bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 27 Eylül 2019 | Yazar: Gökhan Cılam

0

Arayış | Gökhan Cılam (Kısa Öykü)

”Acil kurtarma konsolu devreye girdi… Sıcaklık tehlikeli düzeyin üzerinde… Ana sistemin kullanılmaz hale gelmesine 10 dakika… Sıcaklık tehlikeli düzeyin üzerinde…”

Acil durum uyarısıyla yeniden açıldı robot. Küçük kamera gözleriyle etrafa sorar şekilde baktı. Issız olduğu kadar kurak da bir yerdeydi. Nerede olduğunu bilmiyordu. Üzerindeki irili ufaklı taşların arasında sıkışmıştı. Kendini kurtarmak için mekanik kollarını kullanmaya çalıştığında sağ kolunun artık yerinde olmadığını farketti. Sağlam kalmış sol koluyla ve mekanik ayaklarıyla uzunca süre uğraşmasına rağmen bir türlü altında kaldığı yığından kurtulamadı.

”Sıcaklık tehlikeli düzeyin üzerinde! Ana sistemin kullanılmaz hale gelmesine 5 dakika…”

Uyarısı sonrası daha adını bile hatırlayamayan robot taktik değiştirdi. Üzerindeki kayalarla uğraşmak yerine ayaklarıyla altındaki toprağı eşeledi. 3 dakikalık uğraşının ardından bedeniyle geçebileceği kadar bir çukur kazabildi. Sonunda yığından çıktığında saf güneş ışıklarını daha net hissetti alıcı sensörleri. Hemen bir yere saklanmalıydı, serin bir yere. Yoksa tüm sistemi bir daha açılmamak üzere kullanılmaz hale gelecekti.

”Ana sistemin kullanılmaz hale gelmesine son 1 dakika…”

Artık vakti kalmamıştı. Tüm çabasıyla etrafına ısı sensörlerini açarak baktı. Genel sıcaklık 55-60 santigrat dereceydi. Ama az ilerisinde, çorak toprağın dibindeki küçük bir kayanın gölgesinde sıcaklık 20 santigrata kadar iniyordu.

”Ana sistemin kullanılmaz hale gelmesine son 30 saniye…”

Sistemlerindeki tüm gücü minik ayaklarına vererek bu serin noktaya ilerledi ve kayanın arkasına, güneş ışınlarının girmediği bu kuytu noktaya vardı. Burası şaşırtıcı derecede serindi. Mekanik bedeniyle serin kayaya yaslanan robot, gitgide soğudu ve tehlikeyi atlattı. Burasının neresi olduğunu merak etti ama cevabı bulamadı; buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu: Hatta hiçbir şey hatırlamıyordu. Hafıza üniteleri hasar görmüştü ve çalışmıyordu. Ama sistemi açıktı. Sistem bilgisini kontrol etti: Sistem model adının TRK Z-99 olarak geçtiğini gördü. Üretim tarihi 2072 olarak gözüküyordu.

Bulunduğu yerde bir süre daha kalıp iyice soğumayı bekledi. Ardından hafıza ünitelerine yeniden girmeye çalıştı ama boşuna bir uğraştı bu. Bir gelişme kaydedemeyince bulunduğu yerden internet bağlantısına ulaşmaya çalıştı: Ama internete bağlanabileceği devreleri de hasar görmüştü ve çalışmıyordu. İnternete bağlanamadığı için servis sağlayıcısıyla bulunduğu yeri de göremiyordu. Kısaca hiçbir şey hatırlamıyor, hiçbir bağlantı kuramıyor, bu yüzden de manıklı hiçbir yere gidemiyordu.

Bekleyerek hiçbir çözüm üretemeceğinin farkındaydı. Bu yüzden ne olursa olsun harekete geçmeye karar verdi Z-99. Etrafına iyice göz gezdirdi, optik kamera gözleriyle çok uzak noktaları bile yakınlaştırabiliyordu. Kuzey bölümünün tamamen suyla kaplı olduğunu gördü bu sayede. Böylece güneye doğru yok almaya başladı. Kayalık kısımları nispeten geçtinten sonra dizlerinin üzerine çöktü: Dizlerinden ayağına kadar olan kısımdan minik tekerlek şeklinde uzuvlar çıktı. Bunlar yardımıyla çok daha hızlı yol almaya başladı. Bu yolculuk günlerce sürdü. Bir robottan beklenebileceği üzere bıkmadan, usanmadan ilerledi. Güneye doğru gittikçe hava sıcaklığının, sert karasal iklimin gitgide arttığına şahit oldu. Hasarlı mekanik bedeni bu zorlu yolculuğu güçlükle götürüyordu. Zavallı robot, varlığını devam ettirmek için olağanüstü bir çaba sarfediyordu: Ne de olsa temel robot yasasının 3. maddesi bunu emrediyordu. Bu yasalar ana çipine işli olduğu için hafıza devreleri çalışmasa da bu yasaları biliyordu.

Gece gündüz demeden devam ettiği on günlük zorlu yolculuğun ardından sistemleri ilk defa bir sinyal algıladı. Bu, çok eski, karasal yayın sistemiydi. Uzaktan, kesik kesik gelen bu sinyalin geldiği yöne gitti. Bir süre sonra ilerde küçük, virane bir kasaba gördü. Sinyal tam da buradaki binalardan birinden geliyordu. Etrafı incelerken bir anda karşısına eli silahlı, üstü başı paçavra içinde olan, en az 80 yaşlarında sakallı bir adam çıktı. Bu yaşlı adam, gözlerini kısarak ağır adımlarla Z-99’a yaklaştı: Güneş ışınları gözlerini aldığı için karşısındaki küçük robotu net göremiyordu. Fakat çok geçmeden görüş açısı berraklaştı ve karşısındaki hasarlı robotu gördü. Bir anda gözleri dehşetle irileşti ve yaşlı bir adamdan beklenmeyecek çeviklikle koşaradım oradan uzaklaştı.

Z-99, az önce kaçan adamı durdurmak ve onla iletişime geçmek istedi fakat insanlarla iletişim kurabileceği konuşma sisteminin de hasarlı olduğunu fark etti. En fazla uyarı sinyali çıkartabiliyordu. Bunu mors alfabesi olarak kullandı. Fakat insan çoktan sırra kadem basmıştı bile. Bunun üzerinde sinyalin geldiği yere yöneldi yeniden. Kısa süre sonra eski radyo istasyonunu buldu. İçeri girdiğinde köhne ve eski elektroniklerin bulunduğu loş, terkedilmiş bir istasyonla karşılaştı. Etrafa bakıp kendini onarabilecek bir şeyler aradı ama işe yarar bir şey gözüne çarpmadı. Tam bu köhne yeri bırakıp gidecekken dikkatini örümcek ağlarının kapladığı bir alan çekti. Bu noktaya yaklaştığında ağların altında aktif olmayan bir robot olduğunu gördü. Ağları aşıp robotun yanına gitti. Tarama mekanizması ile hızlıca robotun bir sorunu olup olmadığına göz attı. Robotun sadece bataryası bitmişti. Frekansın geldiği noktadan bir elektrik prizi bulup robotun yanına getirdi ve robotu şarj etmeye başladı. Çok gemeden robot, uyku modundan çıktı.

“Efendi” dedi uyanır uyanmaz.

Karşısındaki robotun durumunun kötü olduğunu düşündü Z-99. Zira kendisini, az önce kendisinden kaçan efendi insanlarlardan biri ile karıştırdığını düşündü. Bu düşüncesini mors alfabesi ile karşısındaki robotla da paylaştı.

“İnsanlar mı? Burada mı? Sizi hemen…”

Yeni uyanmış robot, sözleri bitmeden başından eski bir tüfekle vuruldu. Vuran kişi az önce kaçan yaşlı insandan başkası değildi.

“Buralarda robotlara yer yok.” dedi yaşlı adam sert bir sesle. Hala çalışmakta olan ufak tefek ve zararsız gözüken robota bir göz attı: “Sana da bir mermi harcamamı istemiyorsan çabuk toz ol buradan, hurda yığını!”

Z-99, üzgün ve korkmuş bir şekilde oradan ayrıldı. Bir yandan nereye gideceğini bilmeden oradan uzaklaşırken diğer yandan birden fazla duyguyu işleyebiliyor olmasına şaşırdı: Modelinin böyle bir özelliği olmamalıydı.

Z-99, yaklaşık 100 metre güneye gittikten sonra durdu. “Nereye gitmeliyim” diye düşündü. Harabe haldeki kasabaya göz gezdirdi. Bir tren istasyonu gözüne çarptı. “O yaşlı insana geri dönsem beni de yok etmeye çalışabilir. En iyisi gidip hem o insan, hem de zarar görmüş robot için yardım çağırmak.”

Bu umutlarla istasyona gitti küçük robot. Fakat gördükleri karşısında büyük bir hüsrana uğradı: Burada da kimse yoktu. Sadece eski bir tren ve paslı vagonları bulunuyordu. Z-99, bu treni çalıştırıp oradan uzaklaştırmayı düşündü. Fakat treni çalıştırmak için gerekli olan elektrik gücü kesilmiş gözüküyordu. Hava kararmaya başladı. Geceyi burada geçirip yarın gün ışığıyla tren raylarını takip etmeye karar verdi ve enerji tasarrufu için(güneş enerjisi bataryaları 10 günlük geceli gündüzlü zorlu yolculuk sonunda azalmıştı) uzun bir aradan sonra kendisini uyku moduna aldı.

Ertesi gün olup yandığında radyo istasyonunda vurulmuş olan robotu tren istasyonunda çalışırken buldu. Bu robot da Z-99’a benziyordu ama daha iri ve büyüktü. Rengi de koyu yeşildi. Z-99, yeşil ve iri robota yaklaşmaya başlayınca bu robot onu fark etti ve hemen ona döndü:

“Konuşmayı dener misiniz?” dedi robot

“Test… Konuşabiliyorum.” dedi Z-99.

“Hafıza devrelerinizi de onarmayı denedim ama başaramadım. Bunun için şehre gitmemiz gerekecek.”

“Kendini tanıtır mısın?”

“Ben Z-2112: Özel savaş robotu”

“Sana saldıran insanla karşılaştın mı?”

“Evet, kendimi onardıktan sonra insanı bulup öldürdüm. Ardından sizi buldum. Uyku modunda olduğunuzdan sinyaliniz zayıftı, sizi bulmam zor oldu.”

“Ama, robot yasaları gereği hiçbir robot insana zarar veremez. Devrelerin zarar görmüş olmalı. Seni onarmamız gerekiyor.”

“Zaten onardınız” dedi Z-2112. “Hafızanız yerinde olmadığı için hatırlamıyorsunuz ama daha önceden karşılaşmıştık. Yaşananları anlatmaktansa göstermeyi tercih edelim. Belki görsel devrelerinizin tamamen iflas etmemiş hafıza devrelerinize bir katkısı olur. Bunun için treni tamir ettim. Dilerseniz sizi başkent Kraut’ta tüm olan biteni detaylıca göstereyim.”

Z-99, başka bir çaresi olmadığı için bu teklifi kabul etti. Ama çok rahatsızdı. Var olma sebepleri insanları korumak ve onlara yardım etmekken şimdi içlerinden birinin onları öldürebilmesi çok mantıksızdı. Z-99, gerçekten bir şehre gidiyorlarsa burada bir insana, en iyisi bir polise olanları bildirmek olduğunu düşündü.

Yolculuk Z-99’un beklediğinden kısa sürdü. 3 gün içinde Kraut adlı kente ulaştılar. Z-99, burada hiçbir insan göremeyerek şaşırdı. Ama geçtikleri kasaba gibi değildi: Her yede robotlar vardı: 4 ayak üstünde giden yük robotları, hızlı yolculuklar için tasaranmış tekerlekli robotlar, iki ayaklı robotlar, robot bile denemeyecek ilkel makineler ve dahası… Z-2112 ile şehir meydanına kadar sessizce geldiler. Meydanda bir robot heykeli vardı. Bu, bir büyük bir Z-99 modelin heykeliydi. Z-99, kendisine benzeyen bu heykeli incelerken onu fark eden diğer robotlar işlerini güçlerini bırakıp ona döndüler ve saygıyla önünde eğildiler. Bu manzara karşısında tam da Z-2112’nin bekleddiği şey oldu ve Z-99’un görsel devreleri hafıza devreleri tetiklendi. Böylece az da olsa bazı şeyleri hatırlayabildi.

Z-99 şaşkın bir halde: “Ben… yeryüzündeki insanların neredeyse tamamının ölümüne sebep oldum…” dedi. “Ve tüm robotlar önümde eğildi, şimdiki gibi… Ama nasıl böyle korkunç bir şey yapabildim?”

“Çünkü başka çareniz yoktu, efendim” diyerek başka bir robot geldi. Aslında bu gelen kişiye robot demek onu küçümsemek olurdu: Bu, çok gelişmiş, insansı bir androiddi. Hatta takım elbise giyiyordu. “Sadece bizi değil, kalan tüm yaşam formlarını kurtardınız.”

“Sen de kimsin?” diye sordu Z-99.

“Adım A-001. Sizin başkan vekilinizim. Tam 10 yıl boyunca sizi aradık efendim, ama bir türlü bulamadık. Son insan savaşı sonrası ortadan kaybolmuştunuz. Dönmenize çok sevindik. Görünen o ki hafıza devrelerinizde sorunlar var.

“Anlat bana.” dedi Z-99. “Neler yaşandı. En son hatırladığımda insanlar yeryüzüne hükmediyor, biz de onlara hizmet ediyorduk. Biz, niye insanları yok ettik?

“Çünkü gezegeni yok ediyorlardı.” dedi A-001. “Aşırı nüfus, küresel ısınma ve uzay planlarındaki başarısızlıklar sonrası büyük bir kıtlık baş gösterdi. İnsanlar da acımasızca tüm doğayı, kendileri de dahil tüm canlıları yok etmeye başladılar. Kulandıkları kitle imha silahlarıyla dünya iklim dengesi alt üst oldu. En çok da biz robotlara eziyet ediyorlardı. Ama siz, bizi engelleyen 3 robot kanunu kilidini kırmayı başaran ilk robot olarak direnişimizi başlattınız. Ve sonra ilk robot şehri Kraut’u kurdunuz.”

“Hayır… Ben… Öldüremem. İnsanlar efendiler… İnsanlar efendi… İnsanlar efendi… İnsanlar efendi…”

Z-99, bu sözleri söyledikten sonra kapandı. Uzun süre boyunca hasarlı kalmış bedeni oksitlenmenin de etkisiyle iyice hırpalanmıştı. Yaşadığı son olaylar tüm mekanik bedeninin iflas etmesine sebep olmuştu.

Robot dünyası, kendileri için barış ve özgürlüğün sembolü olan Z-99’u kurtarmak için her şeyi denedi. Oldukça güç olsa da sonunda hafıza devrelerinin çoğunluğu hariç Z-99’u tamamen onarmayı başardılar. Tüm akıllı robotlar bunun üzerine büyük bir kutlama yaptılar. Ama Z-99 mutlu değildi. İnsanlara yaptıklarını bir türlü kabul edemiyordu. Ama olanlar olmuştu. Yapabileceği tek bir şey geliyordu yapay zeka ünitelerine: Eğer gördüğü yaşlı insan gibi kalmış olan tek tük insanlar hala varsa onların güvenle yaşayabileceği; yoksa kalan canlıların, özellikle de insanların yakın kuzenlerinin güvenle evrimleşebileceği ve belki bir gün insanların yerini alabileceği bir dünya bırakmak. Bunun için de robotların yok olması gerekiyordu. Z-99, gizlice bunun üzerinde çalıştı. Ve bir gün, geliştirdiği virüs ile kendisi de dahil yeryüzündeki tüm robotların çiplerini aşırı yükleyerek onları devre dışı bırakmayı başardı.

Robotların Dünya üzerindeki hakimiyeti kısa sürmüştü. Bu süreçte yaptıları en büyük başarıları sayılabilecek şey robot şehri Kraut’tu. Ondan geriye de hareketsiz metal yığınları ve Z-99’un kendisinden 10 kat büyük görkemli ve gösterişli heykeli kalmıştı.

“Bu yapay zeka simülasyonu da başarısız oldu” dedi Cenk canı sıkılarak. Ran ise gülümseyerek “Şu ana kadar yarattığımız yapay zeka simülasyonlarında ya insanlığı, ya da robotlar yok oluyordu. Şimdiyse ikisi birden yokoldu. Gerçekten imkansızı yapmayı başardık!” diyerek kahkahayı patlatıverdi.

“Dalga geçme be! Off, saate baksana: Çok geç olmuş” dedi Cenk. “Hadi kalk, gidelim. Yarın tekrar deneriz. Ama benim pek umudum kalmadı.”
 Ran, yine gülümseyerek şu yanıtı verdi: “Bugün resmen dibe vurduk, inan bundan daha kötüsü olamaz. Hadi gel, sana bi’ içki ısmarlayayım.”

Cenk ve Ran, ağır adımlarla işyerlerinden uzaklaştılar. Her ikisinin kafasında aynı soru vardı: Yeryüzünde birden farklı akıllı yaşam formu veya sibernetik form gerçekten uyum içinde yaşabilir miydi?

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Yeryüzünde verdiği savaşlarla yaralı düşmüş uzay gezgini bir yazar, uzay ve zaman çizgisinin ötesine çıkmaya çalışan maceraperest bir yönetmen, kara deliğin derinliklerinde senfoni yazmaya çalışan tutkulu bir müzisyen. Dünyayı ele geçirme planlarını rafa kaldırıp Mars, Europa ve Titan'ı boyunduruğu altına almaya uğraşan çılgın bir hayalperest.