Yelken Çağı: Deniz Kurgu ve Uzay Operasının Kökenleri

Erken dönem Amerikan bilimkurgu yazarları, öykülerinde kahramanlarının büyük maceralara atılabilecekleri mecralar ararken (ki günümüzde “Uzay Operası” olarak adlandırılan tür tam olarak budur), ilham almak için geçmişe baktıklarında coğrafi keşiflere çıkan kâşifleri, kıtalararası ticaret yapan tüccarları ve fetheden, sömürgeleştiren, kolonileştiren savaşçıları gördüler. Tüm bunların ortak noktası ise kendilerini Dünya’nın dört bir yanına taşıyan gemilerdi. Bu nedenle de yazarlar, gelecek kurgularında uzayın engin boşluğunda süzülen araçları devasa uzay gemileri olarak tasavvur ettiler.

Günümüzde Uzay Operası, genellikle aksiyonu ve keşfi bol olan, sıklıkla da birbirleriyle çatışan uygarlıkları işliyor. Bir alt tür olarak ortaya çıktığı sıralarda ise ilhamını denizcilik serüvenlerinden aldı. Yelken Çağı, ismi bugün bile bilinen ‘kahramanvari‘ kişiliklerin, dünyanın dört bir yanına yaptığı heyecan verici ve cesur yolculuklarla doluydu, ki bir kurguyu heyecan verici yapan şey de tehlikenin ve çatışmanın varlığıdır elbette.

Yelken Çağı

Coğrafi Keşifler dönemi olarak bilinen bu çağ, 15. ve 17. yüzyıllar arasındaki dönemi kapsar. Teknolojideki atılımlarla birlikte denizleri, hatta okyanusları aşabilen büyük gemilerin ortaya çıkışı denizler ötesi keşif gezilerini de beraberinde getirdiğinden, bu dönem aynı zamanda Yelken Çağı olarak da bilinir. Burada tabii, bu dönemde “keşfedilen” toprakların aslında Avrupalılar gelmeden çok önceden beri orada yaşamakta olan yerli halkları yok saydığı, hatta pek çok yerde gerçekleşen soykırımları haklı gösterdiği gibi itirazları da göz önünde bulundurmak gerekir; bu nedenle bu dönem “Temas Çağı” olarak da isimlendirilmiştir. Pek yakın sayılabilecek bir tarihe kadar, bu döneme olan bakış açısı ağırlıkla Avrupalı kolonicilerin tarafından bakılan bir bakış açısı olagelmiştir, bu nedenle Yelken Çağı’ndan ilham alan pek çok eser de bu bakış açısını yansıtır. Ne var ki özellikle son yüzyılda bu dönemin ve bu bakış açısının sorgulanır olmasıyla, Avrupa merkezcil perspektif de değişime uğramıştır.

Teknolojik gelişmeler dendiğinde akla çoğunlukla (bilhassa Endüstri Devrimi miladı sebebiyle) 20. ve 21. yüzyıllar gelir. Ne var ki Yelken Çağı’nın gemileri de gerçek birer teknoloji harikasıdır. Denizde geçen süreyi en aza indirmek için rüzgârdan maksimum fayda sağlamaya yönelik yapılan araştırmalar sayesinde, gemilerin hızları ve manevra kabiliyetleri bu dönemde büyük bir atılım göstermiştir. Ahşaptan yapılma bu gemiler, yakıt taşımak zorunda olmadıklarından çok büyük mesafeleri kat edebiliyorlardı. Gerekli tamiratları ihtiyaç olduğu anda yapabilmek için güvertelerinde onlarca zanaatkâr bulunuyordu. Dünya’nın etrafını yıllarca süren seyahatlerle kat ettikleri için bu gemilerin kalitesi ve kabiliyetleri o güne dek görülmemiş seviyelere ulaşmıştı.

Bu dönemde aynı zamanda yön bulma alanında da atılımlar gerçekleşiyordu. Daha kaliteli ve isabetli pusulalar yapılıyor, yapay deviasyon konusundaki anlayış günden güne gelişiyordu. Oktant ve sekstant gibi araçların gelişimi sayesinde ufkun yukarısındaki gök cisimlerinin yüksekliğini ölçmek mümkün olmuş, bu sayede önce enlemler hesaplanabilir hâle gelmiş, sonra da isabetli kronometreler ile boylamlar da ölçülebilir olmuştu. “İstikamet, sürat, mesafe, zaman ve rüzgâr bilgilerini kullanarak harita üzerinde yapılan seyrüsefer hesabı” anlamına gelen “Deduced reckoning” alanındaki ilerlemeler ve ölçü aletlerinin giderek daha isabetli olmasıyla, denizciler su üstündeki konumlarını çok daha doğru tahmin edebilir hâle gelmiş, bu da uzun deniz seyahatlerindeki kazaların ve aksamaların önüne geçmiştir.

Tüm bunların üstüne silah ve ateşleme teknolojileri de eklenince, yelkenli gemiler yüzen hisarlar hâline gelmişti. Bu silahlarla donanan çıkarma sandalları içindeki askerler, karaya ayak bastıkları yerlerde karşılaştıkları görece daha ilkel silahlarla donanmış insanlara kolaylıkla boyun eğdirebilmişlerdi. Avrupalı yelkenliler, dünyanın yırtıcı hayvanları olmuştu. Avrupa uygarlığının bu yayılmacı tutumu, Batı kaynakları eserlerde övülmüştür, zira tarihi kazananlar yazar. Fatihlerin ve kolonicilerin yer aldığı her öykünün (en az) iki tarafı olduğu kolaylıkla unutulur. Avrupalılar yeni ve farklı kültürlere karşı kibirli ve yıkıcı bir tutum sergilemişler, karşılaştıkları halkları neredeyse insandan saymamışlardır. İlk temaslar sıklıkla çatışmalar, vahşet ve toprakları “keşfedilen” halkların yok edilmesi, en iyi ihtimalle de sürgünleriyle sonuçlanmıştır. Avrupalılar yeni girdikleri bu topraklardaki zenginlikleri kendilerinin saymışlar, “ganimetler” dönüş yolunda kendi ülkelerine taşınmıştır.

Bu dönemde Avrupalılar yeni kıtaları ve ülkeleri kolonileştirmeye ve sömürmeye devam ettiler, kısa süre sonra da imparatorlukları dünyanın dört bir yanına ulaştı. Denizcilik alanında önde gelen ülkeler (İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere) birbirleriyle çatışmaya başladı ve bu çatışmalar kendi ülkelerinden taşıp yabancı topraklara da sıçradı. Özellikle de keşifler döneminin sonlarına doğru buharlı gemiler yelkenlilerin, metal güverteler ahşap olanların yerini almaya başladığında, büyük güçler kaynaklar için birbirleriyle kapışmaya başladı. Bu savaşlar ve çatışmalar ile bu devasa gemilerde çalışan ve yelken açan kâşifler önce deniz kurgularında da, sonra da uzay operası eserlerinde kendilerine yer buldular. Uzay operası eserlerinde mürettebatın neredeyse tamamen erkeklerden oluşması da Yelken Çağı’ndan kalma bir nüanstır; ne var ki bilimkurgu ufuklarını genişlettikçe kadınlar ve trans bireyler de bu kurgularda yer almaya başlamıştır.

Yelken Çağı elbette acımasız bir dönemdi, denizci yaşamı da zorlu bir yaşamdı. Özellikle İngiliz Donanması’nda vahşi uygulamalar ayyuka çıkmıştı. Denizciler bazen kaçırılır, silahlı çeteler tarafından köleliğe zorlanırdı; bol miktarda alkol almaya zorlanan bu askerler daha sonra alkol yoksunluğu ile kolaylıkla kontrol edilirdi. İşkence ve dayak cezası yaygındı. Denizciliği konu alan çoğu eser rütbeli denizcileri odağına alsa da, deniz yaşamının zorlukları da anlatılırdı.

Klasik Deniz Kurgusu Eserleri

Yelken Çağı kurgu için verimli bir kaynaktı. Yeni keşiflerin heyecanı, farklı kültürlerle gerçekleştirilen ilk temasların tehlikesi, denizin ürkütücü büyüklüğü, savaşlar macera öyküleri için mükemmel malzemelerdi. Deniz maceralarını konu alan eserler yazmış tüm yazarları burada listelemek imkânsız ama birkaç tanesini sıralayalım.

Frederick Marryat (1792-1848): Marryat bir İngiliz deniz subayıydı, aynı zamanda deniz kurgusunun da öncülerinden biriydi. Savaş döneminde ünlü Lord Cochrane kumandası altında denizci subayı olarak edindiği tecrübeler sayesinde, eserleri büyük ölçüde gerçeğe dayanmaktaydı. En ünlü eseri olan Mister Midshipman Easy (1836), neredeyse otobiyografik bir roman sayılabilir. Marryat’ın dili ve anlatımı biraz eski kalmış olsa da, türün meraklıları için okunması gereken yazarların başında gelir.

Robert Louis Stevenson (1850-1894): İskoç yazar. En ünlü eseri olan 1883 tarihli Define Adası gelmiş geçmiş en iyi denizcilik romanlarından biridir. Ayrıca 1886 tarihli eseri Kidnapped de denizde geçen maceralar içerir. Stevenson’ın anlatımı okuyucuyu kolaylıkla içine çeker, dili de zamanına göre dikkate değer ölçüde sadedir.

Rafael Sabatini (1875-1950): İtalyan asıllı İngiliz yazar. Sabatini macera öykülerinin, özellikle de intikam temalı öykülerin ustasıydı. 1922 tarihli Captain Blood adlı klasik eseri bir devrim ve rejim değişikliği arka planında yer alır ve Errol Flynn’in de yer aldığı bir film uyarlaması çekilmiştir. Sabatini’nin 1915 tarihli, Berberi korsanlara katılan bir Kernevek’in öyküsünü anlatan The Hawk adlı eseri, İslam kültürünü tarafsız bir gözle okuyucuya aktarması bakımından dönemine göre oldukça önemlidir. Aynı isimle çekilen bir diğer Errol Flynn filmi ise ne yazık ki kitapla neredeyse tamamen alakasızdır.

C. S. Forester (1899-1966): Forester denizlerde geçen pek çok öykü anlatmış önemli bir İngiliz yazardır. En önemli eserlerinde baş kahraman olarak, Napolyon Savaşları sırasında görev almış bir İngiliz deniz subayı olan Horatio Hornblower yer alır. Hornblower’ın kaptanlıktan sonra yaşadığı maceralarını anlatan eserler bir üçlemedir: Beat to Quarters (1937), A Ship of the Line (1938) ve Flying Colors (1938). Seri daha sonra on iki cilde kadar çıkmış olsa da, seriye sonradan eklenen kitaplar orijinal üçleme kadar sürükleyici değildir. Hornblower enteresan bir karakterdir; yetkin olduğu alanlar kadar tuhaflıkları da vardır. Tıknaz ve uzun, tuhaf yapılı bir karakterdir, kolaylıkla deniz tutar, aynı zamanda da müthiş zeki ve kabiliyetlidir. Hornblower’ın İngiliz edebiyatındaki akılda kalıcı karakterler arasında Sherlock Holmes kadar öne çıktığını söylemek çok da yanlış olmaz. Forester’ın eserleri birkaç defa sinemaya da uyarlanmıştır. Captain Horatio Hornblower‘da baş karakteri Gregory Peck canlandırır, oldukça isabetli bir uyarlama olsa da kendisinin Hornblower için fazla yakışıklı kaçtığını da söylemek gerekir. Humphrey Bogart ve Katherine Hepburn’ün yer aldığı The African Queen ve Tom Hanks’in başrol oynadığı ve Forester’ın The Good Shepherd kitabından uyarlama Greyhound da diğer uyarlamalar arasında sayılabilir. Erken dönem Hornblower eserleri ayrıca Hornblower adıyla İngiliz ITV kanalında yayımlanan ve Ioan Gruffudd’un rol aldığı bir diziye de uyarlanmıştır, ne var ki bu dizi pek de uzun ömürlü olmamıştır.

Patrick O’Brian (1914-2000): İngiliz yazar. O’Brian en çok toplam 21 kitaba ulaşmış olan Aubrey-Maturin deniz maceraları ile tanınır (serinin son kitabı yazarın ölümünden sonra yayımlanmıştır). Romanlarda Forester etkisi açıkça hissedilse de, onun romanlarından ayrışmayı da başarırlar. Seri, birbirinden çok farklı iki adamın umulmadık arkadaşlığı üzerine kurulmuştur. Jack Aubrey uzun boylu ve sarışındır, güçlüdür, dışa dönük ve hırslı bir kişiliği vardır, cesur bir İngiliz deniz subayıdır. Stephen Maturin ise İrlanda-Katalan kökenlidir, kısa boylu, esmer, içe dönüktür; zeki ve beceriklidir, bir gemi cerrahı ve amatör natüralist olmasının yanında, İngiliz Donanması için istihbarat casusluğu yapmaktadır. Aubrey keman, Maturin çello çalar, birlikte sık sık düet yaparlar. O’Brian anlatımında dönemin dilini taklit eder, eski denizcilik terimleri kullanır ama bunları okuyucuya açıklamaz. Bu, kitapları okumayı biraz zorlaştırsa da anlatımın sürükleyici olduğuna şüphe yoktur. Aubrey-Maturin kitaplarından biri “Master and Commander: The Far Side of the World” adıyla sinemaya uyarlanmıştır, Aubrey’i Russell Crowe, Maturin’i Paul Bettany canlandırır.

– James L. Nelson (Doğum 1962): Amerikan deniz kurgusu yazarı. Yelken Çağı’nda geçen romanlarının İngiliz Donanması perspektifinden olmayışı ile diğer yazarlardan ayrılır. İlk kitap serisi, beş kitaplık Revolution at Sea Saga‘dır, ana karakter Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Amerikan Donanması’nda bir subay olan Isaac Biddlecomb’dur. Üç kitaplık bir diğer serisi olan Brethren of the Coast ise Karayip korsanlarını konu alır. Bunun ardından iki kitaplık Confederate Navy adlı seriyi yazan Nelson, sonrasında da sekiz kitaplık The Norsemen Saga’yı yazmıştır.

– Julian Stockwin (Doğum 1944): İngiliz ve Avustralya donanmalarında görev almış ve Deniz Binbaşı rütbesi ile emekliliğe ayrılmış İngiliz yazar. Toplam 25 kitaba ulaşmış olan Kydd serisinin yazarıdır. Pek çok deniz kurgusunun aksine, serinin ana kahramanı önce sıradan bir vatandaş olan Thomas Kydd adında genç bir peruk imalatçısıdır, bir asker toplama birliği tarafından gönülsüzce bahriyeli olmaya zorlanır. Kydd ilk dört kitabı güverteden uzakta geçirmiş olsa da, sonunda zorla da olsa gerçek bir denizciye dönüşür. Aristokrat bir ailenin varisi olarak üzerine düşen vazifelerden kaçmak için donanmaya yazılmış olan idealist bir genç olan Nicholas Renzi ile tanışır ve arkadaş olurlar. Kydd donanmada parlar, subaylık rütbesine yükseltilir ve bir fırkateyn kaptanı olarak hizmetlerinden ötürü şövalyelik ünvanı kazanır. Renzi ise zamanla Lord ünvanını kabullenir, Kraliçe adına diplomatik (ve istihbarat) görevleri üstlenmeye başlar. Pek çok yazar karakterlerini kurgusal ortamlara yerleştirse de, Stockwin’in karakterleri gerçek tarihsel olayların içindedir, etraflarında gerçek tarihî kişilikler vardır. Stockwin denizi gerçekten bilen ve hâlâ üreten bir yazardır.

Bilimkurguda Denizcilik Etkisi

Çevrimiçi Bilimkurgu Ansiklopedisi’nin Askerî Bilimkurgu üzerine olan maddesi, esas olarak kara savaşlarına odaklanır ve bu alt türü etkileyen gerçek tarihî olaylarla doludur. Aynı şekilde denizcilikten etkilenen bilimkurguya da örnek olarak C. S. Forester’ın Hornblower in Space adlı eserini gösterirler ve başta Forester olmak üzere pek çok bilimkurgu yazarının denizden ve denizcilikten ilham aldığını yazarlar. Leigh Brackett gibi 1930 ve 1940’lı yılların ‘gezegensel romans’ yazarlarının çoğu, karakterlerinin hedeflerine ulaşması için gemileri kullanmakla pek ilgilenmemişti. Ne var ki hepsinde ortak görülen bir tema olarak Güneş Sistemi, Keşif Çağı sırasında çıkarılan tarihsel modele dayanıyordu. Bu dönemdeki pek çok yazar Güneş Sistemi’ni yaşanabilir gezegenlerle dolu bir yer olarak hayal etmiş, bu gezegenlerde ilkel de olsa insanların (veya insana benzer yaratıkların) yaşadığını düşünmüşlerdir. ‘Terralılar’ hep zenginlik ve şöhret peşindeki kâşifler olarak resmedilir. Koloniciler Güneş Sistemi’ne yayılır, yeni karşılaşılan tüm kültürler Terra kültüründen aşağıdır. Pek çok yazar, birleşik bir dünya hükûmetine yalnızca korsanların, yerli asilerin veya isyankâr kolonicilerin karşı çıkacağını varsaymıştır.

Uzay gemileri sıklıkla 20. yüzyıl başlarındaki buharlı gemiler gibi hayal edilmiştir. 1931 tarihli romanı Brigands of the Moon‘da Ray Cummings, romanının geçtiği alanı açık alanlarının üzerinde camdan küre olan bir transatlantik olarak tasvir eder. E.E. “Doc” Smith, 1934 tarihli klasik eseri Triplanetary‘de, yolcu gemilerinin korsanlara yenik düştüğünü anlatır. Triplanetary League Fleet adlı filonun, 20. yüzyılın savaş gemilerine benzeyen ağır saldırı tipi uzay gemilerine sahip olduğunu belirtir. Korsanların kötü niyetli uzaylı bir türün ajanları olduğu ortaya çıkar ve devam eden Lensman serisinde (ki içinde bolca uzay filosu savaşları vardır), Smith tarihten analog örnekler kullanmayı bırakıp süper güçlü karakterlerin gezegenleri, hatta yıldızları bile yok edebilen aşırı güçlü silahlar kullandığı devasa savaşlar anlatır.

Poul Anderson’un Technic History‘sinde, denizcilikten etkilenen iki karakter vardır. İlki bir ticaret gemisi kaptanı olan ve Keşif Çağı’ndan fırlayıp gelmişe benzeyen Nicholas van Rijn’dir. İkinci karakter ise van Rijn gibiler tarafından inşa edilmiş olan insan uygarlığının yok olmaya başladığı zamanlarda yaşayan, İmparatorluk Deniz İstihbarat Subayı Dominic Flandry’dir. Flandry, tıpkı Hornblower gibi çaylaklıktan girip amiral rütbesine kadar yükselir.

Uzay gemileri demişken Gene Roddenberry’nin ikonik eseri Star Trek‘ten bahsetmemek olmaz elbette. Dizideki keşif gemisi, tıpkı Yelken Çağı’ndaki Kaptan Cook gibi bir göreve çıkmıştır. Diğer eserlerden ayrılan bir nokta olarak ise, mürettebat pek çok farklı ırktan ve ulustan, kadın ve erkek karakterlerden oluşur. Üstelik Star Trek ‘Prime Directive’ olarak bilinen bir kavramı tanıtır. Buna göre, uzaylı medeniyetlere ve kültürlere hiçbir şekilde müdahale edilmemelidir. Bu da, o zamana kadarki pek çok eserde görülen kolonici anlayıştan keskin bir ayrılışı gösterir.

Bill Baldwin’in 1985 ve 2011 arası yayımlanan dokuz kitaptan oluşan The Helmsman serisi bilimkurgudan çok ‘uzay denizciliği fantazisine’ yakın olsa da, Yelken Çağı’ndakine benzeyen gemileri ve 18. yüzyıl Avrupa’sını andıran çatışan uluslarıyla o dönemden etkilenmiş sayılabilir.

1986’ya gelindiğinde, yazar Lois McMaster Bujold, Hornblower modelini geliştirir ve odağına tek bir karakteri değil, tüm bir aileyi, Vorkosiganları koyar. Kitaplar, uzay keşif gücü subayı olan Cordelia Naismith’in maceralarıyla başlar. Naismith düşman subayı Aral Vorkosigan’a aşık olur. Kitaplar sonrasında çiftin oğulları Miles Vorkosigan’ı konu alır; Miles birbiriyle iç içe geçmiş iki askerî kariyerin ardından bunları arkasında bırakarak imparatorluk ajanı ve sorun çözücü hâline gelir. Seride, Miles’ın kuzenlerinden birinden bahseden bir kitap ve ihtiyarlamış bir Cordelia’dan bahseden bir kitap da vardır. Vorkosigan Saga, uzay operası seven her okuyucunun okuması gereken bir seridir.

Liaden Evreni, 1998 yılında Sharon Lee ve Steve Miller’ın yazdığı Agent of Change ile hayatımıza girer. Kitaplar çoğunlukla gezegenlerarası bir ticaret ağı olarak çalışan geniş bir aile olan Korval Klanı’nı takip eder. Kitaplarda tasvir edilen ticaret Keşif Çağı’nda yer alsa sırıtmayacak ölçüdedir, seri ise aksiyon ve romantizm doludur.

L. Neil Smith, uzay fantezi korsanı Henry Martyn’i hayatımıza 1989 tarihli kitabıyla dâhil eder. Kitapta gemiler uzayda hareket etmek için bir tür enerji yelkeni benzeri cihazlar kullanır. Smith, notlarında en büyük esin kaynaklarının Rafael Sabatini ve C. S. Forester olduğunu belirtmiştir. Seriye sonradan eklenen kitapta Henry’nin kızı Bretta Martyn’i görürüz.

David Weber, 1993 yılında başlayan Honor Harrington serisi ile C. S. Forester’ın Horatio Hornblower’ına selam durur. Teknoloji, itme gücü ve silahlar Yelken Çağı’ndakileri andıracak savaş senaryoları oluşturmak için tersine mühendislikle ortaya çıkarılmıştır, örneğin ateş gücünün en etkili örneği borda atışlarıdır. Seride ışıktan hızlı seyahat için “yer çekimi dalgaları” üzerinde giden “yelkenlere” ihtiyaç duyulur. Weber’in ana karakteri renkli, zeki, yetkin ve savaş sırasında soğukkanlı olmasıyla Hornblower’ı anımsatır.

David Drake tarafından 1998’de yazılmaya başlanan bir başka seride ise Cinnabar Cumhuriyeti Deniz Subayı Daniel Leary ve bir araştırmacı ve casus Adele Mundy ile olan arkadaşlığı karşımıza çıkar. Bu seride de Yelken Çağı esinlenmelerine rastlarız, ışıktan hızlı seyahat radyasyon yakalayıcı yelkenler sayesinde gerçekleşir. Drake, seriyi yazarken Patrick O’Brian’dan esinlendiğini belirtmiştir.

Star Wars evreni için yazılan pek çok kitap, bu ünlü macera uzay operası hakkındaki en güvenilir modern kaynaklar hâline gelmiştir. Timothy Zahn’ın 1991 yılında yayımladığı Thrawn Üçlemesi bu öyküleri yeni bir seviyeye taşımış ve okuyuculara bolca uzay filosu ve ışın kılıcı savaşı sunmuştur. Kitaplar ayrıca uzay operası türüne pek çok yeni ve farklı yazar da kazandırmıştır, bunların arasında Claudia Gray ve Justina Ireland’ın isimleri sayılabilir.

Jack Campbell’ın yazdığı Lost Fleet serisi, 2006 yılında yayımlanan The Lost Fleet: Dauntless ile başlar. Kitapların odağında, Birinci Dünya Savaşı’ndaki savaş gemilerinin çatışmalarına benzer aksiyonlarla dolu dev bir gemi filosu vardır. Kaptan “Black Jack” Geary, bir kaçış tüpünün içinde geçici ölümden uyandırılır ve kendini efsanevî bir kahramana dönüşmüş hâlde bulur. Büyük bir askerî yenilgi sonrası filonun kaptanlığını yapmak ona düşer, hayatta kalanların güvenliğini sağlamak artık onun görevidir.

2013 yılında Ann Leckie, Imperial Radch üçlemesini yayımlar (kitaplar ülkemizde Adalet, Kudret ve Merhamet isimleriyle çıkmıştır). Leckie pek çok uzay operası geleneğini tepetaklak ederken, yeterli aksiyon ve macerayı da sunmayı başarır. Serinin ana karakteri olan Breq, aslında yapay zekâ sahibi bir savaş gemisinin bilincinin küçük bir parçasıdır, yani aslında geminin ta kendisidir.

Kaynak

Yazar: Erkam Ali Dönmez

Oyun sever, oyun oynar, oyun çevirir, oyun yapar.

İlginizi Çekebilir

ludizm ve bilimkurgu

Bilimkurgu ve Ludizm

1811-1816 yılları arasında, kendilerine “Ludistler” adını veren gizli bir topluluk İngiltere’deki fabrikalarda tekstil makinelerini parçalamıştı. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin