bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü E-R-A- PANGEA

Tarih: 6 Nisan 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

E-R-A- PANGEA | Ayla Şenel (Kısa Öykü)

2026 yılının ortalarında, dünya müthiş bir haberle çalkalanmaya başladı; Küba, ABD’yi nükleer füzelerle vurmakla tehdit ediyordu. 2013’teki skandal sonrasında, Rusya’da uzun süre kaldıktan sonra sırra kadem basan CIA ajanı Snowden’in, Küba’da saklandığını öne sürerek bu ülkeye 1962’den bu yana uyguladığı baskıyı sıkılaştıran “ağabey” e karşı bu meydan okuyuş, ABD’nde önce şok ardından da büyük bir kızgınlık yarattı. “Aç” Küba, elbette ki blöf yapıyordu ama haddini de aşmıştı.

Oysa Küba dünyayı şaşırtmaya kararlıydı. Takip eden günlerde Fidel Castro’nun, hâlâ yaşadığına dair görüntüler yayınlamaya başladılar. 14 Ağustos’ta, ekranında belirip, “DALYA!” diyen efsane lider, ABD ile alay etti. Küba Krizi döneminde Sovyetler’in gönderdiği iki adet nükleer başlıklı füzenin eksik parçalarının Kübalı mühendislerce çok önceden tamamlandığını iddia etti. Eğer isteseydik ABD’yi çoktan vururduk ama biz barıştan yanayız. Füzeleri tamamen imha ettik, dedi. Castro, yüzlerce yıl ABD’nin, Küba’ya ve diğer ülkelere uyguladığı entrikalara tanıklık eden dünyanın, çivisinin tümüyle yerinden oynadığını ve bundan sonra olacakları görmek istemediğini söyledi. Konuşmasının sonunda, sağ elini yüreğine koydu, milyonların gözü önünde bir bardak baldıran zehrini başına dikti ve ekranda intihar eden ünlüler kervanına katıldı.

Canlı yayında katliamlar izlemeyi kanıksamış dünyada, merhum Castro’nun manifestosu fazla ilgi uyandırmadı ama ABD’de, Küba ve Rusya’ya karşı duyulan hiddeti körükledi. Castro’nun yaşadığından haberi bile olmayan “ağabey”, Küba’nın nükleer füzelerini de yıllarca atlamış ve küçük düşmüştü. Başkan, istihbarat birimlerini Küba’yı ve Rusya’yı daha yakından izlemekle görevlendirirdi. Zedelenen ülke gururunu onarmak ve gözdağı vermek üzere, 1995’ten beri durdurmuş olduğu nükleer denemeleri yeniden başlatacağını ve haddini bilmeyen ülkelere karşı nükleer gücünü kullanmakta tereddüt etmeyeceğini ilan etti. Çok geçmeden, Rusya cephesinden dolaylı bir mesaj geldi; basına Rusya’nın elindeki elli megatonluk hidrojen bombasının gücü hakkında haber sızdırıldı.

ABD altta kalamazdı; SALT-1 antlaşması ve kendi koyduğu yasağı delerek, Güney Kutbu’nun derinliklerinde, ardı ardına beş, on ve on beş megatonluk üç nükleer patlama gerçekleştirdi. Ardından da Çin, Pasifik’te, Kuzey Kore ve İran’la ortak denemeler yaptığını açıkladı.

Bu it dalaşı devam ederken, Panama Kanalı’nın Pasifik tarafında, Gotun Baraj Gölü’ndeki indirgeç-kaldırgaç sistemi arızalandı. Aradan birkaç saniye geçmeden, kanalın Karaip Denizi tarafında da aynı arıza ortaya çıktı.

Nükleer gövde gösterileriyle doruğa tırmanmış gerginlik başta olmak üzere, 2013 yazından bu yana süren ve tüm Ortadoğu’ya yayılmış kirli savaş, azalan su kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar, Avrupa ve ABD’ne yönelen göçlerin neden olduğu sosyal huzursuzluklar, Güney Amerika ülkelerinde artan ABD aleyhtarlığı, Kuzey Kore ve İran’ın Pasifik’te yaptığı nükleer denemeler,  hızla tükenen petrol rezervleri, yaşlanan ve artan dünya nüfusunun yarattığı sorunlar, küresel ısınma ve daha nice sosyal ve doğal felaket yanında bu arıza,  habersel değeri açısından aşağılarda yer aldı.

Ne zaman ki, kanalın, göle açılan ve gölden çıkan uçlarının, deniz seviyesinden yirmi altı metre yükseklikteki Gotun Gölü’nden taşan suların hücumuna uğradığı, lok duvarlarının dağıldığı, Karayip’e çıkış bekleyen bütün gemilerin gölde mahsur kaldığı, ayrıca da Karayip kıyılarında suların metrelerce yükseldiği duyuldu, o zaman olayın önemi anlaşıldı.

Panama Kanalı’nın, kendileri için askeri stratejik önemi, ABD’yi derhal harekete geçirmişti. Medyaya, okyanus dibindeki bir depremden kaynaklanan tsunami meydana geldiği; kanalın trafiğe açılması için çalışıldığı şeklinde baştan savma bir bilgi verildi. Gotun gibi denizden yirmi metre yüksekteki bir gölde tsunami oluşabilmesindeki tutarsızlık, gözlerden kaçırılmaya çalışıldı. Deprem konusunda da yalan söylenmişti çünkü gelişmiş sismograflar herhangi bir deprem kaydetmemişti. Karayip tarafında sular yükselir, deniz kumsalları adeta yutarken, Pasifik kıyılarında denizin aniden çekildiğinden ise hiç bahsedilmiyordu.

Uzman ve mühendisler, yaptıkları ölçümlerde, kuzeyde Panama’nın bağlandığı haliç boynunda ve kanalın Pasifiğe bağlanan ucunda yer yer bir metreyi aşan açılmalar saptadılar. Aslında göl suları yükselmemiş, henüz bilinmeyen bir nedenle zorlanan kanala, aşağıdan deniz yukarıdan da göl suları hücum ederek lok duvarlarını yıkmıştı.

Felaketin olduğu gece yarısı kuzeyde, kaybolan balıkçı tekneleri ve balıkçılar, sahillere vuran ölü balıklar, deniz suyunun kimi yerde çekilmesi, kimi yerde ise akarsulara doğru yürümesi, göldeki su seviyesinin artışı gibi birçok konuda ikna olmayan çevre örgütleri; dünyayı felakete sürüklediği gerekçesiyle ABD yönetimi aleyhine gösteriler düzenlemeye başladılar.

Ön incelemelerini tamamlayan bilim adamlarının raporuna göre, Güney Amerika ülkelerinde kıyısal formlar ve kıyıyla bağlantılı adalarda çeşitli boyutlarda şekil ve yüzölçümü değişiklikleri oluşmuştu. Karayip’te, denizin ısısında ve seviyesinde normalin üzerinde bir artış saptanmış; en kötüsü ve belki de bunların nedeni olmak üzere; Güney Amerika, Kuzey’e doğru, yarım metreye yakın ilerlemişti.

Bu gerçek, dünya kamuoyuna açıklanamayacak kadar vahimdi.

Yeryüzündeki kıtasal levhaların, çeşitli yönlere, şimdiye kadar en fazla on beş santimetre gidip geldiği biliyordu. Güney ve Güney’in karasal levhalarının az çok paralel kaydığı bilinirken, bu ters yönlü büyük hamle beklenmedik bir şeydi. Durum, Güney Kutbu’ndaki deneme ya da deniz dibindeki konveksiyon akımlarıyla da açıklanamayacak gibiydi. Zira bu akımların, kıta levhalarına yeni eklemeler yapması ve onları yavaş yavaş birbirinden uzaklaştırması söz konusuydu.

Aya, güneşe ve yörüngelere bakıldı. Aydaki aynalı panele gönderilen lazer ışını yoluyla tekraren yapılan ölçümler, gezegenin eskiden olduğu gibi sakince dünyadan uzaklaşmaya devam ettiğini gösteriyordu. Güneş, saniyede 220 km hızla yörüngesindeki yoluna devam ediyordu. Yüzeyindeki lekelerde bir değişiklik gözlenmedi. Dünya da kendi bilinen yörüngesindeydi.

Kanal’daki tamirat işlemleri uzayacaktı. Çünkü Güney, bazı günler duralasa da, dev bir gemi gibi, insan duyusunun algılayamayacağı bir şekilde Kuzey’in üzerine yürüyordu. Her şeyi kodlamaya meraklı Amerikalı bilim adamları, açtıkları vaka dosyasına “Embarkment (E)” yani, “Bindirme” kod adını verdiler. Dosyanın, basından ve tüm dünyadan gizli tutulması için Pentagon tarafından çok sıkı tedbirler alındı. Pasifik’te bekleyen gemiler Horn Boğazı’na yönlendirildi. Gotun’da bekleyen gemilerin yükü tahliye edildi.

Bilim adamları içinden çıkamayacakları bu kaos denklemiyle baş başaydı. Olanları, kuantum mekaniği ile açıklamaya çalıştılar. Ancak, öne sürecekleri yeni tezlerin de diğer tezler gibi varsayımlara dayanacağının ve sonucu değiştiremeyeceğinin farkındaydılar.

Tam da o günlerde, güneye yönlendirilmiş ve güvenli geçiş güzergâhında yol alan gemilerden birinin, sert bir cisme -muhtemelen bir buzula- çarpan gövdesinin parçalandığı ve hızla su alarak battığı haberi geldi. Hemen ardından haber revize edildi, gemi bir buzula değil denizin içinde yeni oluşmuş bir dağa çarpmıştı.

Konuyu yerinde incelemek ve nükleer denemeler sonrasında bölgeden gelen iklimsel ve jeolojik değişim şikâyetlerini de değerlendirmek üzere, üstün teknolojiyle donatılmış iki araştırma gemisi bölgeye gönderildi. Gerçekten de Antarktika ile Güney Amerika arasında, zirvesi neredeyse deniz yüzeyine çıkacak yükseklikte, sipsivri yeni bir dağ oluşmuştu. Okyanus dibi incelendiğinde durumun vahameti daha iyi anlaşıldı. Okyanus levhası Güney Amerika kıta levhasını altına almıştı ve orada başlayan yoğun volkanik aktivite, kutupla kıta arasında irili ufaklı dağlar oluşturmaya devam ediyordu.

Amerikalılar nükleer patlamaların bir levha çarpışması yaratmasının; bununsa, bir kıtayı yerinden oynatmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Ancak felaketin, tıpkı altmış beş milyon yıl önce on kilometre genişliğinde dev bir astroidin düştüğü ve yaşam biçimlerinin çoğuyla, dinozorları yok ettiği Meksiko Körfezi civarında, hem de Castro’nun  dirilip yeniden öldüğü gece ortaya çıkmasını ve adamın, dünya’nın çivisiyle ilgili kehanetini hatırlamadan edememişlerdi.

Sorunla nasıl başa çıkılacağı konusunda kafa patlatılırken, bir diğer felaket haberi de Afrika kıtasından geldi. Kıta, Güney Amerika’ya doğru ilerliyordu. Hareketi zigzaglı ama ana doğrultusu batı yönündeydi. Milyonlarca yıl önce Güney Amerika’dan koptuğu bilinen kıtanın bu yolculuğu, “Her şey aslına döner”, atasözünü doğrular gibiydi. Çaresizlik içindeki bilim adamları, bu gelişme için “Reunion (R)” yani “Kavuşma” adlı bir dosya açıp konuyu incelemeye koyuldular. Levhaların çarpışmasıyla oluşacak şiddetli depremler an meselesiydi.

Bu arada, mareograf istasyonları, Atlantik’te ısı artışı alarmı veriyor, deniz yaşamı olumsuz etkileniyor, kutuplardaki buzullar ağır ağır eriyerek su seviyesini yükseltiyor ve sahil bölgelerinde şiddetli yağış ve fırtınalar oluşuyordu.

Akıllardaki, “Afrika ilerliyorsa, Kızıldeniz neden genişlemedi?” sorusunun cevabı ise tek kelimelik ürkütücü bir diğer soruda gizliydi; “Avrasya?” Anlaşılan, Hollywood’da üretilmiş senaryoları aratmayacak bir kıyamet ufuktaydı. İnsanlar, gerçeği öğrenirse, neler olabileceği tahmin bile edilemiyordu. Buna göre, kıtaların batıya yürüyüşü tamamlandığında, artık, Kuzey Amerika’nın güneyi ve doğusu, Güney Amerika’nın kuzey ve doğusu, Afrika’nın batısı diye bir şey kalmayacaktı. Avrupa’nın büyük bölümüyle yok olması, İngiltere’nin ise arada ezilmesi mukadderdi.

Peki, güney kutbundaki patlamaların, Güney Amerika’yı yukarı ittiği kabul edilse bile, binlerce kilometre ötedeki Asya’yı yerinden oynatması mümkün müydü?

İşin içinde mutlaka Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin nükleer parmağı vardı. ABD kendi sorumluluğunu unutturmak için onları suçlamaya başladı. Pasifikte bu yönde kanıt bulmak üzere uydudan ve yerden taramalara başlamadan önce, bu ülkelere birer nota verdi. Dünyayı bir felakete sürüklediklerini ve ABD’nin bu duruma sessiz kalmayacağı tehdidini savurdu. Kuzey Kore ve Çin bu tehdide sessiz kalmış göründüler ancak, o günlerde, Pasifik’teki bir ABD araştırma gemisi, içindeki altı bilim adamıyla birlikte aniden ortadan kayboldu. Akabinde Çin’in Çin Seddi’ni güçlendirme çalışmalarına başladığı duyuldu. Ayrıca, ülkedeki evlikleri ve doğumları donduran bir kanun alelacele parlamentodan geçirildi. Rusya, Orta Asya’nın iç bölgelerinde “Güçlendirilmiş Yerleşim Alanı” adı altında bir çalışma yürütmeye başlamıştı bile. Dünya kamuoyunun durumun vahametini anlamaması için, taraflar perde arkasında devam ettirdikleri zıtlaşmayı gün yüzüne çıkarmamaya çalışıyorlardı..

Yerkürede, bu ezber bozan gelişmeler meydana gelmeden önce, dünyadaki jeolojik gözlem istasyonlarının yaptığı ölçümler, Atlantik’in, her gün bir elin tırnağının büyüme hızıyla genişlediğine; Pasifiğin ise daraldığına işaret etmekteydi. Yani, Amerika kıtası yıllar içinde batıdan Asya ya doğru yaklaşarak yukarıdan Sibirya’ya eklemlenecekti. Güney Amerika’nın, yukarı yürümesi, Afrika’nın, onun peşine takılması, yerinde kalacağı var sayılan Avrasya’nın bile sola meyletmesi, mevcut bilimsel hesapları boşa çıkarmıştı. Elli milyon küsur yıl içinde Afrika’nın Avrupa’ya, Avustralya’nın ise uzak Doğu Asya’da Çin’e yapışacağı iki yüz elli milyon yıl içinde ise, tüm kıtaların yeniden bir araya gelerek, bir zamanlar PANGEA adı verilen, birleşik kıtanın bir benzerini oluşturacakları şeklindeki tahmin tutmamış görünüyordu.

PANGEA’nın oluşumunun eli kulağındaydı.

ABD, gidişatı durduramayacağını anlamıştı. Dünyayı kurtarmaya çalışmaktansa, yeryüzünün en önemli halkını, yani Amerikalıları kurtarmak en akıllıca yoldu. Beklenen ancak, zamanı kestirilemeyen çarpışma ve depremlerle, bunların ortaya çıkaracağı tsunami ve sel felaketlerinden etkilenecek bölgelerin tahliye edilmesi gerekliydi. Bunun için her türlü ulaşım aracı imalatıyla, yerleştirme bölgelerinde barınma elemanları yapımına hız verildi. Daha çok enerji tüketildi, atmosfere her zamankinden fazla zehirli duman ve karbon salındı ve orman katliamları yapıldı.

O aşamada, Asya’nın doğu bölgeleri çarpışmadan etkilenmeyecek gibi göründüğünden, Çin, sinsi hesaplarını buna göre yapmıştı. Ancak Avustralya’nın Asya’yı kovalamaya başladığı ortaya çıktığında onun da hesapları alt üst oldu. ABD bu durumda,  Avustralya’nın yürüyüşünü de isimlendirmekten başka bir şey yapamadı; “Asylum (A)” yani “Sığınma.”

Raporlarda, Amerika kıtası üzerinde kümelenmiş yeni bir PANGEA’dan açıkça söz edilmeye başlandı.

Toplu balina intiharları ve balık ölümleri arttı. Halka, bu gelişmelerin, yer kürenin milyarlarca yıllık evrimi içinde rastlanmış ve rastlanabilecek dönemsel vakalar olduğu, buna neden olan gökyüzü ve yeryüzü dinamiklerinin zaman içinde etkisini kaybedeceği söylense de mızrak çuvala sığmamaya başlamıştı. Neler olduğunu öğrenmek isteyen insanlar, devletlerine hesap soruyor, ortalığı yakıp yıkıyorlardı. Bilimsel araştırmaya kaynak ayıramayan ve bu işi tümüyle ABD’nin tekeline bırakmış devletler ve halklar ise tam bir çaresizlik içindeydi.

Bilim adamlarının elbette bir B Planı olmalıydı. Nitekim “Uzayda Tatil Projesi” iptal edilmiş, “Mars’ta Yaşam Projesi” hızlandırılmıştı. Ardından, “Göreli Güvenli Bölge” uygulaması adında bir proje yürürlüğe konuldu. Kuzey Amerika’nın batı ve kuzey iç bölgeleri, Güney Amerika’nın orta ve batısı, Antarktika, Afrika ve Asya’nın iç bölgeleri “göreli güvenli” olarak belirlendi. Çarpışmaların şiddeti ve kıyametin tahmini boyutları hesaplanmaya çalışıldı. ABD’lilerin uygun yerlere kaydırılması için planlar hazırlandı. Ancak bu bölgelerin tümünde yaşam şartları oldum olası çok çetindi. Kıtasal çarpışma ve birleşmelerin buralardaki iklim ve yaşam koşullarında meydana getireceği olumsuz değişiklikler ise cabasıydı.

Dünyanın çivisi gerçekten çıkmış görünüyordu. Bundan sonra yapılacak tek şey, insanlığın sonunu hızlandıracak küresel bir paniği önlemekti. Dosyalar birleştirildi, adını, meydana gelen kıtasal gelişmelerin kodlarından alan “E-R-A- PANGEA” adlı bir rapor, “ÇOK GİZLİ” ibaresiyle, kaydedilip, “cloud” lara kilitlendi.

Ancak unutulan bir şey vardı. İki bin yılından sonra siber casusluk akıl almaz bir düzeye erişmişti.  Artık, hemen hiçbir şey uzun süre gizli kalamıyor, ulusal ve uluslararası düzeyde örgütlenen “hacker” ler sayesinde en gizli bilgilerin açığa çıkarılması birkaç haftayı bulmuyordu. Dolayısıyla, “ÇOK GİZLİ” rapor da ele geçirildi ve internette paylaşıldı.

Bunun üzerine dünyada büyük bir panik yaşanmaya başladı. Geleceğe dair umudunu yitirip hedefsiz kalanların birçoğu, üretmeyi ve çalışmayı anında bıraktı. Market soygunları, gıda yağmaları başladı. İnsanlar, bankalara hücum edip paralarını çekmeye başladılar ama bunun anlamsızlığı kısa sürede anlaşıldı. Hükümetlerin, acil durum planlarını uygulamaya çalışması, herkesi soğukkanlı olmaya davet eden çağrıları ve polis gücü, zıvanadan çıkmış kitleler üzerinde etkili olmuyordu. Ele geçirilen rapordaki “Göreli Güvenli Bölge” lere ulaşmak isteyen milyonlarca kişi havaalanları ve limanları istila etti. Yolcu kapasitesini kat be kat aşan uçaklar düştü, gemiler okyanusların derinliklerinde kayboldu. Kimi insanlar, felaket anında yola çıkmaya hazır Nuh’un Gemileri yaptırmaya koyulmuş, kimileri ise tepesine çıkıp kurtulmak için temelleri yüzlerce metreye inen, burunları göğe yükselen çelikten piramitler inşa ettirmeye başlamıştı. Ancak, herkesin buralarda kendine bir yer bulması mümkün değildi. Nitekim yer ayarlamak isteyenler arasında kanlı kavgalar çıktı. Binlerce tarikata bağlı yüz binlerce kişi, kendi hesaplarına göre kıyametin tarihi belirleyip, toplu intihar hazırlıklarına başladı. Bazı efsanelerde kutsal ve güvenli olduğu iddia edilen yerler sığınmacıların hücumuna uğradı. Doğal felaketlerin, dünyanın kendini arındırması için araç olduğunu söyleyen ve kendilerine “Yerkürenin Koruyucuları” diyen bir grup ise, yaklaşan büyük küresel arınma gününü bayram ilan ettiler.

Kıtlık, açlık, hastalıklar ve doğal felaketler kitlesel ölümlere yol açmaya başladı. Mutsuzluk ve umutsuzluk mevcut ahlaki çöküntüyü daha da şiddetlendirdi ve tüm ilişkilere vahşet hâkim oldu. Bozulmuş ruh hali, yakılan evler ve ağaçlardan, atmosfere salınan zehir ve negatif enerji, çivisi yerinden oynayan dünyanın felakete sürüklenişinde adeta bir katalizör etkisi yaratmıştı.

Günün birinde PANGEA tamamlandığında, yeryüzünde hâlâ bir yaşam vardı, ancak bilinen anlamda “İNSANLIK” kalmamıştı.

E-R-A- PANGEA ise saklandığı “cloud” da, bulunup çözümlenmesi meçhul bir Sümer tableti gibi yüzler, belki de milyon yıllar sonrasını bekliyordu.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...