiğinin farkındaydı. Korkuyla karışık dışkı ve sidik kokusuyla harap haldeydi. Yalnızca ağzını açarak ön dişlerini göstermeyle iktifa etti.

“Ya yaşını gösteriyorsun, ya Freudyen bir kompleksin var ya da…

Takma olduğunu fark ettiği dişi tek hamlede söktü aldı. Meğer usb sürücüsünü böyle taşıyormuş. Kendisini Da Vinci’nin Şifresini çözmüş liseli ergen gibi hissetti o an.

“Çok zekice, takdir ediyorum seni. Bundan dolayı sana giderayak bir tavsiye vereceğim. Öyle her şeyi ağzına alma olur mu? Mazallah öldürür seni güzel çocuğum!” dedi ve ansızın çıkardığı Glock 49’ın titanyum kasasından fırlayan mermi, ahenkli müziğin içinde aromalar salgılayarak raks etti nöronlar arasında. Savrulan parçaların yarattığı eserin değeri ise paha biçilemezdi…

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...