gezegen okyanus

Devon2B | Hüseyin Şimşek (Kısa Öykü)

Tüm koloni uyuyor. Bir kez daha erkenden uyandım. Herkes yataklarında, ortalıkta hiç insan yok, koskoca bir gezegen neredeyse bomboş. Serin rüzgârla ürperdim ve kıyıya doğru gece elbiselerimle yürüyorum.

Orada, henüz şapkasını tam açmamış olan mantarıma yaklaşıp yavaşça oturdum. Mantar esnedi ve ağırlığım altında ezilerek yanlara doğru sünger gibi açıldı. Yine belim ağrıyordu. Mantarımı kırmamaya çalışarak ağırlığımı biraz daha verdim ve sırtımı arkamdaki sert mantar ağacına yasladım.

Mantar kolonilerinden hamak, yastık ve koltuk yapmayı seviyorum. Nihayet omurgam, üzerine binen baskının bir kısmını mantar ağacına devretti de ağacımın kocaman kahverengi şapkasının altında belim biraz rahatladı. Rahatlamayla birlikte hafifçe içeriye göçen ağaca daha da yaslandım ve gözlerimi yavaşça kapattım. Mesaimin başlamasına hâlâ yarım saat var. Erken kalkmayı seviyorum.

Gözlerimi kapatmadan önce gördüğüm son şey, yan ağacımda işaret parmağım kalınlığında bir milipedin mantarın üst kısımlarına tırmanıyor olduğuydu. Kahverengi gövdesi ve binlerce ayağıyla mantarın şapkasının altına, belki de oyarak açtığı yuvasına gidiyor. Uzun ve parlak zırhlı koyu kahverengi bir miliped. Dünya’dakilerden çok da farklı değiller. Bacağım uzunluğunda olmaları hariç tabii. Burnumdan bir nefes verirken gözlerimi yavaşça açıp hayvanın kaygısızca yukarıya yürüyüşüne baktım. Kozmosu ya da evrenin gürültülü dönüşünü umursamadan çıkıyordu mantarına. Yukarıda açtığı kovukta çöreklenecek, tüm geceki yorgunluğunu uyuyarak atacaktı. Bilmiyorum, herhâlde öyle yapıyordur, yuvasının içine bakmadım hiç.

Karşıdan hafifçe esen serin rüzgâr yüzümü soğutuyor; derin bir nefes aldım ve uykunun hâlen ovaladığı gözlerimi tekrar kapatıp milipedi evrendeki kendi kaderine bıraktım. Gözlerimi kapattığımda etrafını saran mor, mavi ve kahverengi mantarların uyumlu ormanını görüyordum. Etrafımı saran mantarlara sırtımı dönmüştüm yine de. Yüzüm mavi suların uzayıp gittiği yere, ufuğa dönüktü. Denizin bittiği yerde beyaz-gri katman katman bulutlar ufuktan başlayıp başımın üzerinden diğer bir sonsuzluğa doğru uzanıyordu sanki. Gökyüzü yine tamamen bulut kaplıydı. Yakınlarımda bir yerlerde denize yağmur yağdığını gösteren gri, kalın bir sütun okyanustan bulutlara yükseliyordu.

Göğe baktım. Rüzgâr kulaklarımı hafifçe dolduruyordu. İsmine sürekli Güneş diyesim gelen yıldız Eleftheria-2 büyükçe ve kızgın bir bozuk para gibi bulutların arkasından belli oluyordu. Her şey yerli yerindeydi, ben hariç. Bu orman, gök, yıldız ve denizin arasında küçük ve uyku pijamalarımla duran bir yabancıydım ben. Bu fikir beni tuhaf şekilde sarıp sarmalıyor. Altı milyar yaşındaki Devon-B üzerinde pijamalarımla oturuyorum. Benden daha eski olan şu denize bakıyorum. Bu gezegende yaşamın dolup taştığı tek yere.

Şu tek parça okyanus, kozmosun ortasında Devon-B’nin su akreplerinin yaşadığı küçük bir adacıktı. Kozmosun siyah sularının çevirdiği bir adacık. Su akreplerinin, mantarların, xeno kerevitlerin, milipedlerin, balıkların, omurgasızların ve henüz daha sınıflandıramadığımız milyonlarca türün adacığı.

Yağmur iyice yaklaşıyordu, bodur bitkilerin hışırtısı arttı. Gri yağmur sütunu acelesi olmaksızın üzerime geliyordu. Elimi hışırdayan bodur bitkilerin içine soktum, yumuşak yaprakları birleştiren esnek dalları tuttum, çektim ve çevirerek kopardım.  Avuçlarımdaki ufak yaprakları kucağımda birleştirip bir yaprak topu yaptım. Ardından yumuşak otların arasına tekrar soktum, bir bitkiyi daha kökünden kavradım ve kopardım. Yan dallarını çekerek budadığım bitkinin yalnızca yukarı doğru büyüyen elastik gövdesi kalmıştı elimde. Gövdeyi yaptığım yaprak topunun etrafına doladım, elastik gövdesini ip gibi kullanarak yaprak topumu bağladım ve yumak gibi bir araya getirdim. En sonunda elastik gövdeyi kendi içinden geçirdim ve böylece kendiliğinden kilitlenen bu yaprak topuna baktım. Büyükçe bir nar kadar olan ebadına bakarken bileklerime ilk damlalar düştü.

İleriye yürüyüp şapkanın altından çıktım. Yüzümü göğe kaldırdım ve kuru dudaklarımı ferahlatacak tatlı suyun yüzüme damlamasını bekledim. Burnumun ucuna, kaşlarımın arasına damlayan damlalar sütunun içine girmek üzere olduğumun habercisiydi. Mantarımı kırmadan dikkatlice kalktım, pijamalarımı çıkarıp mantarın üzerine attım. Omuzlarıma ve sırtıma gelen damlalar sıklaşmaya başladı. Yüzümü tekrar üstümdeki gri bulutlara çevirdim. Rüzgâr tüylerimi diken diken etmişti. Yağmur sütununun sahibi buluta bakarken gözlerimi açık tutmak zorlaşıyordu, yüzüme düşen her damlada küçük göz kırpma reflekslerim tetikleniyordu. Gözlerimi kapattım ve üzerime yağan tatlı suya müsaade ettim. Saçlarım ıslanıyor, oradan akan tatlı su üstümden süzülüp gezegene tekrar karışıyordu. Yapraklardan yaptığım lifi yavaşça kollarıma ve karnıma sürdüm. Yağmur hızlandı, suratımdan akıp giden su gözlerimi açık tutmamı zorlaştırıyordu. Kimsenin uyanmayacağına güvenerek mantarlıktaki duşuma başlamıştım. Soğuk canlandırıcıydı, yapraklardan yaptığım lif hafif karıncalı bir kaşıntı bıraksa da üzerimden akan soğuk su tenimi uyuşturup kaşıntımı gideriyordu. Her yerimi yaptığım lifle ovaladım. Sabunsuz ve köpüksüz, sabah mahmurluğunu kesen soğuk tatlı suyun altında yıkandım. Nihayet birkaç adım geriye dönüp mantarın şapkasındaki kuruluğa sığındım. Rüzgârda kurumayı bekleyecektim. Kısa saçlarıma bastırıp fazlalık suyu süzdüm. Bu sırada arkamdan gelen bir sesle irkildim.

“Guten morgen frau Fedorova.”

Panikle aniden döndüm ve Fritz’in tanıdık yüzü karşısında rahatladım.

“Dobroe utro Fritz. Erkencisin,” dedim yeni uyanmış çatlak sesimle.

“Şef yüzünden frau, sormayın,” dedi sakin bir sesle. Ardından üzerine yağmur damlaları düşen çayını gösterip hafifçe kaldırdı.

“Çay?”

“Sağ ol ama mantar çayı sevmiyorum.”

“Siz bilirsiniz hanımefendi” dedi ve yağmur suyuyla karışan çayını yudumladı. Ardından yavaşça mantarımın şapkasının altına sığındı.

“Fritz,” dedim, “nöbetçi sen miydin bu gece?”

Metal kupa dudaklarındaydı, yalnızca başını sallamakla yetindi. Hâlâ yeterince kuruyamamıştım ve rüzgâr giderek sertleştiğinden yağmur damlaları tepemizdeki yedi metrelik mantarın şapkasını küçük damla patlamalarıyla dövüyordu. Yağmur suyu şeffaf ipler gibi kenarlardan dökülüyordu.

“Gemi hazır mı?” dedim.

“Yazıcıdaki işi bitmedi henüz profesör. Gemi büyük, ondan uzun sürüyor, inanır mısınız iki palet plastik filament gitti basımına.”

Soğuk artık rahatsızlık vermeye başlamıştı. Islak tenime vuran rüzgâr artık beni üşütüyordu. Islak da olsam pijamalarımı giymeliydim. Önce kısa kollu üstümü, ardından alt pijamamı giydim. Ancak saçlarım hâlâ ıslaktı ve rüzgâr esmeyi sürdürüyordu. Sarışın genç bana bakıyordu, üşüdüğümü anlamış olmalıydı.

Bir süre denize yağan yağmuru izledikten sonra bana tekrar seslendi:

“Profesör Kira, hava biraz fazla esintili, tulumumu size verebilir miyim? Ben zaten sıkı giyindim, tulumum olmasa da üşümem.”

Döndüm ve gülümsedim.

“Doğu Almanya erkekleri hep böyle düşünceli mi yoksa?”

Gülüşümden cesaret alan genç asker, “Stasi’ye denk gelmezseniz öyle frau,” deyip göz kırptı. Ardından hücum yeleğini ve tüfeğini çıkarak mantarlardan birinin üzerine koydu. Tulumunu da çıkardı, bana uzattı. Omuzlarında ve göğsünde kızıl yıldız bulunan ve üzerinde daktilo harfleriyle kozmiçeskye voyna yazılı beyaz tulumu elime aldım. Bacaklarımdan geçirdim ve tulumu karnımdan yukarı çekerken o da tüfeğini tekrar omzuna asıyordu. Bir an göz göze geldik. Çayı bitmişti, dibinde kalan birkaç damlayı mantarların dibine döktü ve bana dönerek “Şimdi gitmeliyim profesör, gemi bitmek üzeredir, bir saate okyanusa açılacağız, bilginize.” dedikten sonra hızla dönüp uzaklaştı. Dediklerini dinlemektense vücut ısısıyla ısınmış olan tulumun içinde gevşemekle meşguldüm. Kafamı sallayarak onaylamakla yetindim. Yağmur sütununun gidişini bekledim ve üsse geri dönmek üzere toprak yola döndüm.

Üsse girdiğimde insanlar uyanmış, hareketlilik başlamıştı. Konteynerime girdim, aceleyle saçlarımı kuruladım, kıyafetlerimi giydim ve kahvaltı etmek için koşar adım yemekhaneye yürüdüm. Servis droidi Arkaşa çoktan kahvaltıyı başlatmış, bilim takımı ve askerlerden çoğu da kahvaltıya oturmuştu. Herkesin kendi arasında konuşmasından doğan bir uğultu yumağında kendimi kaybetmek üzereydim. Yemekhaneyi oldum olası sevmemiştim. Yemekhanedeki kaos da bunu düzeltmeye hiç yardımcı olmuyordu. Aceleyle tabağımdaki her şeyi hamster gibi ağzıma tıktım ve ayağa kalktım. Mantarlığın sessizliğinden sonra bunca küçük konuşma, hâl hatır sorma ve şakalarla karışık mahmur uğultu kutsala küfür gibiydi. Metal tabağımı Arkaşa’nın önüne, bulaşık tarafına bıraktım. Titanyum koluna küçük bir teşekkür dokunuşu yaptım ve yemekhaneden çıktım. Lokmalarımı çiğnerken odama girmiştim bile. Fritz’in tulumunu aldım, belden ikiye katladım ve koluma bir havlu gibi astım. Yazıcı sektörüne gidip vermeliydim. Üssün kuzeyine kadar yürümeye üşensem de nezakete nezaketle cevap vermek şarttı.

Fakat birden gözüme sabah mıntıka temizliği yapan servis droidlerinden biri ilişti. Yanına gittim ve siyah cam arkasındaki gözlerine bakarak tulumu kaldırdım ve uzattım.

“Bunu yazıcı ve geri dönüşüm sektörüne götürebilir misin?” dedim.

Droid tulumu elimden aldı ve keskin bir baş hareketiyle onayladı.

Mutlulukla üsten çıkan yollardan birine saptım ve liman sektörüne giden okların peşine düştüm. Üsten çıkmadan önceki son dönemeçte Devon’un sabah rüzgârı tekrar yüzüme vurmaya başlamıştı. Koşarak rampadan indim, uzaktan beyaz bir teknenin suya indirildiğini görüyordum. Servis droidleri ve askerler beyaz tulumların renkleri ve gümüş rengi titanyumun parlaması sayesinde bu mesafeden dahi ayırt edilebiliyordu. Nihayet soluk soluğa limanın girişine geldiğimde servis droidlerinin yanından geçtim ve askerlerin arasına daldım. Okyanusun dalgalarıyla sallanan beyaz tekneye gülümsedim. Sırtlarında Almanca ve Rusça Uzay Kuvvetleri yazan askerler bilim ekibinden de önce hazırlanmışlardı. Herkesin gelmesini beklerken servis droidlerine baktım. Su geçirmez olan gümüş renk üzerine mavi halkalı droidler de bizimle geleceklerdi, teknikerlerden bazıları droidlerin bataryalarını kontrol ediyor, kalibrasyon testi yapıyorlardı. Bilim grubu da nihayet rampanın ucunda gözüktüğünde tekneyi limana yanaştırdılar ve droidleri bindirmeye başladılar. Sigara içen bir asker, kolunda etine gömülmüş bir entegre bilgisayara yüklenecek paletleri işliyordu. İşlenen paletler de titanyum servis droidleri tarafından gemiye yükleniyordu. Nihayet bilim grubunun ilk üyeleri limandan girince droidlerin arkasına takıldım ve gemiye bindim.

Kira Fedorova – Deniz Biyoloğu yazan bir plakanın altında benim için ayrılmış olan dalgıç kıyafeti ve ekipmanı aldım. Beklemeden üzerimi çıkarıp dalış kıyafetlerimi giymeye başladım. Giyinip elektronik aksesuarlarımı da taktığımda teknenin dışına tekrar çıktım. Tekneye binişler başlamıştı, ağzında hâlâ sigarasının yarısı duran asker yanıma yaklaştı, “Biraz sabırsızsınız galiba profesör.” dedi ve sigarasından bir nefes daha aldı. Sigaranın ucu griden parlak kırmızıya dönerken cevap vermeksizin susacağını umarak sadece gülümsedim.

“Teğmen Konstantin Nabokov,” diyerek elini uzattı. Uzattığı elini tuttum ve sıktım.

“Kira Fedorova, Kira diyebilirsiniz,” dedim ve gülümsedim.

Tokalaştıktan sonra ciddi bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Profesör, dalış bölgesinde deniz yırtıcıları tespit edildi, daha önce gönderdiğimiz bazı araçlara ciddi hasarlar verdiler. Bu sebepten bizzat yoldaş genel sekreterin emriyle dalışlarda her bilim insanının korumasını bir asker sağlayacak. Sizi korumakla da ben görevlendirildim. Lütfen size verdiğim sarı reflektör bantları el ve ayak bileklerinize giyin ve dalış boyunca yakınımdan ayrılmayın.”

“Anlaşıldı yoldaş Nabokov,” diye ciddiyetle yanıtladım.

“Konstantin diyebilirsiniz,” dedi, yıpranmış ve garipçe gülümseyerek.

“Anlaşıldı Konstantin, şimdiden teşekkür ederim,” dedim.

“Şimdi müsaadenle son hazırlıkları kontrol edip kalkış için onay alacağım Kira.”

Kafamı ciddiyetle salladım ve bana teslim ettiği reflektör sarı bantları bileklerime geçirmeye koyuldum. Reflektörleri giydiğimde güverteye çıkıp diğer bilim insanlarına baktım, herkes askeri partneriyle konuşuyordu ve farklı renklerdeki reflektör bantları takıyordu. Anladım ki her bilim insanı ve asker çiftini aynı renk reflektör bantlarla eşleştirmişlerdi, sanırım bu sayede su altında da düzeni sağlamayı umuyorlardı. Katya’ya yeşil, Nino’ya beyaz, Sitare’ye mavi, Andrey’e kırmızı, Yuri’ye mor, Mirza’ya gümüş rengi, Tigran’a ise kehribar rengi atanmıştı. Bilim grubu ve askerlerin dalış kıyafetleri koyu renkti, ancak tamamen beyaz ve kırmızı dalış kıyafetli üç sıhhiyeci de ek olarak bizimle dalacaktı.

Hazırlıklar tamamlandı, Konstantin’in çağrısıyla motor çalıştı ve tuğla kırmızısı metal koloni gittikçe bizden uzaklaşmaya başladı. Gökyüzü hâlâ bulutluydu. Denizdeki iyotlu kokuyu almaya çalıştım. Derin bir nefes çektim.

Neredeyse iki saat boyunca hayatımla birlikte akıp giden teknenin arkasındaki suyu izledikten sonra kaptan düdüğü çalıştırdı.

Teknedeki çapa şıngırdayarak suyun karanlık derinliklerine doğru kayboldu. Servis droidleri de inşaat malzemelerini suya attı ve arkasından kendileri atladılar. Ağır gövdeleriyle birlikte suyun dibine doğru hızlıca çekilerek kayboldular. Teğmen bağırdı. Askerler ve bilim grubu sıraya girdi.

İlk asker, “Raz-dva-trzy,” dedi ve Sitareyle beraber atladı. Atlayış sesini takip eden her üç saniyede bir çift suya atladı. Teknede üç kişi kalmıştık ki Konstantin kolumdan tutup, “Hazır mısın Kira?” diye sordu. Maskemi takıp,  “Hazırım,” dedikten bir iki saniye sonra kaptan teknede tek kalmıştı. Sırtüstü düştüğümüz deniz, bizi sardı ve düzeltti. Döndüm ve ağırlık kemerimle aşağı batarken fenerimi açarak suyun derinliklerine doğru inişime başladım. Sonsuz bir hiçlikte süzülmek gibiydi, hatta sanki bu okyanus evrenin sonuna kadar gidiyor gibiydi, suyun siyah ve dipsiz görünen altı en tecrübeli dalgıçlarda bile talasofobiyi tetikleyebilecek kadar kudretliydi. Kalbim sertçe atıyordu. İndikçe su karardı ve karardı. Kafa fenerimi açtım ve belime takılı kameramı çıkardım. Kol saatim ritmik sonar atımlarına başlamıştı ve bana deniz tabanının haritasını çıkarıyordu. Nefes verdim, yüzümün yanından geçip giden baloncukların mutlak sessizlik içinde yükseldiğini gördüm. Bir balık bacağıma çarptı. İlgilenmedim. Sürüler hâlinde hareket eden onlarca ev sahibi canlı arasında batıyordum. Nihayet zemini aydınlatabildiğimde zeminde olağandışı bazı dikitler dikkatimi çekti. Yanlarına gittiğimde kule gibi yükselen bu kum dikitlerinin etrafında minik kerevitlerin olanca azimleriyle bu dikitlerden evler yaptıklarını gördüm. Fotoğraf makinemi kaldırıp deklanşöre bastım. Daha da batarak yaklaştım. Sırtımda tüm denizin basıncı vardı. Sabahki ağrıma adeta bir masaj gibiydi bu basınç. Nefes verdim, baloncuklar üstü görünmez bir maviliğe doğru yükseldi. Kerevitler kıskaçlarına aldıkları kumu ağızlarına atıyor, bulamaç yapıp kulelerine yapıştırıyorlardı. Hayran gözlerle bakarken bir darbe daha hissetim. Bir balık belime çarpmıştı. Döndüm, sanırım bacağıma çarpanla aynı balıktı. Suratımın tam karşısında köpek büyüklüğünde bir çeneli balık vardı, bana bakıyordu. Daha doğrusu üzerimde beni saran koruyucu giysiye, benim sadece siluetim belliydi. Burnuyla karnıma vurdu. Konstantin silahına davrandı, yüzüne bakmadan elimi kaldırarak onu durdurdum. Kafamla balığın kafasına vurdum, aynı şevkle tekrar vurdu. Yanağını kavradım ve yüzüne baktım.

“Ne olduğumu biliyor musun?”

“Beni görüyor musun?”

“Benim ne olduğumu anlamaya çalışıyor musun?”

Her temasta görülmek ve uzaylı bir obje olarak şaşırılmak. Paha biçilemez bir mutluluktu bu. Elimi balıktan çekmeden etrafıma baktım, tüm takım bir şeylerin fotoğraflarını çekiyordu. Kemerimdeki kamerayı tekrar kaldırdım, yüzümden baloncuklar yükselirken beni izleyen xeno türün fotoğrafını çektim.

Sanki evrensel bir balık imgesinin varyantı gibiydi. Kafam stresten ısınmıştı, kalbim sertçe atıyordu. Balığın suratına baktıkça panspermia düşüncesi beynime yine bir tokat gibi indi. Bizim gibi miydi yoksa?

“Sen…” cümlemi tamamlayamadım, suratıma bakan balığa sarılma isteğine karşı koydum. Baloncuklar maskemden yükselirken her şey anlamını yitirdi, Lenin nişanesi, nükleer savaş, sibernetik devrimleri, annemin ölümü, bugüne kadar Dünya’da öğrendiğim her anı, bilgi ve arzuya yabancılaştım. Sadece Devon ve bu balıklar vardı.

Kafamda sürekli bu sorular tekrar ediyordu.

“Daha kaç gezegende evrensel bir evrim tekrarlanıyor?”

“Kaç tane daha bizim gibi canlı var?”

Küçük omurgasızlar jet gibi geçip gitti üzerimden. Yosunların arasına saklanmış su akreplerinin gördüm, kameramı döndürüp fotoğraflarını çektim.

Hiçbir şeyi bilmek mümkün değil.

“Gel biraz yüzelim seninle.”

Deniz tabanı daha da aşağı iniyordu. Balığa dokundum ve fenerimi karanlığın olduğu tüm hiçliklere çevirdim. Aşağıya baktığımda daha da devasa balıkların bizi, Elefteria-2’yi, kozmosu umursamadan yüzdüklerini gördüm.

Sırtımda tüm denizin ağırlığıyla daha da derine indim. Konstantin sessizce peşimizden geliyordu.

Maskemden kabarcıklar çıkarken karanlığa doğru indim. Çukurun dibi görünmüyordu. Simsiyahtı. Tıpkı kozmosun örtüsü gibi. Gözlerimi kapattım. Sırtımda tüm kozmosun ağırlığı vardı. İsmim yok, ben sadece kozmosun bir sinir ucuyum. Kaybettiği evlatlarını arıyorum.

Karanlık suda, sırtımda okyanus ağırlığıyla.

Gözlerimi açtım, nefes verdim, baloncuklar benden kaçarken daha da karanlığa indim.

“Orada ne var?”

“Beni görüyor musun?”

“Beni görüyor musun?”

Hayatımın geri kalanını geçireceğim öte gezegen Devon, ilgimi daha ilk dalışta cezbetmişti.

“Hey!” Nefes verdim ve baloncuklar görünmez bir güçle yukarıya kaçtı.

“Hey, beni görüyor musun?”

“Ne olduğumu anlamaya çalışıyor musun?”

Gürültüyle dönen kozmosun içinde küçücük bir sinir ucuyum ben. Tüm evrensel çığlık içinde bir fısıltı. Su çok ağır.

“Milyonlarca yıldır bu karanlıklarda ne yaptınız?”

Aniden keskin bir acı beynimde şakladı. Bileğim. Dişlerimi sıktım. Sersemlemiştim. Yıldırım hızıyla suyun dibine çekiliyordum, basınç, basınç hissediyorum. Acıdan kasılıp kaldım. Bir an kafa feneriyle bir adamın benden uzaklaştığını gördüm. Konstantin? Nasıl o kadar hızlı?

Fenerimin etrafında görebildiğim siyahlığa kanım bulaşmıştı. Kalbim pulsar gibi atıyordı. Boynumda bir kalp daha vardı sanki. O şey bileğimi bıraktı ve bacağımı ısırdı. Sallanmaktan sersemledim ve suda savrulup atıldım. Tüm etrafım karanlıktı. Bir an fenerimin dibinde zikzaklı bir diş hattı gördüğümü sandım.

“Seni görüyorum…”

Dişlerimi sıktım.

Belimin her yerinden bıçaklar girdi sanki, bağırmaya çalıştım, sadece daha fazla kabarcık çıkarabildim. Tüm okyanus üzerimde. Talasofobi? Sırtım.

Kanım. Tüp, basınçlı tüp. Yukarıdan bir ışık bana doğru iniyor. Tanrı mı? Konstantin mi?

Çırpınmaya çalışıyorum, buz gibi su kıyafetimin her yerinden içeri doluyor. Sırtım. Tüp. Soğuk.

Tüpten ısırdı beni, içeriye çekiyor. Anlık huzursuzlukla basınçlı tüpü sırtımdan çıkarıp atmak istedim. Özgürce ölebilmek istiyorum. Tüpü ve nefes borumu çıkarıp ağzında bıraktım. Döndüm. Zikzaklı çenesi tüpü dişliyordu. Karanlığın soğuğu bir anda basınçla beni savurdu. Döndüğümde et parçaları süzülüyordu. Çenesini ikiye yırtılmış bir figür. Testere gibi dişler. Kafası paramparça. Tüpümü patlatmış. Kanlarımız suda karışıyordu. Teğmen bileğimden yakaladı. Sarı parlak bilekliklerini gördüm.

Kan. Yanağını yanağıma dayadı, ağzındaki nefes borusunu çıkarıp ağzıma verdi. Ağırlık kemerini çözdü ve yukarı yüzmeye başladı. Tüm bilim takımı yukarıya yüzüyordu. Parlak bantlar. Ama karanlık, gözlerimi uyku ovalıyor.

Soğuk.

Su siyahtı, tıpkı kozmosun örtüsü gibi. Gözlerim kapanıyordu. Sırtımda tüm kozmosun ağırlığı vardı. İsmim yoktu, ben sadece kozmosun bir sinir ucuydum. Kaybettiğim evlatlarımı arıyordum.

Yazar: Hüseyin Şimşek

Daydreamer bir BK hayranı. Havuç keserken droid bakım astsubayı olur, çalışırken bir anda böcekçe konuşmayı ve yazmayı öğrenir, ötekini anlamanın insanın ruhunu genişleteceğini düşündüğünden karanlıktan, robotlardan, uzaylılardan ve böceklerden korkmaz. Siber-Budist bir yeraltı sakini.

İlginizi Çekebilir

nebula

Spinoza’nın Hayaleti | Varlık Ergen (Kısa Öykü)

Varsayım. Bu kelimeyi herhangi bir yerde herhangi bir insandan duymuşsundur. Hatta sen de sık sık …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et