bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine

Tarih: 10 Şubat 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Yerli Bilimkurgunun Sorunlarına Dair

Distopyalar bir hezeyandır, tıpkı ütopyalar gibi. İnsanları olabilecek felaketlere karşı uyarmaktan ziyade, bir şok etkisi taşırlar. 1984 de, Cesur Yeni Dünya da hakikatin hep bir parçasıydı, fakat tamamı değildi. Örneğin Cesur Yeni Dünya’daki doğum teknolojileri ve uyuşturucular ya da 1984’deki gerçeklik manipülasyonu ve kitlesel histeri. Bunlar az çok gerçekti hep. Yine de dünyanın çivisi tamamen çıkmış değil. Asla da çıkmayacak. Toplumun her daim gizemli bir bilinç ile önce kendi felaketini yaratıp sonra bunun üzerinde yeniden daha sağlam bir yapı tesis edeceğine inanırım. İnsanlar sahiden aptal ve kötü varlıklardır ekseriyetle, fakat toplum olgusu bireyleri birbirine karşı tahammül etmeye zorluyor. Saygı, hoşgörü ve kabullenme. İnsanlar bu değerleri yitiremez. Günümüzdeki feci olaylar belki de kimisini korkutuyor, fakat hatırlatmak isterim ki bu en barışçıl çağlardan biri. Sanal acunda yahut televizyonlarda hep korkunç şeyler görür olduk. Fakat unutmayalım ki kötü olaylar hep erken yayılır, bilişim çağı sayesinde felaketlerin yayılma hızı daha da arttı. Dört bir yandaki harici veri reseptörlerimiz kötü olaylarla karşılaşınca, yaşadığımız çağın ve insanların sahiden bozulduğunu düşünmeye başlıyoruz. Oysaki insanlar hep böyleydi, fakat bunu artık daha hızlı görüyor ve daha hızlı yaşıyoruz.

Sosyal medya denen foseptik çukurda insanlar birbirinin üzerine çullanmış halde. Bir insana teknolojiyi verirseniz ve onu istediği gibi kullanmasını sağlarsanız elde edeceğiniz manzara işte budur. İnsanlar anlamsız hayatlarını kare kare paylaşarak kendini mutlu ediyor. Kendilerine sanal bir arşiv yaratıyorlar. Birbirlerinin üstüne çullanıyorlar. Birbirini tanımayan yüzlerce insan ekseriyetle birbirine karşı düşmanca tavır takınmış. Oysaki gerçek hayatta birbirlerinin yanından dahi geçerken “pardon, afedersiniz,” diyorlar. Yani bu kepaze durumun yaşadığımız çağla alakası yok, bu bizzat insan yapısıyla ilişkili. Asurluların da interneti olsaydı, böyle kepazelikleri kaydedecekti tarih. Dolayısıyla distopyaların distopyası siberpunk da ölü durumda. Zaten abartılı bir felaket senaryosuydu siberpunk ve artık klişe halindedir günümüzde. Tıpkı Trump’ın Amerikan başkanı olduğu dönemde 1984 satışlarının rekor seviyeye ulaşması, insanların bunda romantik bir hakikat görmüşçesine verdikleri absürt tepkiler gibi. 1984 asla gerçek olmayacak, çünkü ta Asurlulardan beri insanlık bu kitapta anlatılan baskılarla yoğrulmuş, fakat hiçbir zaman tam anlamıyla totaliter yönetimler tahsis edememiş, etse bile bu rejimler çok geçmeden içten içe tükenip çökmüştür. 1984 ilk devletten bu yana gerçekliğe parça parça yayılmışsa da, onu tamamen ele geçirememiştir.

siberpunk

Nitekim distopyalar arasında gerçekleşmesi en muhtemel olanlardan biri siberpunktı. Diğerleri ise iklimle alakalı olanlar. Ekolojik distopyalar hâlâ gerçekçiliğini koruyor olsa da siberpunk öldü. Bilimkurguyu bile aşıp saygın bir spekülatif kurgu türü olabilecekken harcanıp gitti. Bilimkurgu bir dönem boyunca ya komünistti ya da batının parıltılı hayalleri ve bir o kadar da korkunç kabusları ile doluydu. Siberpunk ise başka bir şey vaat etti. Daha önce eşine az rastlanır bir kokteyl. Sahici görünen bir gelecek tasviriydi bu. Fakat bir zaman sonra klişeleşti. Ekseriyetle üç çeşit siberpunk vardır diyebiliriz. Sıradan siberpunk, Japon siberpunk’ı ve William Gibson’ın yarattığı o egzotik nüvenin mirasçıları olan harici siberpunklar. Siberpunk oryantalisttir. Japonya’nın ve Güneydoğu Asya kaplanlarının dev gökdelenlerinden ilham almıştır. Fakat oryantal dünya bunlarla sınırlı değil. Hindistan’ın kast sistemleri, devidasi adetleri, aghori rahipleri; Orta Doğu’nun çalkantılı politik dünyası; Ruslar’ın oligarkları ve Kafkasya’nın sarp doğası Şangay’ın gökdelen panoramasından çok daha ilginç ve gerçekçi eserlere ilham sağlayabilir.

Oysa sadece siberpunk perspektifinden bu yörelere bakınca yine oryantalist bir manzara ile karşılaşırız. Oryantalizm bana aşağılık bir şey gibi gelir. Oryantalizm bir batılının doğusudur. Oysa bilimkurguyu kendi doğumuza, kendi hakikatimize uyarlayabilmemiz gerekli. Başka birinin bakış açısından kendi hakikatimizi yeniden kurgulamak karaktersiz eserlere sebep olur. Türkçe yazılmış bilimkurgu işlerini okuduğum zaman hep bir olmamışlık, hep bir vasatlık sezinlerim ki bunlar çoğu zaman ciddiye dahi alınamayacak eserlerdir. Son zamanlarda büyük bir çaba ve uğraş sonucunda ön plana çıkmaya çalışan işler yok değil. Fakat bu bilimkurgumuzun yetersizliğini bastırmaya yetmiyor. Ne yaparsak yapalım bir şeyler eksik gibi. Bunun sebebini anlatıma yorardım hep. Fakat üslubun yalnızca kelime işçiliği kısmından ziyade, bir de taşıdığı karakter kısmı var. Bizim yazdığımız şeyler ne yazık ki karaktersiz işler. Biz bilimkurgu heveskarları batılı bir bakış açısından yazmaya çalışıyoruz çoğu zaman. Bazen batılı bir ağızla, doğuyu anlatmaya çalışıyoruz, bazen de batılı bir ağızdan batı dünyasını. Oysa biz doğu insanları, Türkler, Araplar, İranlılar hatta Ruslar, batıyı anlayamayız. Batılılar da bizi anlayamaz.

Türkçe yazılan bilimkurgulardaki olmamışlığın sebeplerinden biri bu. Perspektifteki bozulma ve yazının genel karaktersizliği. Biz doğu insanıyız dedik, küreselleşmeye rağmen batının ruhunu yakalamamız yaşadığımız yerden mümkün değil. Örneğin Türkiye bir Avrupa ya da Batı ülkesi değil. Olmak zorunda da değil. Türkler batının mizahını, popüler kültürünü ve de yaşantısının soluk bir yansımasını görüp tatbik eder. O kadar. Tanzimat’tan beri bu böyle. Batı icadı şeyleri kullanırken bile bunu doğu kafasıyla yaparız. Doğulu romantizmi, o aşağılık arabesk bakış açısı vesaire yaşantımızın her yönünde hakimdir. Esas soruya gelelim; neden dünyaca ünlü bilimkurgu eserleri yazamıyoruz? Yazsak bile neden ekseriyetle vasat işler çıkıyor ortaya? Buna verilecek çok cevap var. İlk olarak, bir doğu ulusu olmamız üzerine düşünelim. Doğuda zaman farklı işler… Bunda romantik bir hakikat yok. Doğu oturup bekleme yeridir. Büyük İskender’den beri bu böyle. Doğulular bugünü yaşar, dün için kederlenir ve yarından korkarlar. Bilimkurgu nedir peki? Bilimkurgunun zaman ile büyük bir bağlantısı yok mu? Bilimkurgu inisiyatif almayı gerektirir. Geçmişi yeniden tasarlayabilmek, geleceği hiç olmamış alternatif bir mihrağa oturtmak ister. Bizde bunu yapacak cesaret var mı?

Şahsen Türkiye’de yaşamadığım halde Türkiye’nin ne kadar zorlu koşullar altında var olma ve bir bütün halinde kalma çabası verdiğini görebiliyorum. Dört bir yanı savaş tehlikesi ile sarılmış ve dahiliyede de büyük bir yozlaşma, büyük bir hezeyan hali mevcut. İnsanlar günü kurtarma derdinde. Nüfus ekseriyetle bunalmış, büyük beklentilerden yoksun. Bu toplumun bilimkurgu yazamaması neyle alakalı şimdi? Bilim üretemiyor diye mi bilimkurgu yazamıyorlar? Belki bu savın doğruluk payı mevcut, fakat esas sorunlardan bir diğeri de yazmaya, düş görmeye vaktimizin kalmaması hatta. Hayal kurmaktan kaçınmamız. Yarın bizi korkutuyor, düne saplanıp kalmışız, bugünü öfkeyle bitiriyoruz. Büyük düşler görmek istemiyoruz. Düşler yalnızca geceleri gelen bir iç çekme, o kadar. Büyük hayaller kurmaktan aciziz. Doğu budur. Büyük İskender gelir, batı ile doğuyu birleştirebileceğini sanar. Bu çok büyük ve delice bir hayaldir fakat bir batılının hayalidir ve doğuda, tıpkı azgın bir dalganın kıyılara çarpıp çekilirken bıraktığı esinti gibi kaybolup gitmiştir. Doğu ve batının büyülü sentezini yaratmak isteyen pek çok imparatorluk Büyük İskender’in kederli ve çılgın hayaletiyle boğuşmuş, hepsi parçalanarak yok olmuştur.

Küresel dünyada da batı ve doğunun buluşması yalnızca ucubeliğe yol açmıştır. Bu ucubelik giderek daha da büyüyecektir. Tarihteki en kötü ve en gerçekçi distopya belki de bireylerin distopyası olacaktır. Çünkü toplumlar çözülüp bireylere doğru yoğuşuyor. Her birey, sanki sahiden de fikirlerinin ve söylediklerinin bir önemi varmış gibi kendini ifade etme telaşı hissediyor. Tüm sanal acun bir karmaşa ve gürültü ile kaynıyor. Doğunun kafasıyla düşünüp batılı ağzıyla konuşan, batılı gibi görünüp doğulu olan bitkin bir ulus yaratıyor bu. Bir ulus olarak doğunun kaderciliğinden ve batının yabancılığından kaçınmalıydık. Ama biz ne yaptık? Batının fen, ilim ve teknik becerilerini alacağımıza kepazeliğini aldık. Doğunun tevazu ve ruhani gücünü alacağımıza pespayeliğini aldık. Sonumuz ne oldu? Şimdi bir edebi türde eser bile veremiyoruz doğru dürüst. Çünkü kafamız karışık. Kendimizi tanıyamıyoruz. Etrafımızdaki dünyayı anlamlandıramıyoruz. Onu tahlil edip düşlerimiz ile karıştıramıyor, ondan bir eser yaratamıyoruz. Yerli bilimkurgu bir şekilde hep yetersiz kalıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de bilimkurgu heveskarları olarak bir stratejiden yoksunuz. Eğer bir stratejin yoksa yılma ve yazmayı bırakma ihtimalin de mevcuttur. Aslında bunda bile upuzun yazılara bedel bir hakikat vardır. Yazdıklarımızın bir karakterden yoksun oluşu gibi, yazdıklarımızın kaderi de belirsizdir. Daha önceki bir yazıda, kendisinden anonim olarak bahsettiğim yakın bir arkadaşım, Emrecan Şuşter, sekiz yılını bir kitaba feda etmişti. Bu, Kara Tilki Hiyerarşisi isminde, henüz hiçbir yerde yayınlanmamış, zamanın belirsiz tılsımı içinde saklı kalan bir kitaptır.

Emrecan Şuşter sokaktaki herhangi bir insandır aslında. Büyük bir şey vaat etmez, hatta biraz soğuk ve düşmancadır. Alelade bir insan. Sen, ben gibi. Gelgelelim şu yazıda ondan bahsetmemenin iki nedeninden biri ‘yerli bilimkurgunun kaderinde, onun kaderine benzeyen bir hal görmem. Kendisi ortaya daha önce eşine az rastlanır karmaşıklıkta bir siberpunk eseri çıkardı. Öyle ki kitap ne tam siberpunk ne tam bilimkurguydu. Gerçekçilik üzerine kurulmuştu. Romanın içinde geçen siyasi ve sosyolojik tahliller de nitekim kitabı gerçekçi kılmak için büyük bir çabaya işaret ediyor. Ve bu kitap ne tam doğulu ne de tam batılıydı. Geleceğin dünyasında mutasyona uğramış bir hilkatın anlatısıydı. Fakat yazarının belki de tüm yazım hayatına mal oldu. Çünkü yazar karşısına çıkabilecek olumsuzlukları görmeden, bunlar karşısında yılıp sinebileceğini ihtimalini hiç hesaba katmadan bu kitabı yazıp yayımlama maratonuna girişti. Şimdi de o marotonda öylece yığılıp kalmış, yalnızca kitabın yayımlanmasını bekliyor.

Doğu kafası bu değil mi? Bir şey yaparsın, dua edersin ve oturur beklersin. Yazarın tek suçu yazmaktı. Şimdi feda ettiği sekiz yılı ve büyük bir potansiyel vaat eden kitabı ile öylece duruyor. Yazmaya çabaladığımız halde neden bilimkurgu yazamıyoruz? Bilimkurgu filmi çekmeyi dahi geçtim. Yazmaktan bahsediyorum. Çünkü yazmaktan, düş görmekten daha önemli şeyler var hayatımızda. Çok yorgunuz, daha yaşamaya başlamadan bizim için bir kader çizilip sonlandırılıyor. Kimimiz üniversite okuyor, ailesinin parasını boş yere çarçur edip bir halt olmayı başaramıyor. Çoğumuz açlık sınırında çalışıyor. Geleceği düşününce belirsiz bir korku yığını görüyor. Biz nasıl yazalım? Hangi hevesle, hangi şevkle yazalım? Yazdıklarımıza ne olacak? Yalnızca yazmak için mi yazalım?

Her birimizin basit endişesi ve daha hiç tanımadığımız pek çok gizli korkusu var. Körlemesine yaşıyoruz. Emrecan Şuşter’in kitabı yayınlansa bir şey tamamlanmış sayılmayacak. Kitap için feda ettiği sekiz yılın karşılığını görmek isteyecek. Kitabının ses getirmesini isteyecek haklı olarak. Çünkü çok büyük emekler verdi, alelade bilimkurgunun değil, daha önce yapılmamış bir şeyin takipçisi olmayı denedi. Sonunda hayal kırıklığına uğradı ve belki de yazmaya küsecek. Bir cevher böyle yitebilir. Kim bilir bu yazıyı okuyan kaç kişi bu kaderle karşılaşmamak için yazmaya adım dahi atmıyor.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.