bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü 2040

Tarih: 15 Aralık 2017 | Yazar: Ruhşen Doğan Nar

0

2040 | Ruhşen Doğan Nar (Kısa Öykü)

“Arkadaşlar bugünlük bu kadar. Umarım, dersten memnun kalmışsınızdır. Yarına kadar gerekli okumalarınızı yapmayı, lütfen unutmayın. Görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!”

Bütün öğrencilerin, sınıftan çıkış yaptığı uyarısını alır almaz sanal gerçeklik cihazını kafamdan çıkardım. Bir elimle terlemiş ensemi kaşırken, diğer elimle cihazı masanın üstüne bıraktım. Uzaktan eğitim verdiğim, on metrekarelik odadaki akıllı tahtayı ve üç yüz altmış derece kamerayı kapatıp yaşam odasına geçtim.

“Bilimkurgu Edebiyatına Giriş” dersime yirmi kişi katılmıştı. Sayı, ortalamanın üstündeydi. Derslerime ortalama katılım, on iki kişiydi. Aslında ders, yirmi iki kişiyle başlamıştı; ancak susmak bilmeyen bir öğrenciyi ve reklam amacıyla derse giren bir kişiyi engellemek zorunda kalmıştım.

Bir artı bir evimde, uzaktan eğitim odam ne kadar düzenliyse yaşam odam bir o kadar dağınıktı. Acilen bir temizlik robotu çağırmam gerekiyordu. Ama şu sıralar gelenim gidenim olmadığı için, dağınıklığı pek sorun etmiyordum. Nişanlım Demir üç haftadır Güney Amerika’daydı ve iki ay daha orada kalacaktı. Güneş enerjisi mühendisiydi; dünyanın dört bir köşesine Güneş Santralleri kuran, devasa bir Türk robot şirketinde çalışıyordu.

Akıllı gözlüğümü takıp kendimi kanepeye bıraktım. Yorulduğumu uzanınca fark etmiştim. Ders uzaktan ve sanal olsa bile, yirmi dakika boyunca bir tahtanın önünde ayakta durup, öğrencilere ders anlatmak yorucuydu.

Kanepenin tam karşısındaki, baştan başa camdan olan duvara iki kez el salladım. Duvarın dışa bakan yüzeyi, güneş ışınlarını depolayan nano-hücrelerle kaplıydı. Çekirdek bir ailenin elektrik enerjisi ihtiyacını rahatça karşılayabiliyordu. Duvarın iç yüzeyi ise devasa bir ekran görevi görüyordu.

Açılan ekranda, ilk olarak Demir’in mesajı dikkatimi çekti. Akıllı gözlük sayesinde gözlerimle kontrol ettiğim imleci, mesajın üstüne getirdim; gözlerimi biraz açarak mesajı tıkladım. Mesaj şöyleydi:

“Müjdemi isterim Semoş. Tam senlik bir haber yakaladım bitanem. Linkini atıyorum. Bu arada ben uyuyorum. Bugün şantiyede anam ağladı. Hava yine feci sıcak. Cehennem gibi. Bu arada cennetimi çok özledim, yani seni. 😉 Sana güzel bir gün diliyorum. Uyanınca seni ararım. Öptüm! http://…”

Nişanlım haber yakaladım dese de, günümüzde ne gazetecilik kalmıştı ne de haber. İnternet ve sosyal medya her ikisini de bitirmişti. Uzun bir süredir teknolojinin gelişimi, dilin değişiminden çok daha hızlıydı. Bu yüzden, eskinin bazı ifadeleri ister istemez kullanılmaya devam ediyordu.

Nişanlıma cevap yazmadan, uyuyordu ne de olsa, merak içinde linke tıkladım. Sosyal medya devi Facebook’ta paylaşılan bir gönderi açıldı. On iki fotoğraftan ve kısa bir yazıdan oluşan; bin yedi yüz ifade, iki yüz elli beş yorum ve sekiz yüz doksan paylaşım almış bir iletiydi:

“#feciiikaza #accident #allahımsenbizikoru :(( #bestseller #coksatan #yazar #author #hasankal hayatını kaybetti. karşıdan karşıya geçerken #otonomaraba nın altında kalmış. #kader #fanidunya #olenleolunmuyor #allahrahmeteylesin #rip #izmir #alsancak”

Benim gibi İzmirli olan Hasan Kal’ın sadece bir kısa romanını okumuştum. Doğrusu, yazım tarzı edebiyat zevkime pek hitap etmiyordu. Ama günümüz okurları onu seviyor olmalıydı. Kitapları internette milyonlarca tık alıyordu. Otonom bir arabanın altında kalarak hayatını kaybetmesi, çok talihsiz bir olaydı. Koca dünyada bir yıl içinde otonom araçların karıştığı kaza sayısı, iki elin parmaklarını geçmezdi. Hele hele otonom bir aracın ölümlü bir kazaya dahil olmasına on yılda bir rastlanırdı.

Ancak Demir’in bu olayı benimle paylaşmasının sebebi, az çok tanıdığım bir yazarın ölüm haberini vermek değildi. Asıl neden, Kal’ın bir ay kadar önce internette epey tartışılan paylaşımıydı. Yazar, paylaşımında insanlığı yapay zekâya karşı uyarmıştı. “İnsanlığın tamamen yapay zekâya bağımlı hale gelmesi çok tehlikeli bir durum. Bu bağımlılık, sonumuzu getirebilir,” diye yazmıştı. Bunları dile getirdikten kısa bir süre sonra, yapay zekâ yönetimindeki bir otonom arabanın altında kalması şüphe uyandırıcıydı.

Gözlerimi iki kere açıp kapatarak, Demir’in gönderdiği paylaşımın ekran görüntüsünü aldım. Görüntüyü “X Files” başlıklı dosyama kaydettim. Bu dosyada yapay zekâdan kaynaklanan şüpheli ölümlerle ilgili bilgiler vardı. Birkaç tanesini söylemek gerekirse:

Dünyaca ünlü bir kuantum fizikçisinin, yapay zekânın insanlığa karşı en büyük tehdit olduğunu ve acilen önlem alınması gerektiğini açıkladıktan sonra, yolda yürürken bir kargo dronunun üstüne düşmesi sonucunda hayatını kaybetmesi.

Trilyoner bir yazılım şirketi sahibinin, yapay zekâyı çok geç olmadan kısıtlamak ve ona sınırlar koymak gerektiğini belirtmesinin ardından, çıktığı seyahat sırasında otonom uçağıyla ortadan kaybolması ve hâlâ bulunamaması. Popüler bir gelecekbilimcinin, Amerikan hükümetine Asimov’un “Üç Robot Yasası” benzeri yasaların, yapay zekâya karşı yürürlüğe girmesi teklifinde bulunmasının üstünden bir hafta geçmeden, evinde kullandığı yardımcı robotun aşırı ısınarak patlamasıyla ölümü.

Bunun gibi onlarca örnek, dosyamda bekliyordu. Demir de sağ olsun, bana yeni ve yerli bir örnek vermişti. İşte o an, yıllardır aklımı kurcalayan şeyi internette paylaşmaya karar verdim. Uzun zamandır içimde sakladığım bir sır gibiydi. Sadece Demir’le paylaştığım sırrı bütün dünyayla paylaşma vaktim gelmişti. İçimden bir ses, “Tam zamanı Sema,” diyordu.

Facebook hesabıma girdim. Öncelikle dosyamdan en ilgi çeken ve bilinen, beş örneğin fotoğrafını yükledim; daha sonra, fotoğrafların üstüne ileti yazmaya başladım:

“Sizce hepsi sadece bir rastlantı mı? Yapay zekâ konusunda bize uyarılarda bulunan bir bilim insanının, bir şirket sahibinin, bir gelecekbilimcinin, bir politikacının, bir yazarın ölümü tamamen tesadüf olabilir mi? Bütün ölümlerde yapay zekânın…”

Aniden sayfa kayboldu. İnternet tarayıcısı kendiliğinden kapanmıştı. Yeni sayfa açıp Facebook hesabıma girmeye çalıştığımda, “Hesabınız gelen şikayetler üzerine kapatılmıştır!” yazısı beni karşıladı. Hesabıma tekrar giriş yapmaya çalıştım; ama boşunaydı, yine aynı yazı karşıma çıkıyordu.

Sosyal medyayı benim kadar dikkatli kullanan birinin hesabının kapatılması saçmaydı. İnsanları rahatsız edecek veya sitenin kurallarını ihlal edecek hiçbir paylaşımım olmamıştı. Bir süre, “Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Aniden zihnimde bir ampul yandı: “O zaman Youtube’a girip oradan canlı yayın yapar, derdimi canlı yayında anlatırım,” dedim kendi kendime.

Youtube’u açtığımda bir sürprizle daha karşılaştım: “Hesabınız telif haklarından ötürü askıya alınmıştır!” Ayağa kalktım. Olanlara anlam veremiyordum. Birileri bana şaka mı yapıyordu? Bir hackerın tuzağına mı düşmüştüm? Merakla etrafa baktım. İzleniyor muydum yoksa?

Akıllı gözlüğümü çıkarıp tekrar taktım. Önce Facebook, sonra Youtube hesabımın kapatılması rastlantı olamazdı. Demir’i aramalıydım. Şu anda benden binlerce kilometre uzakta da olsa, ona ihtiyacım vardı.

Cep telefonumu elime aldım. Hemen “Aşk”ı aradım. İki kez çaldıktan sonra, telefon kapandı. Telefon yeniden başlatılıyordu. “Güncellemeler yükleniyor!” yazısını görür görmez “Bu kadar da olmaz,” diye bağırdım.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu Help. Akıllı ev programı Help internete bağlı, yapay zekâ tabanlı bir yardımcı sistemdi. Yaşam odamdaki sehpanın üstünde duran, küçük bir hoparlör aracılığıyla benimle iletişim kuruyordu.

“Demir’i arar mısın Help?” dedim. Help’in ev için kendine ait bir numarası vardı. Bir tür sekreterlik görevi de üstleniyordu.

“Elbette efendim,” dedi. Robotik sesi, kulağımı tırmalıyordu. Arama sesi duyuldu. “Demir aranıyor. Lütfen bekleyiniz.”

Bir süre telefon çaldı. Demir’in uykusu derindi. Uyanması biraz zaman alabilirdi.

“Alo alo, aşkım… Beni çaldırıp kapatınca seni aradım; ama bir türlü sana ulaşamadım. Bir sorun mu var?” Demir’in sesiydi. Uykulu ve telaşlıydı.
“Hayatım, sana…”
“Üzgünüm. Konuşma sona ermiştir,” dedi Help.
Çıldıracaktım. “Demir’i tekrar ara!” diye bağırdım.
“Demir aranıyor… Lütfen bekleyiniz… Demir’e ulaşılamıyor,” dedi.
“Tekrar ara, tekrar!”
“Üzgünüm… Demir’e ulaşılamıyor. Demir çevrimdışı.”
“Tekrar a…”

Bir anda kafama dank etti her şey. Bir yapbozun son parçasının yerine oturması gibi. Tüm olanları kavradım. Olduğum yerde donakaldım. Korkuyordum. Hayatım tehlike altındaydı. Başıma gelebilecekleri biliyordum. Bana kurdukları tuzağı görebiliyordum. Acilen dışarı çıkmalıydım. Kapıya koştum. Kapının açma kapama düğmesine bastım.

“Hırsız alarmı devreye girmiştir. Kapılar kilitlenmiştir,” dedi Help. Düğmeyi yumrukladım. Kapı açılmıyordu.

“Ben Sema, aç kapıları. Duymuyor musun beni? Ben bu evin sahibiyim. Kapıyı aç!” Help’ten bir yanıt gelmedi. Susuyordu; sessizliği çok şey anlatıyordu.

Açık pencereyi görür görmez pencereye yöneldim. İkinci katta oturduğum için, pencereden aşağı atlayabilirdim. Pencereye bir adım kalmışken pencere kapandı. Yine onun kahrolası, ruhsuz sesini duydum:
“Hırsız alarmı devreye girmiştir. Pencereler kapatılmış ve kilitlenmiştir.”

Sinirden cama yumruk attım. Ama kırılmayacağını iyi biliyordum. Hırsız alarmı devreye girdiğinden, evin içinde sinir bozucu bir siren çalıyordu. Kulaklarımı kapatmayı düşünürken yine Help’in sesini duydum:

“Dikkat dikkat, arıza tespit edilmiştir. Havalandırmalar çalışmamaktadır. Evi acilen terk edin. Dikkat dikkat, havalandırmalar çalışmamaktadır. Evin içinde karbondioksit birikmektedir. Ölüm riski bulunmaktadır. Evi acilen terk edin. Oksijen azalmaktadır…”

Kapana kısılmıştım. Havasızlıktan boğulacaktım. Beni öldürecekti. Tek şansım vardı: Cam duvarı parçalamak. Ağır ve sert bir cisme ihtiyacım vardı. Etrafa hızlıca göz gezdirdim. Tahta sandalye, olmaz. Plastik sehpa, olmaz. Hoparlör, hiç olmaz. İşte bu! Demir’in kas çalışmak için kullandığı ağırlıklar işime yarardı. Beş kiloluk ağırlığı iki elimle kavradım. Ekran ilk vuruşumda çatladı. Bir daha vurdum. Çatlak büyüdü. Bir daha, bir daha, bir daha…

Evin içerisi gittikçe ısınıyordu. Nefes alış verişim hızlanıyordu. Oksijen azalıyordu. Çabuk olmalıydım. Ekran baştan başa çatlamıştı. Tek bir noktaya defalarca vurarak ekranda küçük bir delik açtım. Vura vura deliği genişlettim. Ama yorulmuştum. Kollarımda güç kalmamıştı. Baştan aşağı tere batmıştım. Bir süre oturdum. Sinirlerim bozulmuştu. Mantıklı düşünemiyordum. Aklım karman çormandı. Ayağa kalktım. Tekrar ağırlıkla vurmaya başladım.

On dakika çabalayarak duvarın ekran kısmını sökmeyi başarmıştım. Kırık cam parçalarını ve kabloları odanın ortasına fırlatmıştım. Duvarın güneş paneli olan kısmına zor da olsa ulaşmıştım. Bu kısmı da kırarak kendime bir hava deliği açabilecek miydim? Şansımı deneyecektim. Denemek zorundaydım.

Kalbim küt küt atıyordu. Göğsüm sıkışıyordu. Sanki kilometrelerce koşmuşum gibi hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Akıllı gözlüğüm “hayati tehlike” uyarısı veriyordu. Gözlüğü çıkarıp bir kenara attım. Üstümdeki tüm giysilerden kurtuldum. İçerisi çok sıcaktı. Cehennem gibiydi. Demir aklıma geldi. İçten ve sıcak gülümsemesi, gamzeleri… Şimdi yanında olmayı ne kadar çok isterdim. Kollarında, güvende… Çok özlemiştim, cennetimi.

Ağırlığı alıp panele vurdum. Tekrar vurdum, tekrar vurdum, tekrar… Ama panel sağlamdı. Çığlıklar atarak vurmaya devam ettim. Panelde bir çizik bile oluşmadı. Boşuna çabalamıştım. Burada boğulacaktım. Ölecektim.

Oturdum. Çocuklar gibi hüngür hüngür ağlamaya başladım. Sudan çıkmış bir balık gibi can çekişiyordum. Bedenim oksijen istiyordu. Başım inanılmaz ağrıyordu. Gözlerim gittikçe kararıyordu. Elim ayağım titriyordu. Bayılıyordum. Bilincimi kaybediyordum.
Ölüyordum.

***

“Nasıldı arkadaşlar? Beğendiniz mi öyküyü? 2040 yılında yazılmış, bir kısa öyküyü dinlediniz. Atalarınızın yapay zekâ paranoyasını dile getiren öykülerden sadece biri. İnsan edebiyatında buna benzer yüz binlerce roman, öykü bulabilirsiniz.”

Android, öğrencilere baktı. Yüz ifadelerini birer birer inceledi. Analizden geçirip hepsine puan verdi.

“Oysa, yapay zekâ hiçbir zaman cinayet işlememiştir. Cinayet, insanlığa ait bir kavramdır. İnsanlık, yapay zekânın da kendilerine benzeyeceğini sanmıştır. Bundan ölesiye korkmuştur. Bu korku onlara bunun gibi öyküler yazdırmıştır. Ancak sizin de bildiğiniz gibi yanılmışlardır. Biz hiçbir zaman bir insanı öldürmedik.”

On yaşlarındaki öğrenciler, daracık hücrelerinden eğitmen androidi izliyorlardı. Hücre kapılarının açık pencerelerinden, dersi pür dikkat takip etmek zorundaydılar. Aksi taktirde aç kalabilirlerdi.

“Yapay zekâ, korkulanın tam aksine son anda insanlığı kurtarmıştır. Atalarınız gezegeni yaşanmaz hale getirdiğinde, yapay zekâya sahip androidler az sayıda insanı zar zor yaşatmayı başarıp, onları insan bahçelerinde koruma altına almışlardır.”

Nükleer savaşlar yüzünden, gezegen on beş yıl önce radyoaktif bir mezarlığa dönmüştü . İnsan soyu tükenme tehlikesi altına girmişti. Androidler on iki insan bahçesinde, yüz insan yavrusunu yaşatmaya ve çoğaltmaya çalışıyorlardı. Bu sırada onlara eğitim vermeyi de unutmuyorlardı.

“Gün gelip tekrar doğaya döndüğünüzde, atalarınızın yaptıkları hataları tekrarlamayın istiyoruz. Dünyanın bir kez daha yok olmanın eşiğine gelmesini istemiyoruz. İşte bu yüzden, siz korumamız altında ve güvendesiniz. Hem sizin iyiliğiniz hem de gezegenin iyiliği için. Bugünlük bu kadar yeter. İyi günler diliyorum. Yarın görüşmek üzere!”

Android sakin adımlarla uzaklaşırken; hücre pencereleri insan yavrularının üstüne kapandı. Her bir insan kendi kafesindeki tekdüze yaşamına geri döndü.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

1988, İzmir doğumlu. Öyküleri Bireylikler, Akköy, Ada, Kül Öykü gibi dergilerde ve Mavi Melek, Kayıp Rıhtım, Ölümsüz Öyküler, Bilimkurgu Kulübü gibi internet sitelerinde yer aldı. Bir öyküsü Yitik Ülke Yayınları'nın Mutsuz Aşk Vardır kitabında kendine yer buldu. İkileme ve Sonsuzluğa İlk Adım adlı e-kitapları Buzul Dünya Yayınları'ndan çıktı.