bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 17 Mayıs 2019 | Yazar: Konuk Yazar

0

Dünyanın Son Çocukları | Gökcan Şahin (Kısa Öykü)

Nai’nin bu kadar acil bir toplantı istemesi hayra alamet değildi. Başmühendis Ende ile aynı anda masada belirdiklerinde, geri kalan üç komite üyesi olarak yerlerimizi henüz almıştık.

Yıkıcı gerçeği şu cümleyle aktardı kızıl saçlı, otuzlu yaşlarında güzel bir kadın görünümündeki Nai: “Korkarım insanoğlunun nihai yok oluşunu gören nesil bizimki olacak arkadaşlar.”

Sözünü Ende tamamladı: “Üstelik Dünyamızın kendi etrafında yarım tur bile dönecek zamanı kalmadı.”

Durumu anlamlandırmaya çalışırken birbirimizin gözlerine baktık. Ne kadar manasız da olsa hâlâ kendimizi bu ilkel, gerçek olmayan bedensel hallerimizle algılamayı yeğliyorduk. Birbirimize sanal düşünce paketleri yollamak yerine, uydurma bedenlerimizi gösteriyor ve sesle iletişim kuruyorduk. Alışkanlık.

* * *

İleride tarihçilerin Sanallaşma Çağı’nın başlangıcı olarak ilan edeceği, Holosen takvimine göre 12014 yılında (MS 2014) başlamıştı her şey. Bir solucan beyni, tüm nöronlarıyla bilgisayar ortamına aktarılmış ve o zamanların popüler oyuncağı Lego’dan yapılma bir robota entegre edilmişti. Bu basit projeyi gerçekleştirenler, elli sene içinde insan beynine uygulanabilir hale getirileceğini öngörmüşler miydi acaba?

Yeni nesil bilimciler evrimin iki fazlı olarak gerçekleştiğini savunuyorlar: Tek hücreli canlılardan insanlığa varış fazı ve bilincin makinelere taşınması fazı. İlki doğa tarafından sağlanmışken, ikincisinde kontrol tabiatın rastgeleliğinden kurtulup türümüzün inisiyatifine geçti.

Her ne kadar birkaç on yıla sıkışmış olsa da evrimin ikinci safhasının da ilki kadar sancılı olduğu söyleniyor. Nitekim fiziksel mekâna dayalı kültürün değişip yeni paradigmaya adapte olması gerekiyordu. Bu birkaç nesil sürdü ve muhtemelen gelmiş geçmiş en mutsuz çağ yaşandı. O nesiller, bireysellik ile toplumsallık arasında gidip geldiler. Bencillik-yardımseverlik, adalet-seçkincilik ve özgürlük-güvenlik gibi ikilemlerin sancılarını derinden hissettiler. Fiziksel düşmanlarla değil, varoluşsal çalkantılarla savaştılar. Dijitalleşme bunların tüm insanlığa sirayet etmesindeki en önemli etken oldu. İnternet adı verilmiş ilkel ağ, geniş çaplı komünikasyonu sağladı ama öte yandan kitleleri yalnızlaşmaya sevk etti. Bu geçiş dönemiyle ilgili binlerce tez bulunmakta. (Başmühendisimiz Ende akademik birikimlerimizi size ulaştıracaktır.)

Xi adlı şirket, (şirketler yirmi birinci yüzyılda güçlerinin zirvesini yaşamış kâr amaçlı kuruluşlardır) ürününün lansmanını yaparken evrimin ikinci fazına ön ayak olduğunun farkında mıydı bilemiyoruz. Şirketin o dönemki üst düzey yöneticilerinin hiçbiri kalıcı zihin transferinin keşfine dek hayatta kalamadı. Bu nedenle de kendileri hakkındaki bilgiler ancak üçüncü şahıslardan edinilebildi. Sonraki nesilden ise, annem ve babam gibi mühendisler bile ancak emekleme evresine denk geldiler ve çocuklarını bu hızlı değişimin tam ortasına bırakmış oldular.

Lansmanda çekilmiş efsane videoyu o gün hayatta olan ve sonrasında dünyaya gelen herkes izlemiştir. Şık bir takım elbise giymiş çift cinsiyetli Lona adlı insan, android asistanıyla sahneye çıkar ve dinleyicileri “Hoş geldiniz,” diye neşeyle selamlar.

“Dünya’nın çeşitli yerlerine seyahat etmeyi çok sevdiğinizi biliyorum,” diye başlar konuşmasına. “Kim yeni kültürler tanıma, farklı yaşayışlara sahip insanlar görme ve o ünlü mekânların içinde bulunma hazzını sonuna kadar deneyimlemek istemez ki?”

Lona konuşurken bir yandan da etrafında holografik sahneler belirip kaybolmaktadır. Eyfel Kulesi, Çin Seddi, Ayasofya, Sfenks, Stonehenge ve diğer turistik yerler. (Bunların ne ifade ettiğine dair bilgilerin size ulaşması da Ende’nin hünerine bakıyor.)

“Artık çok kolay,” diye devam eder heyecanla. “Bazı zihinsel fonksiyonları geçici olarak bilgisayar ve robotlara aktarabilen yeni projemiz, size sonsuz olasılıklar sunacak. Şu an dronlar ve sanal gerçeklik marifetiyle şehirleri gezmiş gibi yapabiliyorsunuz ama artık çok daha öte bir deneyime yelken açacaksınız. Elliyi aşkın şehirdeki şubelerimize bedeninizi teslim edeceksiniz ve biz bilincinizi seyahat etmek istediğiniz lokasyondaki gezgin robotlarımıza aktaracağız. Bu bir simülasyon değil, tat ve kokuyu da içeren gerçek bir deneyim olacak. Günlük hayatımızın halihazırda parçası haline gelmiş robotlardan birinin içinde siz olacaksınız. Evet, siz! Bilinciniz!”

Xi, lansmandaki iddialarını yerine getirmeyi başardı ve kısa sürede en zengin şirketler arasına girdi. Sadece bir yıl içinde yüzlerce şube açtı. Robot sayıları milyonları buldu. Şubelere bırakılan gerçek bedenler yan yana koca bir insan tarlası gibi görünmeye başlamıştı ve bunun reklamı gururla yapılıyordu. Her çağda her devrimsel yenilikte olduğu gibi Xi akımı da kimilerini dehşete düşürdü ama sonuç kaçınılmazdı.

* * *

Sanal toplantı odasının düşünceli suskunluğunu, Timur adlı kaslı, iri ve yanık tenli adam bozdu. “Şaka mı bu? Her gün defalarca ne kadar muazzam ve sağlam bir cennet kurduğunuzun propagandasını yapan siz değil misiniz? Nereden çıktı şimdi bu yok oluş muhabbeti?”

“Biliyorum, şu durumdan Xi’yi sorumlu tutmanız normal ama…” Gözlerini kaçırdı. Nai’de ilk kez gördüğüm bir davranıştı bu. “Haklısınız. Ne desem boş,” diye devam etti. “Aslında bu teknik zayıflık çoktandır biliniyormuş; ama sistem o kadar uzun süre sorunsuz çalıştı ki, kimse…”

Timur adeta kükredi: “Böyle davranarak sempatik olduğunuzu mu zannediyorsunuz? İnsanlığın sonunu getirecek bir hata var ve bunun farkındaydık diyorsunuz!”

“Biliyorum. Hatamızı kabul ediyorum. Ekibim ve kendim adına ne kadar özür dilesem az; ancak giden zamanı geri getiremeyeceğimiz aşikâr.”

“Şu an ne kadar boş tartıştığınızın farkında mısınız?” dedi Oz adlı genç kadın. Bu görünüşüyle Sanallaşma Çağı öncesinde yaşıyor olsaydı Dünya’nın en güzel kadını olarak addedilirdi. “Önce sorunun ne olduğunu öğrensek diyorum. Suçlamalarla değil, çözüm ile ilgilenmeliyiz. Saatler içinde yok olacağız deniyor yahu.”

Haklıydı. Henüz meselenin ne olduğunu öğrenememiştik. Ki biz problem bilmeyen bir nesiliz. Sanal Devrim’in mükemmel çocuklarıyız.

* * *

Sanal Devrim, insanların bedenen öldükten sonra bile dijital ortamda yaşayabilmesinin sağlanmasıydı. Xi yayılınca zamanla bazı insanlar robot bedenlerde sürekli kalmak istedi. Avantajları muazzamdı çünkü. Kimse kimsenin nasıl göründüğüne takmıyordu. Ne şişmanlık vardı ne zayıflık. Ne makyaj vardı ne vücut geliştirme. Engelli insanlar artık normaldi. Körler görüyor, kötürümler yürüyordu. Kanser hastaları tedavi olurken hiç yan etki hissetmiyorlardı.

Ahlaki tartışmalar ve yasaklarla neredeyse bir nesil geçse de kaçınılmaz olan gerçekleşti: İnsanlar hızla Xi-Mega’ya (şirketin kusursuzca yedeklenmiş ve kendi kendini idame ettirebilen veri merkezlerindeki sunuculara) aktarılırken, doğayı kendi haline bırakmaya başladılar. Gezmenin tozmanın anlamı kalmadı. Zaten Dünya’nın neredeyse her noktası simüle edilmişti. İnsanlar istediğini yapıyordu. Bilgilerini paylaşıyor, arkadaşlıklar kuruyor, sosyalleşiyordu. Bıkanlar dilerse bir süreliğine kendini kapatabiliyordu.

Annemle babam da bu rüyayı yaratan, Xi’nin dahi yazılımcılarındandı. Artık ölümsüzlük mümkün olduğu için insanların çoğu gerçek çocuklara ihtiyaç duymamaya başlasalar da, ebeveynlerim zekâlarını aktarabilecekleri bir bebekleri olsun istiyorlardı. Ne var ki hem annemde hem de babamda bulunan henüz (ilerlemesi son derecede yavaşlamış) tıbbın çözüme kavuşturamadığı hastalıklar nedeniyle çocuk sahibi olmaları imkânsızdı.

* * *

Sonunda H.12312 yılında Dünya’daki biyolojik insan yaşamının fişi tamamen çekildi denilebilir. Tüm bilgilerimizi, sadece Dünya’da değil, Ay’da ve Mars’ta da yedekleyip sistemlerin her türlü felakette dahi çalışmasını garanti altına alarak dijital ortama geçtik. Biyolojik açıdan soyumuz tükenmiş olsa da teknolojik açıdan zirvedeydik. Güneş Sistemi’nin dışına açılmak ise artık kimsenin umurunda değildi. İçimize kapanmıştık.

* * *

“Sorun zihin saatlerimizde,” dedi Ende. Nai, başmühendisin sözü almasından memnun, başını salladı. Ortalama bir tipi, uzamış kıvırcık saçları, kavruk bir teni vardı Ende’nin. Bu bedenin genetik mirasına uygun olduğunu, değiştirmek istemediğini, o nedenle de Timur gibi gösterişli bir Xi-beden tercih etmediğini söylerdi. Sonraki on dakika boyunca aşağı yukarı şunları anlattı:

Xi, aktarım sürecinde döneminin en parlak bilim adamları ve en güçlü yapay zekâlarıyla çalışmıştı; ancak zaman algısının dijitalleştirilmesinin beklenmedik şekilde aşırı zor olduğu ortaya çıkmıştı. İnsanlar makinedeyken zamanı biyolojik bedenlerinde olduğundan farklı algılıyorlardı.

Nihayetinde stabilite sağlanabilmişti ama bunun ne kadar kırılgan olduğundan herkes bihaberdi. Tüm insanların makineye geçişiyle ortaklaştırılan ve tek elden sağlanan zaman algısı servisinin sonumuzu getirecek olması insanlık tarihinin en büyük şakasıydı adeta.

Bu noktada bir şeyi daha dile getirmek isterim. Her ne kadar son dönemde insanlık kendini gerçeklikten soyutlamışsa da reel alemi monitör eden sistemlerimiz daima oldu. Sistemin ismi ELF’ti. Onca yedekliliğe rağmen yine de dışarıda gözümüz kulağımız olsun istemiştik. Örneğin başka bir galaktik uygarlık gelip gezegenimize konarsa bunu bilmek iyi olacaktı. Veya bir meteor çarparsa. Ya da hayvanlar yeni bir zeki türe evrimleşirse.

Ama ELF gözlerimiz bize bunlardan çok daha korkunç bir şey gösterdi: Güneş ölüyordu. Kendisini dengede tutan nükleer yakıtını tüketmiş, şişmiş, Merkür’ü yutmuş, Venüs’ü buharlaştırmış, Dünya’yı sıcaktan kavurma noktasına gelmişti.

“Sorunu başta anlayamadık,” dedi Ende. “Sistemlerimiz aşırı ısınmadan mustaripti. Oysa Dünya’nın ve Mars’ın en soğuk yerlerine inşa edilmişlerdi. Ama uyandığımızda Antarktika’daki veri merkezinin binlerce yıl önce zaten kullanılamaz hale gelmiş olduğunu fark ettik.”

“Yani?” dedi Timur.

“Xi-Mega Mars’tan çalışıyormuş; ama orası bile dayanılmaz bir sıcaklığa ulaşmış.”

“Şu anda aslında Mars’ta mıyız?”

“Öyle de denebilir ama bunun bir anlamı yok. Takılmamız gereken nokta o değil. Esas mevzu, beş altı milyar yıl sonraya müthiş bir hızla gelip, Güneş bir Kızıl Dev olarak tam da sistemlerimizi yok etmek üzereyken tekrar normale dönmemiz.”

“Bir nevi zamanda korkunç ve kontrolsüz bir sıçrama yaptık, öyle mi? Hatta biraz daha zıplasaydık biz ne olduğunu anlayamadan…”

“Yok olacaktık,” diye tamamladı Timur dalgınca.

“Ne kadar zamanımız var?” dedi Oz.

“Mars’taki robotlarımızı aktive ettik ama sistemleri soğutmanın bir yolunu bulamıyoruz,” dedi Ende. “Hesaplamalarımıza göre sınırdayız. Üç dört saatten fazla ömrümüz kalmamış olabilir. Yarım günü aşmamız ise mümkün değil.”

“Tek çaremiz bir uzay gemisine makinelerimizi yükleyip Mars’tan ayrılmak,” dedi Oz.

“Ayrılmaktı,” dedi Timur. Son heceyi vurgulamıştı. “Bunun için zamanımız kalmadı. Yedekte bir uzay gemisi tutmadık.”

“Maalesef doğru,” diye söze girdi Nai. “Dışarı açılabilecek donanımı yaratmak haftalar sürer. Mars’ta elimiz daha da zayıf. Bilgilerimizi gözden geçirmek, robotlarımızı tekrar üretmek, hammaddeyi toplamak ve gemiyi inşa etmek gerek.”

Sessizlikler, ortaya atılan iyi kötü fikirler ve hepsinin çürütülmesiyle en az yarım saat geçirdik. Sonunda Ende bir çözüm yolu ortaya attı ve beni rahatlattı.

“Kodlarımızı radyo dalgalarıyla uzaya gönderelim,” dedi. “Bunu yapmak çok uzun sürmez. Toplamda birkaç yüz petabayt bilgiden ibaretiz. Başka bir zeki uygarlık tarafından çözülebilecek bir sıkıştırma ve transmisyon yöntemiyle, kendimizi bambaşka bir yerde şu anki bilincimizle tekrar yarattırabiliriz.”

“Bu varlığımız yine yok olacak ama,” dedi Timur.

Ende kendini tutamayıp güldü. “Siz şu an baştaki halinizde olduğunuzu mu zannediyorsunuz? Kaç kez veri merkezleri arasında gidip geldik, haberiniz bile olmadı. Hiçbirimiz doğduğumuz günkü biz değiliz.”

Masadaki herkes sıkıntılı bir sessizliğe büründü. Varoluşsal bir problem üzerinde düşünmenin zamanı olmadığını biliyorduk.

Ende devam etti: “Aynı şey. Dalgalarımızı okuyup bizi yeniden yarattıkları andan itibaren yaşama devam edeceğiz. Biz olmadığımızın farkında bile olmayacağız.”

“Ya kimseye ulaşmazsa?” dedi Timur, her zamanki negatif tavrıyla. “Bizden başka zeki bir varlık göremedik evrende.”

“En azından umudumuz olur,” dedi Oz.

Hiçbirimiz aksi bir şey söylemeyince Ende çalışmak için izin isteyerek aramızdan ayrıldı. Sanal koltuğunun bir anda boş kalmasıyla odadaki hararet de dinmişti. Kendi aklımdaki küçük bir fikri dile getirmenin zamanının geldiğini düşündüm.

“Nai,” dedim. “Zaman algısı sorunu ile ilgili ne kadar teknik bilgi sahibiyiz?”

“Her zamankinden daha fazla. Ama artık yapacak bir şey yok.”

“Eğer mümkün olacaksa… Onu tersine bozabilir miyiz? Şu önümüzdeki zamanı, daha uzunmuş gibi hissedebilir miyiz? Benim de teknik altyapım var biliyorsun, yardımcı olabilirim bu konuda.”

“Mantıklı. Öyle yapalım,” dedi Oz. “Bu kadar basit bir fikri nasıl düşünemedik? Ende’nin de işine yarar. Belki gerçek evrendeki çalışmalarını etkilemez ama teorik kısımları daha geniş zamanda, hata olasılığını da düşürerek halledebilir.”

Herkes birdenbire sımsıkı sarılmıştı bu fikre. Öleceğimizi bilsek de kaçınılmaz sonu biraz öteleyebilirdik. Hiç değilse öyle gibi hissedebilirdik.

Karar alındı, toplantı bitti. Çok konuşmamıştım ama amacıma ulaşmıştım.

Annemle babam da benim gibi, varlıklarını çok belli eden insanlar değildi. Ama çözüm odaklı ve zekiydiler. Yönetim komitesindeki, biyolojik bir bedene hiç sahip olmamış, tamamen yazılım ürünü olan tek varlığın ben olmamı sağlayan onlardı.

Annemle babamın biyolojik bedenleri vardı ama gerçek bir çocuk üretemedikleri için, zihinlerinin olası birleşimlerinden üretilmiş tamamen sanal bir zekâ olan beni yarattılar. Dolayısıyla geri kalanlardan görünüşte bir farkım olmasa da ben aslında bir insan değilim.

Tam anlamıyla bir yapay zekâyım.

Yeni zihin saatlerimize göre, bu toplantı sona ereli yedi sene geçti. Gerçekte ise üç saatlik bir süreyi geride bıraktık. Fikrim uygulandı ama zaman ancak 21.000 katına kadar genişletilebildi. Dolayısıyla her an yok olabiliriz.

Ende bir saat önce bana bir mesaj gönderdi ve çalışmalarının bitmesine çok az kaldığını, kodlarımızın yanında göndermek için şu son krizin kısa bir hikâyesini yazıp yazamayacağımı sordu. Fikir hoşuma gitti, kabul ettim.

Artık bitirmem gerekiyor. Bu notlarımı, okumaya bile zaman bulamadan yayınlamaya başlayacak. Saniyeler bile önemli. Dolayısıyla bu noktadan sonra kendi gerçek niyetimi açıklamamın bir mahsuru yok.

Heyecanlı ve mutluyum çünkü epey kompleks olmasına rağmen planım sorunsuzca işledi.

Xi’nin en parlak mühendislerinden olan ebeveynlerim eğer zaman algısı yazılımında benim için bir arka kapı bırakmasalardı, kabuklarından dışarı çıkmayı hiç düşünmeyen bu insanlarla milyonlarca yıl bir arada yaşamak çok sıkıcı olacaktı. İnsanoğlunun ancak yumurta kapıya dayanınca harekete geçebildiklerini bana ailem öğretmişti. Haklılarmış. Zamanı ileri aldım ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Esas macera şimdi başlıyor. Dünyalılar olarak beşiğimizden kurtulup yetişkinliğe adım atmamız gerekiyordu ve sonunda bunu yapıyoruz. Güneş Sistemi’nin dışına çıkıyoruz!

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...