bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü bilinmeyen oran - ozgur hunel

Tarih: 15 Kasım 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Bilinmeyen Oran | Özgür Hünel (Kısa Öykü)

“Şimdi birlikte, bu ‘yabancı tür’ün göze çarpan fiziksel özelliklerini inceleyelim; Upuzun, ince bir boyun, vücutla orantısız büyüklükte bir baş, gözbebekleri olmayan gözler ve sanki sabit bir formu yokmuş da her an değişime uğrayabilirmiş gibi salınan bir beden. Gerçekten de yabancı bir form değil mi? Amedeo Modigliani’nin en büyük aşkı, genç ve güzel Jeanne Hébuterne’i resmettiği 1919 tarihli bu portre, birçoklarınız için estetiği ve romantizmi çağrıştırabilir ve bu doğrudur da. Ama biz bu derste daha derine bakmayı öğreneceğiz. Yüzeyde görünen estetik olsa da, altında yatan başka bir kavram daha var zira: Yabancı kültürler arası etkileşim! Şimdi bu etkileşimin ne olduğundan bahsedeyim…”

İhtiyar Profesör Ramin’in monoton anlatımı bu kısma geldiğinde hep bariz şekilde değişir, sesine heyecan karışırdı. Anlatmaktan zevk aldığı bu kısma başlamadan evvel gözlüklerini düzeltip sınıfa şöyle kısaca bir göz gezdirmek istediğinde fark etti ki, sınıf bomboştu… Neden sonra, normal bir ders gününü bitirir gibi çıkışa yöneldi. O çıkarken sınıfın ışıkları ve holo sistemleri otomatik olarak kapanıyor ve havada duran portre yavaş yavaş yok oluyordu.

Bir saniye, bu, şu an olmuyor… Bu eski bir anım… Bu gezegen, gerçeklik hissimi zayıflatıyor, her şey birbirine giriyor… Çok yaşlıyım… Ve zihnim… O kadar yorgun ki… Konsantre olmalıyım…

Ramin, karşısındaki uzaylılara -bu gezegenin “Speculoid” olarak adlandırılan yerel türüne- odaklandı. Bugün ilk ders günüydü ve resim sanatıyla başlamaya karar vermişti; Speculoid’ler telepatiyle iletişim kuruyor olsalar da, Ramin alışkanlık gereği konuşarak anlatıyordu ve henüz iletişimin başında oldukları için, görsel bir sanatla başlamanın işleri kolaylaştıracağını düşünmüştü. Kolundaki holo-oynatıcı ile pek çok temel eseri gösterdi, akımlardan, dönemlerden, ustalardan bahsetti. Lakin buradaki tek görevi sanat öğretmek değil, onlardaki sanat kavramını da öğrenmekti; ne de olsa bu bir “değişim programı”ydı.

Altın oranın onlarda bir karşılığı var mı? İnsanın boy uzunluğu tesadüfi değil, üzerinde evrimleştiği Dünya’ya göre oluştu. Boy uzunluğuna göre de perspektif algısı oluştu. Büyük küçük kavramlarımız, estetik değerlerimiz, oran ve orantılarımız hep kendimize özgü, bu bağlamda dünyamıza özgü…

Öte yandan Speculoid’ler, insansı olsalar da, sürekli değişim halinde olan bir forma sahiplerdi. Ramin, 30 cm’den 4 metreye kadar değişebildiklerini görmüştü. Bu durumda ideal oranlardan veya bedensel biçime dayalı estetikten nasıl bahsedilebilirdi?

Ramin anlatımını bitirdikten sonra ona rehberlik eden Jeanne’a -gezegendeki rehberi olan Speculoid’e, ince ve uzun boynu sebebiyle Modigliani’nin Jeanne portresine benzettiği için bu adı takmıştı- döndü ve şimdi resim sanatının onlardaki karşılığını kendisine göstermelerini rica etti. Speculoid’ler aralarında iletişime geçtiler ve Ramin’e, onu “kuzey ışığı”na götürmek istediklerini, böylece istediği şeyi görebileceğini ve anlayabileceğini söylediler. Ramin endişe içinde reddetti ve sonra onların yanından ayrılarak poduna yöneldi. Zihni yine eskiye odaklanmaya başlıyordu.

Jeanne yalnızca bir tablo’nun ismi değil… Rehberime taktığım isim de değil… Bir tane daha var. Bir tane daha olmalı…

Ramin ve Jeanne’ın tanışmaları, aynı sınıfta, sanat tarihi eğitimi gördükleri yıllarda, Jeanne’ın başına gelen tuhaf bir olay yüzünden olmuştu. Öğretmenleri ne zaman derste Modigliani’nin Jeanne portresini gösterse, kızcağız kendi adını taşıyan bu portreyi görür görmez bayılıyordu. Ramin ise bunun sebebini çözdüğünü düşünüyordu.

Bu ne zamandı? Jeanne… Neden sürekli bayılıyordu? Hatırlamakta güçlük çekiyorum…

Ramin poduna çekilmiş, koruma kıyafetini çıkarmıştı ve ilk defa, Jeanne’ın günlüğünü eline alıp okuyacak cesareti kendinde bulabilmişti:

Jeanne’ın Günlüğü,

Lisbon, 2038

…Bayılmalarımın gizemi, yeni arkadaşım Ramin tarafından çözüldü. Bayılmaların sadece Jeanne portresine bakarken olmasına ek olarak, baygınlık geçirdiğimde yüzümde tarifi imkansız bir mutluluk ifadesi oluşması sayesinde çözmüş bu gizemi. Söylediğine göre, “Stendhal sendromu” denilen bir durumdan muzdaripmişim. İlk defa duydum, muazzam bir sanat eserinden fazlaca etkilenildiğinde kişinin buna dayanamayarak bilincinin kapanması sendromuymuş…

…Ramin ile o gün saatlerce o portre üzerine sohbet ettik. Oscar Wilde’ın Dorian Gray karakterinin kendi portresine bakamaması gibi ben de adaşım olan portreye doya doya bakamadığımdan, Ramin’den bana o resimle ilgili bildiği her şeyi anlatmasını istemiştim. Ramin için Jeanne portresi, kültürler arası etkileşimi sembolize ediyordu: 20. yy başlarında Avrupalı sanatçılar, Afrika kültüründen esinlenmeye başlamış ve böylece modern sanatın kübizm de dahil yeni ekolleri ortaya çıkmıştı. Sözgelimi Modigliani’nin tablolarındaki ince ve uzun boyunlar, Afrikalı kadınların, kendi estetik anlayışları gereği halkalar takarak boyunlarını uzatmalarından geliyordu. İronik, batı sanatı, ilhamını kara kıtadan alarak ulaşıyordu yeni boyutlara…

…Gün sonunda kendime şunu sormadan edemedim: Kültürler arası etkileşim böylesi mucizelere gebeyse, ben neden yerimde duruyorum?..

***

Bir sonraki derste Ramin mimariden bahsetti. Lakin farklılığa dayalı sorunlar gene işini zorlaştırıyordu. Dünyadaki mimari yapılar çeşitli malzemelerle, Dünya’ya özgü ölçümlerle ve en önemlisi, insan merkeze alınarak inşa ediliyordu. Oysa Speculoid’ler temelde hep aynı malzemeyi –beyaz renk, cam ile taş karışımı gibi görünen bir malzeme- kullanıyordu (Bu gezegene Latince “cam-taş” anlamında “Speculum-Petram” adının verilmesi bu yüzdendi) ve her nasılsa, bu yapılar da içinde yaşayanlar gibi değişim halindeydiler! Ramin, yapıların, gezegenin hareketiyle, mevsimlerle ve gece-gündüz döngüsüyle uyumlu hareket ettiğini düşünüyordu. Fakat bu taşların ve içlerinde barındırdıkları teknolojinin sırrına vakıf olmak başka uzmanların işiydi. Ramin, Jeanne nezdinde Speculoid’lerden mimarileriyle ilgili tasarımsal bilgileri kendisiyle paylaşmalarını isterken, onu bir yapıya götüreceklerini veya örnek görseller göstereceklerini ummuş fakat Speculoid’ler onu tekrar kuzey ışığına götürmeye kalkınca yanıldığını anlamıştı. Gene reddetmek zorundaydı. Onlardan hiçbir şey öğrenemeden Dünya’ya döneceğini düşünmeye başlamıştı. Dahası, hafızası giderek kötüye gidiyordu.

Jeanne, beni ikna etmeye çalışıyordu… Onunla birlikte gitmem için…

Ramin ve Jeanne ilk kavgalarını, Jeanne’ın eğitimini yarıda bırakıp Ortadoğu’ya, Birleştirme Savaşları’nın tüm şiddetiyle devam ettiği bölgeye gitme kararı alması üzerine yaşadılar. Jeanne oradaki gönüllülere katılıp, savaşta zarar gören masum sivillere yardım etmek istiyordu. Ramin ne derse desin onu kalmaya ikna edememiş, Jeanne’ın birlikte gitme teklifini de geri çevirmişti.

Kalıp mezun olmalıydım… Sorumluluklarım vardı… Ah, hadi oradan, kimi kandırıyorum? Sadece korkuyordum…

Poduna döndüğünde, günlüğü okumaya devam etti:

Jeanne’ın Günlüğü:

Lisbon, 2041

…Ramin bana bugün başka ilginç bir konudan bahsetti: II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’dan ABD’ye tasarımcı göçü. Nazi zulmünden kaçan tasarımcılar, ABD’yi yeni yurtları yapmış, yabancısı oldukları bu topraklarda kariyerlerinin altın çağını yaşamakla kalmamış, bugün grafik tasarım ve reklamcılıkta hala devam eden ekollerin de temellerini atmışlardı. Ramin’in Afrika etkileri hakkında anlattıklarıyla beynimde çakılmış kıvılcım, bu sohbetten sonra yangına dönüşmüştü. İnanıyorum ki kaderimde “yabancı kültürler, yabancı topraklar” var!..

…Ortadoğu’ya, savaş bölgesine gitme kararı aldım. Gönüllü yardım kuruluşlarından biriyle irtibata geçtim bile. Elbette Ramin’e anlatmak çok zor oldu. İran kökenli olduğu için Ortadoğu’nun tehlikelerini biliyor. Kalbini kırdığımı biliyorum. Ama doğru olduğuna inadığım şey bu. Bir insan kendi yolunu izlemeli. Beni bu yola itenin, onun anlattıkları olduğunu bilse ne düşünürdü acaba? Burada durup sanat okuyarak mı insanlığa faydalı olabilirim, yoksa orada muhtaçlara yardım ederek mi?..

…Benimle gelmesini teklif ettim. Lakin onu ikna etmek için Picasso’dan alıntı yapmak bile yeterli olmadı:

“Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Ressamsa yalnız gözleri, müzisyense yalnız kulakları olan bir aptal mı? Sanatçı, aynı zamanda, sürekli olarak canlı kalan ve olayların tümüne bu şekilde tepki gösteren bir kişidir.”…

***

Ramin ilerleyen derslerde edebiyattan, kurgudan bahsetmişti ama bir insanın, başka insanlar için yazdığı kurgu, ancak insan zihninde bir şeyleri tetikleyebilir ve etkili olabilirdi; düzenli olarak zikredilen bir isim, belli bir kalıp dahilinde tekrarlanan öğeler veya katmanlı bir anlatım gibi. Müzik dinletmeye kalkmış fakat o Beethoven’ı keyifle dinlerken, parçanın bitimine doğru Speculoid’lerin frekans farklılığı yüzünden hiçbir şey duymadıklarını fark etmişti. En temel sanat türlerinde bile kendini bir açmazın içinde bulduğundan, çizgi roman, video oyunu gibi daha modern ve komplike türlere girmeyi düşünmedi bile. Ramin artık başarısız olduğunu kabullenmişti. Ne onlara anlattıklarının anlaşıldığından emindi, ne de onlarda sanat kavramının karşılığının ne olduğunu öğrenebilmişti zira her defasında o kahrolası kuzey ışığına davet ediliyordu ve o… Oraya gidemezdi.

Bu fikir en başından yanlıştı. Ramin inanmaya başlamıştı ki sanat kavramı evrensel değil, insana özgüydü. Dünya ve üzerindeki insan ile yoğrulmuş, bu ikisinin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Başka medeniyetlerde de ortaya çıkmak zorunda değildi.

Kendine has bir olgunun, evrensel bir değer olduğunu varsaymak, tam da insan gibi kendini beğenmiş bir türe göre.

Ramin o günün sonunda hayal kırıklığı ve kızgınlıkla poduna dönmüştü.

Çocukluğum Ortadoğu’da geçmişti. Bir ömre yetecek kadarını görmüştüm ve dahasını istemiyordum. Jeanne’ın oraya gitmek istemesi, dahası beni de götürmek istemesi tanrının espri anlayışı mıydı?

Jeanne gideli yıllar olmuştu ve Ramin son zamanlarda ondan hiçbir şekilde haber alamamıştı. Sonunda Jeanne’a duyduğu özlem ve merak, korkusuna baskın çıkmış ve peşinden gidip onu bulmaya karar vermişti.

Jeanne’ı aramaya gitmek için neden o kadar bekledim? Belki daha önce gitseydim…

Günlüğü okumaya devam etti, sonuna yaklaşıyordu:

Jeanne’ın Günlüğü,

Afganistan, 2046

 …Ramin’le farklı hayatlar seçmiştik. O orada mutluydu, ben burada. Ve insanlara yardım ettikçe, ne kadar doğru bir karar aldığımı daha iyi anlamıştım. Sadece hayattaki amacımı bulup kendimi gerçekleştirmekle kalmamıştım, bu yabancı topraklar bana bir hayat arkadaşı ve küçük tatlı bir kız bebek de bahşetmişlerdi. Tam da şimdi Ramin’in beni bulmaya gelmesi tanrının espri anlayışı olsa gerek…

 …Artık evli ve çocuklu bir kadın olduğumu gördüğünde hayal kırıklığı yüzünden okunabiliyordu. Ben seçimimden hiçbir zaman şüphe duymamıştım ama o duyuyor gibi görünüyordu…

 …Bir süre yanımda “sadece bir arkadaş” olarak kalıp, bana yardım etmek istediğini söyledi. Kabul ettim. Sonunda biraz olsun idealist ve maceracı olması hoşuma gitmişti. Birlikte bütün gün, kasabadaki yaralılarla ilgileniyor, çocuklarla oynuyor ve yemek dağıtıyorduk. Kasabanın kuzeyine, bombaların patladığı bölgeye asla yaklaşmaması gerektiğini tembihleyene kadar korkusunu ustalıkla saklıyordu…

Günlük burada bitmişti.

***

Ramin son cümleleri zar zor okuyabilmişti. Bitirdiğindeyse, fenalık geçirip yere yığılmıştı. Gezegende çok fazla kaldığından, zihni artık dayanamıyordu. Zaman kavramını tamamen yitirmek üzereydi ve anıları kaotik bir biçimde zihnine hücum ediyordu:

Yıl 2112. 94 yaşındayım. Ne zaman bu kadar yaşlandım? Boş bir sınıfa ders anlatıyorum…

“Ne olursa olsun, kuzey ışığının kaynağına gitmeyin Profesör. Manyetik anomalinin kaynağının orası olduğunu tespit ettik. İnsan zihni üzerindeki muhtemel etkileri…”

Jeanne’ın kızı olduğunu söyleyen bir kadın ziyaretime geliyor. SERPO adında bir devlet projesinde çalışıyormuş. Annesinden benim hakkımda çok şey dinlemiş ve bir uzaylı değişim programında görev almam için teklifte bulunuyor? Uzaylılar mı? Değişim programı da ne oluyor? Aradıkları teknolojik nostalji değilse, biz onlara ne vaat edebiliriz ki?

“Podunuz dışına asla koruma kıyafetiniz olmadan çıkmayın profesör. Kıyafetiniz yerçekimi şiddetini Dünya’daki seviyeye getirecek ve bu sayede rahat hareket edebileceksiniz. Aynı zamanda kıyafet, oksijeni arıtarak yabancı virüsler kapmanızı engelleyecek.”

SERPO tesislerindeyim. Beni gideceğim gezegen ve halkı hakkında eğitiyorlar. Çok odaklandığımı söyleyemem. Bu iş için fazla yaşlıyım. İki çalışanın konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Kimin gönderildiği umurlarında bile değilmiş. Sanat hakkında bir iki zırva anlatacak bir ihtiyar yeterliymiş. Tek dertleri, değişim programı sayesinde elde edecekleri uzaylı teknolojisi.

“Serpo Projesi, 1960’larda ABD hükümeti tarafından gizlice yürütülmüş bir uzaylı değişim programıydı. Revize edilerek yeniden yürürlüğe sokuldu.”

Teklifi geri çevirmek istiyorum ama kadın masama bir şey bırakıyor. Jeanne’ın günlüğüymüş. En iyi kozunu en sona saklamış. Annesi hayatta olsaydı bu görevi kabul etmemi isteyeceğini söylüyor. Bunu onun için yapmalıymışım.

Podun üzerinde İngilizce bir kabartma yazı var: “Made on earth by humans”

“1977’de uzaya fırlatılan Voyager uzay araçlarına eklenen altın plakta, insanlık medeniyetine dair pek çok bilgi bulunuyordu. Speculoid’ler bir şekilde veriyi almış. Sadece sanatsal içerik ilgilerini çekmiş.”

***

Ramin biraz olsun kendine gelmeye başlamıştı. Emekleyerek podun çıkışına yöneldi. Koruma kıyafetini giymek aklına bile gelmemişti. Gece vaktiydi, yağmur yağıyordu. Yağmur damlaları Van Gogh tablolarındaki fırça darbeleri gibi görünüyordu. Yerçekimi Dünya’dakinden fazlaydı ve hava çok soğuktu. Ramin yere yığıldı ve sayıklamaya başladı. Evinden ışıkyılları uzakta, yapayalnız, yaşlı bir bedenin solan hafızasında kısılı kalmıştı.

“Seni giderken durduramadım. Gittiğinde seninle gelmedim. Seni bulmak için geç kaldım. Bulduğumda kurtaramadım. Üstelik, en başından, gitmene sebep olan benmişim,” dedi ve sonunda ağlayarak bağırdı, “benim yüzümden! benim yüzümden!”

Neden sonra, başında dikilen uzun boyunlu insansı bir figür gördü. Rehberi Speculoid, Jeanne idi bu. Jeanne uzattığı kollarıyla onu ayağa kaldırdı ve düşmemesi için sımsıkı tuttu. Ramin ağlamasını kesmeye çalışarak Jeanne’a baktı.

“Lütfen, beni affet,” dedi Ramin, zor çıkan sesiyle, “lütfen.”

“Seni affediyorum,” diye cevap verdi Jeanne.

Yağmur altında bir gece vakti, insan ve Speculoid, birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı.

“Kuzey ışığına gitmek istiyorum,” dedi Ramin kararlılıkla, “artık korkmuyorum.”

Ve yola koyuldular.

Afganistan’daki o kasabanın kuzeyinden bir çocuk ağlaması sesi geliyordu. Jeanne sonunda dayanamadı ve yardım için öne atıldı. Ramin koşup onu durdurabilirdi ama arkasından bağırmakla yetindi:

“Kuzeye gitme demiştin. Bombalar! Jeanne! Nereye gidiyorsun!?”

Jeanne ağlama sesine yaklaştığında, çocuğun başında duran bir intihar bombacısı, gördüğü son şey oldu. Sonrası kulakları sağır eden bir patlamaydı.

Ramin, Jeanne ile birlikte kuzey ışığının kaynağına varmıştı. Işığın içine doğru yürürken arkasından Jeanne’ın “kuzeyden uzak dur,” diyen sesini duyar gibi oldu ama umursamadı.

Ramin sonunda idrak etmişti. Cevap: Anlam idi. Anlam evrende kendiliğinden bulunmaz ve üretilmesi gerekir. Hayat, ancak kişi ona anlam yüklerse anlamlı olur. İnsanlar için anlamı üretmenin yolu sanattı. Onlar içinse… İşte buydu.

Ramin’in bilinci bir daha açılmamak üzere kaybolurken, yüzüne tarifi imkansız bir mutluluk yerleşmişti. Son düşüncesi şu oldu:

“Stendhal sendromu… Demek böyle bir şeymiş.”

Etiketler: , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...