bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 15 Mart 2019 | Yazar: Konuk Yazar

0

Deney | Morpheus (Kısa Öykü)

“Sen “Schrödinger’in Kedisi Deneyi” ni duydun mu Sam? Aman tanrım ne kadar da aptalım. Elbette duymuş olmalısın, her neyse! Ne ilginç değil mi? Schrödinger diye birisi zavallı bir kedicik üzerinden bir deney tasarlıyor. Evet, biliyorum bu deney sadece kağıt üzerinde bir teori ve bu deneyde herhangi lanet bir kedinin kullanıldığı filan yok ama ya bir gün delinin biri çıkıp da bu deneyi gerçekleştirmek isterse ve üstelik deneyde zavallı bilinçsiz bir kedi kullanmak yerine bilinçli bir insan kullanmayı tercih ederse? Bunu hiç düşündün mü Sam ha?”

“Lütfen Bay Philip, bırakın gideyim. Lütfen burada gördüklerim hakkında kimseye bir şey söylemeyeceğime yemin ederim.”

“Kes ağlamayı Sam. Ne kadar mızmızsın. Eminim ki Schrödinger bu deneyi gerçekleştirseydi kedisi senin kadar mızmızlanmazdı ha ne dersin?” Bir yandan önündeki deney düzeneklerini yerleştirip ayarlarken bir yandan konuşmasını sürdürdü Profesör Philip J. Well. “Lanet olası Schrödinger. Ne kadar ironik! Evrenin ve insanlığın kaderini değiştirecek bir teori ortaya atıyor -ki eminim ortaya attığı teorinin olası sonuçlarından kendisi bile haberdar değildi – her neyse ve bunun için kullanmak üzere seçtiği hayvan lanet olası bir kedi! Dünya yansa umurunda olmayan bir hayvan… Lanet şeytanlar Kedileri oldum olası hiç sevmedim! Ya sen Sam? Sen kedileri sever misin? Düşünüyorum da sen olsaydın, onun yerinde sen olsaydın bu deney için hangi hayvanı seçerdin söyler misin? Kedi mi? Ne, ne dedin, duyamadım Sam?”

“Lütfen Bay Philip! Çocuklarım var benim, bırakın beni”

“O, demek çocukların var. Ne kadar güzel değil mi Sam? Yani insanın üreme yoluyla çoğalması ve zincirleme bir şekilde çoğalarak üremesi, içindeki bitmek tükenmek bilmez yayılma içgüdüsü. Dünyayı istila etme, evrene yayılma ve evrene hükmetme arzusu ve tutkusu. Evrendeki minnacık, küçük bir gezegendeki zavallı bir türün bu denli yayılmacı bir içgüdü taşımasını neyle açıklıyorsun? –Yanlış bir şey söylemişçesine kafasına vurarak– Tanrım ne kadar da aptalım Sam. Senin sadece laboratuvarı temizleyen bir hizmetli olduğunu unuttum bir an. Tabi bunu seni ya da mesleğini küçümsemek için söylemedim Sam sakın alınma. Demek istediğim, senin bu konularda akademik düzeyde bilgilere sahip olmaman oldukça normal. Lütfen beni affet Sam. Tüm bu saçmalıklarla kafanı şişirmek istemezdim ama şimdiye kadar tümüyle determinist olduğunu düşündüğüm, hatta buna inandığım evrensel yasaların beni getirdiği nokta bu yani, anlayacağın Sam inancıma göre özgür irade bir palavra olmalı ama ya öyle değilse ha Sam. Ya başka bir çıkış yolu varsa? Ya da çıkış için sonsuz yollar varsa? Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

-Sam ağlayarak- “Bay Philip. Size yalvarıyorum. Tanrı aşkına lütfen beni bırakın. Bakın size ve yaptığınız bilimsel çalışmalara sonsuz saygım var ama ben sadece bir temizlik işçisiyim ve tüm bu söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum. Lütfen Bay Philip, lütfen beni çözün ve eve dönmeme izin verin.”

“Ve… İşte tamam…” Profesör Philip J. Well Tekillik” adını verdiği deneyi başlatmak için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Bilgisayarındaki tüm verileri son bir kez kontrol ettikten sonra deneyi başlatacak olan düzeneğin başlatma düğmesinin başına geldi. Sam’la son bir kez göz göze geldiklerinde bir süre zavallı adamın gözyaşları içindeki çaresizliğini izledi. “Hayat ne kadar garip” diye geçirdi aklından. “Bir insanın her şeyiyle başka bir insanın kontrolünün altına girmesi… Bireyselliğini, özgünlüğünü, niteliksel özelliklerini tamamen yitirerek çarezsiz bir şekilde başka birisinin kobayı haline dönüşmesi… Tıpkı cansız bir varlık gibi çaresiz başına gelecekleri beklemek zorunda kalışı… Tanrı –eğer Sam’in dediği gibi bir Tanrı varsa- bu işin neresindeydi acaba? Sam’in inandığı ve yalvardığı Tanrı eğer böylesi bir durumda ona gönülden inanan birinin yalvarışlarına cevap vermiyorsa bunu ne zaman yapacaktı?

Profesör Philip J. Well Kuantum fiziği üzerine onlarca bilimsel makale yayınlamış, makaleleri dünyanın en prestijli dergilerinde yayınlanmış ve teorileri pek çok fizik otoritesinde kabul görmüş bir bilim adamıydı. Özellikle Heisenberg’in Belirsizlik ilkesi üzerine yaptığı çalışmalarla bütün dünyada ün salmıştı. O Heisenberg’in işaret ettiği atomaltı dünyadaki belirsizliğin -kendi felsefi inanışındaki- Tanrının iradesinin bir yansıması olduğuna inanıyordu. Ona göre evrendeki her “an” bizlerin başına gelebilecek sonsuz potansiyelleri içinde barındırıyordu. “Eğer” diyordu bir makalesinde “Eğer atomaltı seviyesindeki belirsizlikleri belirleyecek bir formül bulabilirsek ya da içinde sonsuz gelecekler barındıran bir anın bilinçli bir şekilde içine girebilmenin ve onu deneyimlemenin bir yolunu bulabilirsek o zaman bizi bekleyen sonsuz gelecek seçeneklerinden birini seçmekte tamamen özgür olmanın bir yolunu da bulabiliriz demektir. Bu tanrısallığa giden yolun ilk adımıdır.”

Bunu gerçekleştirmenin yolunun öncelikle “Schrödinger’in Kedisi Deneyi” nin deneyimlenmesinden geçeceğini düşünüyordu. Ona göre değişkenlerde ve bazı parametrelerinde yapılacak değişikliklerle dizayn edilecek bir düzenekle kedi yerine bilinçli bir insan kullanılan bir deney gerçekleştirebilirse düzenekteki bu insan aynı anda onu bekleyen sonsuz seçenekleri görme, hatta deneyimleme şansını yakalayacaktı.  Böylece deney eğer sorunsuz bir şekilde tamamlanabilirse deneğin edineceği deneyim insanlık açısından bir dönüm noktası olacak veriler içerecekti.

Her ne kadar bilim çevrelerinde oldukça saygın bir yeri olsa da ortaya attığı bu çılgın fikir aklı başında hiçbir bilim adamı tarafından kabul görmeyip, desteklenmeyince kendini aşağılanmış ve dışlanmış hisseden Bay Philip bu fikri zamanla bir takıntı haline getirerek hayatını bu deneyi gerçekleştirmeye adayacaktı… Bunun için suç işlemek de dahil her şeyi göze alan Bay Philip deney için denek olarak bir süredir laboratuvarında temizlik görevlisi olarak çalışan Sam’i kestirmişti gözüne.

Kırk beş yaşlarında, evli, iki kızı ve bir oğluyla oldukça huzurlu bir hayatı olan zavallı Sam Parker Çılgın Profesör Philip’in ellerinde bir kobay gibi çaresizce başına gelecekleri bekliyordu. Tüm yakarışlarına rağmen ona aldırış etmeyen Profesör Philip’in deneyden vaz geçeceği yoktu.

“Evet Sam!” dedi büyük bir savaşa hazırlanan fatihlerin ya da büyük komutanların duyduğu heyecana benzer bir heyecan duygusuyla yaşarmış gözlerle “Evet Sam! Sen ve ben birlikte… Tarih yazmak üzereyiz. Sakın üzülme Sam. Deney bittiğinde yaşayacağın deneyim Evrenin bugüne kadar yaşanmış en gizemli ve önemli deneyimlerinden biri olacak. Böylece Sam, sen, senin gibi sefil ve sıradan biri bir anda evrenin en önemli insanı olacaksın. Anlayabiliyor musun?

Hala bana teşekkür etmeyecek misin Sam?”

Profesör Philip, Sam Parker’ı atomaltı dünyanın bilinmezliklerle dolu karanlığına hapsedecek olan deney düzeneğinin tüm ekipmanlarını son bir kez kontrol etti. Kendisini atomal düzeyde parçalarına ayıracak olan kutunun kapanmasıyla birlikte, tamamen karanlıklar içine gömülmesi bir olmuştu. Zavallı adamın hapsolduğu kutu bir kara delik gibiydi adeta. Ona dair her ne varsa, dış dünyaya dair bildiği gördüğü her ne varsa yutup yok etmişti. Dış dünyaya dair hiçbir algısı kalmamıştı Sam’in. Ne bir ses, ne bir ışık ne de hareket. Sadece kendine dair bir varlık algısıydı algıladığı, göz gözü görmez zifiri karanlık içinde kendi bedenini bile göremez durumdayken sadece var olduğunu algılayabiliyordu o kadar.

Sam Parker her şeyini yok eden bu kara delikten kurtulmak için Tanrıya yakarıp dualar ededursun Profesör Philip deneyle ilgili tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Son bir kez deney sisteminin saatini kontrol etti. Deney süresi 60 saniyeydi. Profesör Philip’in hesaplamalarına göre bu sürenin geçilmesi durumunda Sam’in tamamen mikro düzeye indirgenmiş varlığının yeniden bir bütün haline gelmesi imkansızlaşacaktı.

“Evet Sam” diye mırıldandı Profesör Philip, dış etkenlere tamamen kapalı bir şekilde dizayn edilmiş deney kutusundaki Sam’a, kendisini duymadığını bildiği halde… “İşte başlıyoruz.”

Profesör Philip’in başlama düğmesine dokunmasıyla birlikte geri sayım başladı. 60-59-58-57…Her ne olacaksa, Sam, Profesör Philip’in teorisini doğrulayacak ya da yanlışlayacak her ne yaşayacak, her ne deneyimleyecek ve görecekse hepsi bu altmış saniye içinde olacaktı. Profesör Philip nefesini tutmuş on dört milyar senelik evren tarihinin en önemli deneylerinden birinin sonuçlanmasını bekliyordu.

33-32-31-30… Geri sayım göstergesindeki rakamlar 30’a geldiğinde inanılmaz bir şey oldu. Deneyin yapıldığı gizli laboratuvar bir anda tamamen karanlıklar içinde kalmıştı. Laboratuvarda göz gözü görmez olmuştu. Profesör Philip el yordamıyla bir şeylere tutunmak, böylesi durumlarda devreye girmesi enerji gereken jenaratörün düğmesini bulmak için çabalasa da hiçbir şeye ulaşamıyordu. Kendisini bir boşluğun içinde hissetti bir an. Ne yöne giderse gitsin herhangi bir engelle karşılaşmıyordu. Onu dünyaya bağlayan yerçekiminin etkisi ortadan kalkmış gibiydi. Düz bir düzlemde İleri geri hareket edebildiği gibi ilginç bir şekilde yukarı ve aşağı da hareket edebiliyordu artık. Bizi sınırlayan –zaman, mekan, uzay gibi- evrensel boyutlardan sıyrılmış gibiydi.  Ne zaman, ne mekan, ne uzay ne de başka bir şey kalmıştı… Burada, bu anda, kendi varlık algısından başka hiçbir şey kalmamıştı. Sadece ve sadece var olduğunu algılayabiliyordu Profesör Philip. Onun dışında dışsal dünyayla olan tüm bağlantısı kopmuştu. Evrende onun dışında hiçbir şey yoktu ve her şey sadece onun zihninde vardı sanki. Böylece bir tekilliğe ulaşmış gibiydi.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, çünkü zaman geçmiyordu. Tüm anlar bir an içinde, zaman zaman içindeydi.

Gözlerini açtığında her yer karanlıktı önceleri… Yavaş yavaş etraf aydınlanmaya başlayınca burasının birkaç metrekarelik bir hücre odası olduğunu anlaması çok sürmemişti. Yaklaşık on-onbeş metrekarelik küf, dışkı ve lağım kokan; kirli gri soluk duvarları,  kalın paslı demir kapısı, duvara montelenmiş tek parça tahtadan yekpare yatağı ve tuvalet ihtiyacını karşılamak için bir delikten başka bir şey bulunmayan ürpertici karanlık ve loş hücresi azılı suçluların kapatıldığı bir hapishane hücresini andırıyordu, ama neden buradaydı ki? Neden böylesi bir yerde tutuluyordu ve en önemlisi kimdi? En kötüsü de buydu. Bay Philip’in kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.

Hücre duvarlarındaki çentiklere bakılırsa – eğer bu çentikleri kendisi atmışsa-aylar, günler haftalar; çizgiler, çentikler sayılar… Yaklaşık olarak yirmi yıldır burada tutuluyor olmalıydı. Ama bu mümkün müydü? Herhangi bir insanın yirmi yıl boyunca böylesi bir hücrede tek başına yaşaması mümkün müydü? Bay Philip bu sorunun cevabını da bilmiyordu. Tıpkı bu çentikleri kendisinin atıp atmadığına dair bir cevabı olmadığı gibi… Tıpkı kendisinin kim olduğunu bilmediği gibi… Muhtemelen bu çentikler burada tutulan farklı kişiler tarafından atılmış olmalıydı. Çentiklerin etrafındaki yer yer kurumuş kan lekelerine bakılırsa çentikler duvara burada kalanların tırnaklarıyla kazınmıştı. Bunu anlar anlamaz hemen tırnaklarını kontrol etti Bay Philip. Parçalanan ve bu nedenle bir kıymık gibi etine batan tırnakları nedeniyle parmak uçları morarmış, elleri tutmaz hale gelmişti. Yoksa… Yoksa tüm bu çentikleri kendisi mi atmıştı duvara?

Kim olduğunu, ne olduğunu, neden burada olduğunu bilmeden geçen günler, geceler boyu düşünmeye başladı. Beyni boş bir levha gibiydi. Uçsuz bucaksız karanlıklarla dolu bomboş bir levha… Günde bir kez kapının altındaki birkaç santimlik aralıktan itilen yemeği dışında hücresinin dışındaki hiçbir şeyle algısal bir bağı yoktu.

Bir de durmadan yakardığı, kendisinden yardım istediği, içsel konuşmalarında sorularına cevap vermesini umduğu sohbet arkadaşı konumunda olan Tanrı vardı yanında…  Tanrı geleceğe dair sonsuz sayıdaki potansiyel belirsizliklerden, insanın özgür iradesiyle seçilenlerinin var olmasını sağlayan bir gözetleyici konumunda ise onun gözlemlemediği herhangi bir geleceğin var olma şansı yoktu. Bay Philip bu sonuca varmıştı düşüncesinde. Ona göre var olduğuna göre bir yerlerde mutlaka onu gözetleyen bir Tanrı da olmalıydı. Burada olduğuna göre onu buraya sürükleyen sebepler her neyse bunda kendi özgür iradesinin ve seçimlerinin de payı olmalıydı. Geleceğini değiştirmek istiyorsa, seçimleriyle, Tanrıya gözlemleyeceği yeni bir gelecek sunmalıydı. Nerden ve nasıl kapıldığını bilmese de bu fikir onun hayata tutunmasını sağlamıştı.

Aylar sonra onunla iletişime geçen görevlilerden bir hapishanede değil, bir akıl hastanesinde tutulduğunu öğrendi. Öğrendiklerine göre duvara atılan çentiklerin hepsini o atmamıştı her ne kadar uzun yıllardan beridir bu hastanede yatıyor olsa da… “Aslında zaman zaman normalleştiği de oluyormuş” yani doktor Richard Green öyle demişti kendisine. Dr. Richard ile yaptığı özel seanslarda adı da dahil pek çok şey öğrenmişti zamanla.

“Bay Philip” demişti son seansta Dr. Green. “Buraya getirildiğinizde Harward üniversitesinde fizik bölümünde okuyan bir öğrenciydiniz. Dördüncü sınıftaydınız. Oldukça parlak bir geleceği olan genç bir delikanlıydınız. Buraya getirileli yirmi yıldan fazla oldu. Önceleri hastalığınızın tedavi edilebilir basit bir obsesyon olduğunu düşünmüştük. Sonra takıntılarınız artmaya, paranoid şizofrenik bir yapıya bürünmeye başladığında işler çığırından çıkmaya başladı. Dönem dönem iyileşmeye çok yakın zamanlarınız da oldu tabi. Hastalığınızın nerdeyse tamamen geçtiğini bile düşündüğümüz zamanlar olmuştu. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi… Ama henüz daha ne olduğunu tam tesbit edemediğimiz bir nedenle bazen sizi tamamen kaybediyoruz. Sanki bir döngüye kapılmış gibisiniz. Dönem dönem her şeyi sil baştan inşa ettiğiniz bir yıkım döngüsü gibi…  Kim olduğunuzu, neden burada olduğunuzu, tüm yaşadıklarınızı hatırlamanız bazen aylar alıyor. Bu dönemlerdeki hırçınlığınız ve saldırganlığınız nedeniyle maalesef zaman zaman sizi tek kişilik hücrede konuk etmek zorunda kalıyoruz. Tanrıya şükür ki tüm bu zorlu zamanlarınızda daima yanınızda olan bir dostunuz var. Sizi hiçbir zaman unutmayan, yıllardan beridir tüm hastane masraflarınızı karşılayan, bu hastanede de dahil ülkedeki pek çok hastanenin sahibi, ülkenin en zengin simalarından Bay Sam Parker.”

“Bay Sam Parker…” diye mırıldanmıştı Bay Philip bu adı duyunca… Sanki çok uzak bir zamanda çok yakından tanıdığı birinin adını yıllar yıllar sonra duyarmış gibi… Fakat ona dair pek bir şey hatırlamamıştı.

“Bay Sam Parker. Genç yaşında zengin olan loto milyonerlerinden… Daha sonra emlak milyarderi oldu. Tabi, o sonradan görme serserilerden biri değil! Para onu hiçbir zaman şımartmadı. Hiçbir zaman kazancını çar çur etmedi. Kendisini sürekli geliştirdi ve eğitti. Hep doğru adımlar attı. Sanki geleceği okuyormuşçasına… Bu kadar zengin olmasına rağmen bir yandan eğitimini tamamladı. Şu anda Harward üniversitesinde oldukça başarılı bir fizik profesörü aynı zamanda, bunu anlayabiliyor musun Bay Philip? Sürekli kucağında taşıdığı kedisiyle tam bir karizma… Ülkenin en sevilen bilim adamlarından biri… Peki kedisine ne ad verdiğini biliyor musunuz Bay Philip? Schörinder!  Evet, yanlış duymadınız. Şu an hatırlayamıyor olabilirsiniz ama üniversite yıllarında bu adı mutlaka duymuşsunuzdur. Hani şu meşhur deneyi tasarlayan adam. Schörinder! Şu fizikçiler çok ilginç adamlar doğrusu… Evrene bizim açımızdan bakmadıkları kesin. Her ne kadar tam olarak anlatmasa da muhtemelen dostluğunuz üniversite yıllarına dayanıyor olmalı Bay Philip. Anladığım kadarıyla o sizin en iyi arkadaşınızdı. Yoksa bu kadar zengin biri, aradan geçen bu kadar zamana rağmen böylesi bir yerde yatan –kusura bakmayın ama- birini neden ziyaret etmek istesin…”

“Ziyaret etmek mi? Peki ne zaman doktor?”

“Aslında –şu an hatırlamadığınızı biliyorum- bugüne kadar sizi pek çok kez ziyaret etti. En son bundan tam olarak 597 gün önce. İlginç değil mi? Bir tesadüf gibi görünüyor ama o sizi her 600 günde bir ziyaret ediyor Bay Philip. Tıpkı bir döngü gibi. Bunun sebebini bilmiyorum. Bana kalırsa sekreteri çok düzenli biri olmalı. Tabi bir sonraki ziyaretinin ne zaman olacağını anlamış olmalısınız.”

Üç gün sonra…

“Philip, o burada seni görmek istiyor… Bay Sam Parker geldi…”

“Demek geldi!”

“Evet Philip. Görüşme odasında…”

Philip kendisini bekleyen gizemli ziyaretçisi Sam Parker ile görüşmek için ürkek adımlarla görüşme odasına ilerken bir yandan tüm bu yaşananlara bir anlam vermeye çalışıyordu. Dr. Green’in anlattıklarına bakılırsa yaklaşık yirmi yıldan beridir buradaydı. Ülkenin en iyi üniversitelerinden Harward’da Fizik okurken rahatsızlanmış ve gizemli arkadaşının desteğiyle buraya yatırılmıştı. Her ne kadar kendisi geçmişine dair bu ayrıntıları hatırlayamasa da ara ara beyninde uçuşan bazı görüntüleri anımsamaya başlamıştı. En son hatırladığı şey üniversitedeki bir arkadaşıyla “Schrödinger’in Kedisi Deneyi” ile ilgili yaptığı bir sohbete dair konuşmalardı.

Schrödinger’in Kedisi… Doktor Green gizemli ziyaretçisinin kedisinin adının Schrödinger olduğunu söylemişti. Acaba bu bir tesadüf müydü, yoksa üniversitedeki hatıralarında anımsadığı arkadaşı Sam Parker’in kendisi miydi? Buna dair hiçbir fikri yoktu Philip’in. Ne de olsa az sonra her şeyi öğrenecekti. Az sonra görüşeceği Sam Parker’dan geçmişine dair tüm gerçeği öğrenmek için can atıyordu.

Nem kokan uzun dar koridordaki kısa yürüyüşünün ardından ahşap doğramalı görüşme odasının kapısına ulaştı. Kapının önünde son bir kez derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı açtı. Heyecanlıydı…

Bay Sam Parker oldukça şık duran sade gri renkli parlak takım elbisesi, beyaz gömleğinde bir inci gibi parlayan ince bağlanmış sade kravatı, kucağına bir pamuk topu gibi yayılmış Schrödinger adlı kedisiyle adına tahsis edilmiş olan gizli görüşme odasının kahverengi deri koltuğunda oturuyordu.

Yavaş adımlarla içeri giren Philip Sam Parker ile selamlaştıktan sonra hemen karşısındaki koltuğa oturdu. Ortam oldukça sessizdi. Sessizliği bozan Bay Sam Parker’in gür sesi oldu. “Merhaba Philip” dedi gözlerini Philip’in gözlerinden ayırmadan.

Philip o an ne düşüneceğini bilemedi. Bay Sam Parker’in bakışlarındaki anlamı çözememişti. Şefkat, nefret, acı, kin, sevgi, vefa… Bay Parker’in bakışları oldukça tuhaf anlamlar yüklüydü ama Philip’in sezinlediği kadarıyla bakışlarında dostluğa dair pek bir şey yoktu. O kendisini ziyarete gelen eski bir dosttan ziyade onun ne hale geldiğini görmek isteyen uzak bir tanıdık gibiydi. Hatta bakışlarında dostluktan ziyade düşmanca denebilecek bir ifade olduğunu hissetmişti her nedense Philip. Belki de kendi kuruntusuydu bu. Kendisine düşmanlık besleyen biri neden yıllarca onun tüm bakım masraflarını üstlenip üstelik de sürekli ziyaretine gelip dursundu ki?

“Merhaba, Bay Sam Parker” dedi Philip kısa süren bir sessizliğin ardından. “Hoş geldiniz…” Ardından uzun yıllar birbirini görmeyen iki eski dost gibi konuşmaya başladılar

“Nasılsın Philip?”

“Sağ olun Bay Parker. Teşekkür ederim. Siz nasılsınız?”

“Lütfen bana Sam, de Philip. Eski günlerdeki gibi…”

“Biz, eskiden arkadaş mıydık?”

-Sesli bir şekilde gülerek- “Philip… Bay Philip J. Well hiçbir şey hatırlamıyorsun, değil mi?”

“Ne hatırlamam gerekiyor?”

-Derin bir iç çekerek- “Tanrıya inanıyor musun Philip?”

“Efendim, bunun konumuzla ne ilgisi var?”

“Sonsuz bir “an” Philip. Tekillik… Hayatımıza dair sonsuz olasılıkları içinde barındıran tek bir ana hükmetmek… Her şeyiyle geçmişe ve geleceğe aynı an içinde karar vermek. Yeniden şekillenmesi için… Böyle bir imkâna sahip olsaydın. Yani, tüm geçmişini ve geleceğini olası tüm ihtimallerle birlikte görüp değiştirebileceğin bir tekilliğe ulaşıp bu an içinde hayatına yeniden şekil verebilseydin, en baştan, doğumundan itibaren, tüm yaşadıklarını değiştirmek ister miydin?”

“Bay Parker, ne demek istediğinizi anlamıyorum.”

“Fizik Bay Philip. Fizik… Günün birinde, kendini çılgın bir profesörün zalimce tasarlanmış bir deneyinin içinde bulsaydın… İstemeden… Zorla… Bir kobay gibi… Tüm hayatını sil baştan değiştirecek zalimce bir deney… Bu deneyde her nasılsa hayatını tümden değiştirebilecek bir seçim yapabilme gücüyle karşı karşıya kalsaydın… Eşini, çocuklarını ve tüm hayatını kaybetmek pahasına sil baştan yeniden bir hayatı seçer miydin? Yoksa?”

“Bay Parker. Size saygım sonsuz fakat söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum. Lütfen biraz daha açık konuşur musunuz?”

Bir yandan kucağındaki sevimli kedisi Schrödinger’i okşarken belli belirsiz mırıldandı Sam Parker. “Schrödinger’in Kedisi Philip. İkimizin de hayatını değiştiren o muazzam an.”

Philip cevap vermedi. Oldukça düşünceliydi. Geçmişe dair, Sam Parker’a dair, onun söylediklerine dair bir şeyler hatırlamaya çalışsa da söylediklerine dair hiçbir şey anımsamıyordu. Philip Bay Parker’in söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordu.

Onun boş bakışlarının ardındaki anlam bulma çabasını gören Sam Parker “Demek hiçbir şey hatırlamıyorsun Bay Philip” diyerek ayağa kalktı. Gitmek üzere kapıya yöneldi.

Philip hiçbir şey anlamamış olmanın şaşkınlığıyla anlamsız ve boş bakışlarla Bay Parker’i süzüyordu. Kapıdan çıkmak üzereyken Philip’e dönerek “Olasılıklar, Bay Philip” dedi. “Sonsuz olasılıklar. O anda odada bulunan iki kişinin hayatlarına dair muhtemel sonsuz olasılıklar arasından bir seçim yapmam gerekiyordu. Çünkü deneyin etkisi hesaplanandan fazla olmuştu. Laboratuvarda bulunan diğer kişi… Hesaplanmadık bir şekilde deneyin etkisinden kurtulamamıştı.  Seçimi benim yapmam gerekiyordu çünkü kutuda olan bendim. Bu beni daha güçlü kılıyordu. O an deneye ve sonuçlarına dair her türlü ayrıntıyı anlayacak ve yönetecek bir bilince sahiptim. Tanrı aşkına o kadar fazla seçenek vardı ki!  Hem benim, hem de… Sonuçta bir seçim yaptım Bay Philip! Bir seçim yaptım. Hem benim hem de odadaki diğer kişinin tüm hayatını sil baştan şekillendirecek olan bir seçim… Gözlerimi açtığımda yepyeni bir hayatım vardı. Fakat önceki hayatıma dair her şeyi hatırlıyordum… Fakat gördüğüm kadarıyla… ”

Kısa süreli bir duraksamanın ardından “Anlayacağınız. Deney işe yaradı, Bay Philip. Deney işe yaradı.

Hala bana teşekkür etmeyecek misiniz Bay Philip?”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...