bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine

Tarih: 25 Mayıs 2019 | Yazar: Cem Can

0

Philip K. Dick’in Yıllara Meydan Okuyan Önemi

Ufuk açıcı kültür teorisyeni Fredric Jameson, bilimkurgunun uçuk ve boş bir eğlenceden daha fazlası olduğunu savunur. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’ın geçmişteki kutsal fantezileri yansıttığına benzer bir şekilde bilimkurgu da gelecekle ilgili duyduğumuz endişeleri ve umutları yansıtır. Bu yansıma özellikle gelecekle ilişkimizin çarpıcı bir biçimde değiştiği post-modern kültür içerisinde önemlidir. Geçmiş medeniyetler için zaman döngüseldir. Gelecek ise tek tek insanlar için var olabilirken bir bütün olarak canlı türleri için etkili değildi. Gelgitler gibi yükselip alçalmaya, anlık ilerlemelere ve sonra da gerilemeye mahkum edilmişti.

Birçok fantezi dizisi döngüsel zaman hesabını yansıtır. Valyria gibi büyük medeniyetlerin yalnızca doğal afetler ve kibrin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkarıldığı Game of Thrones’u düşünün. Diğer medeniyetler için zaman devam etti ama sadece geçmişin anlatılacağı tarihe kadar ve sonra zamanın hareketi durdu. Augsutine’in Tanrı Şehri gibi eserlerinde sunulduğu üzere Hristiyan dünya görüşü buna iyi bir örnektir. Belli bir noktada insan hikayesi sona erecek ve türler bireylerin ödüllendirildiği ebedi bir dünyaya yükselecek ya da cezalandırıldığı bir dünyaya indirilecektir. Bu bakış açısı, Hristiyan yazarların hem insanlığın hem de ıstırabının karanlıktan kurtuluşa çıkacağı zamanı yansıtan Yüzüklerin Efendisi ve Narnia Günlükleri gibi eserlerde de görülebilir.

Bilimkurguyu yansıtan şey ise sınırsız bir geleceğin görüntüsüdür. Buna rağmen tüm yönleriyle sürekli ilerleme ile karakterize edilen bir durum değildir. H.G. Wells ve Jules Verne gibi erken dönem bilimkurgu yazarları için insan türü teknolojik olarak ilerlemeye devam ederken, ruhen ve ahlaken ilerleme kaydetmek zorunda değildir. Kaptan Nemo’yu denizin altında intikam arayışıyla takip eden ekip teknolojik harikalarla çevrelenmiş olabilir, ancak ahlaki olarak hiç kimseden farkları yoktur. İlk dönem yazarlardan sonra daha yeni ve daha ilginç bilimkurgu türleri de ortaya çıkmaya başladı. Teknolojik gelişimle ortaya çıkabilecek distopik veya ütopik olasılıklara yoğunlaşan türler.

Bu yeni türlerde de, her ne kadar transhümanizm veya insanlık sonrasına yoğunlaşsalar da, neredeyse dini sayılabilecek bazı sorular vardı. Teknolojinin ahlaki ve maddi içerikli bir gelecek üreterek nihayetinde insanlık tarihinin acı çektiren özelliklerini kullanıp kullanamayacağını ya da tüm insani başarısızlıklarımızın o güne kadar yaptığımız her şeyi bozmaya devam edip etmeyeceğini merak ettiler. Genellikle birçok bilimkurgu yazarı teknolojik değişimin sunduğu ütopik olasılıklardan az etkilenmiş ve bu olasılıkları sömürmüş veya inkar etmiştir. Dahası teknolojik değişiklikler ahlaki gelişim çabaları ile eşleşmediği sürece, insan yaşamındaki derin endişelerin üstesinden gelinemediği konusunda ısrar ettiler. Bu melankolik yaklaşımı Philip K. Dick’ten daha iyi aktarabilecek yazar sayısı çok azdır.

Philip K. Dick’in Post-Modern Distopyaları

philip k dick

Philip K. Dick kurguları, okurlarını çılgınca sorularla başbaşa bırakacak seviyede benzersizdir. En büyük eserlerinin birçoğunu 1950’lerin sonları ile 1970’ler arasında yazdı. Kitaplarında sık sık önündeki gelecek ile ilgili karamsar ve endişelidir. Eisenhower döneminin tüm Amerika’daki istikrarı, 60’ların radikalizmi ve uyuşturucu kültürünün iyimserliği göz önüne alındığında Philip K. Dick’in düşünceleri biraz garip görünebilir. Ancak Dick, 50’lerin sakin uyumu ve hippilerin sevinçlerinin altında daha derin bir varoluşsal krizin çözülmeden bırakıldığını fark etti. Sorunları düşünmeye çalışmak yerine Tanrı-sonrası dönemde varoluşun bilmeceleri ve yaşamlarımızdaki anlam eksiklikleri ile başa çıkabilmek için teknolojiyi kullandık. Bu önemli bir problemdi. Seküler bir toplumda teknolojiye bu kadar hazır olmamız aslında güçsüzlük duygumuzu ve varoluşsal korkularımızı anlamımızda başarısızlığımızı ortaya çıkardı. Teknolojik inovasyonla ne kadar güç kazanırsak kazanalım, insan hayatındaki en derin sorunları ortaya çıkarmakta bir o kadar çaresizdi. Bu durum, değişimlerin yol açtığı huzursuzluk ve istikrarsızlığı telafi edebilmemiz için ortaya gerici ve totaliter rejimler çıkmasına neden olabilirdi.

Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis” kitabında, anti-kahraman Jason Taverner bir gün uyanır ve bütün siyasi ve sosyal kayıtlardan kaybolduğunu fark eder. İnsan mükemmelliği için genetik olarak tasarlanmış olan adam, sistemden ve tüm ayrıcalıklarından çıkarılmış olmasını kabul edilemez bulur. Taverner, zeki ve çekici bir adamdır ama aynı zamanda yüzeysel ve hilebazdır. Kimliğini kaybetme deneyimi onu değersiz kılar. Sosyal sisteme yeniden entegre olabilmek ve rahat bir hayat sürdürebilmek için çabalar. Dick bizlere, maddi ihtiyaçlarının tümü karşılanabilen ama yine de başkaları tarafından fark edilmeye odaklanmış, bütün arayışı egosunu tatmin etmek ve polis teşkilatının onu tanıması olan bir adam sunar. Bu aslında teknolojik olarak gelişmiş bir tiranlık sistemine kendimizi entegre edebileceğimize dair bir uyarıdır. Çünkü benlik duygularımız tamamen stabiliteve ve bu yapay mekanizma içerisinde tanınmaya bağlıdır.

philip-k-dick

Ubik’te insanlar, vücutlarının “yarı hayatta” dondurulduğu odalara girerken aslında ölümden kaçmanın bir yolunu keşfetmişlerdir. Bu durumdayken zaman zaman başkaları ile iletişim kurabilirler ama yine de bu bölük pörçük ve yalnızlıkla dolu bir ölümsüzlüktür. Kriyojenik durumda olanlar ölümden korkuyorlardır ve mümkün olan en fazla süre “yarı hayata” tutunabilmeyi arzularlar. Giderek parçalanan ve ölümü durduran Ubik uygulamasında, yaşadıkları varoluşsal dengesizlikler sebebiyle kendilerini sürekli güncellemek durumunda kalırlar. Kitap teknoloji ve inancın kesiştiği noktada insanların kendi ölümlerini bile görmezden gelebildiğini araştırır. Bize Tanrı’nın yokluğunda, tüm umutlarımızı teknolojik gelişmelere bağlayarak yalnız ve iletişim kabiliyetimiz olmadan yaşamanın ne kadar belirsiz ve boş olduğunu gösterir.

Son olarak, Dick’in başyapıtı “Karanlığı Taramak” teknolojik zulüm ve varoluşsal temaları zirveye taşır. Bob Arctor yaşadığı distopik dünyada, hem gizli bir polistir hem de Madde D’ye giderek daha fazla bağlanan bir uyuşturucu kullanıcısıdır. Uyuşturucular kitaptaki gelecekte de yasal değildir ancak kullanımları oldukça yaygın olduğundan toplum tarafından tolere edilir. İnsanlar artık yaşamlarının boşluğuyla ve anonimliğiyle başka bir şekilde başa çıkamaz hale gelmiştir. Bu yüzden, insanların çoğunun yasaklı ve gizli faaliyetlerde bulunduğu bir dünyada gizli görevleri olan polisler de birbirleriyle etkileşime girdiklerinde özel kıyafetler giyerler.

Bu dünyada herkes birbirini tarar ve izler. Birçok başarısız ve küçük suçluya hoşgörülü davranılır ve sürekli olarak bastırılmış derin muhalefet belirtileri aranır. Sonunda Arctor, sistemin o kadar büyüdüğünü fark eder ki, aslında her yerdedir ve neredeyse içindeki insanlardan bağımsız bir hale gelmiştir. “Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis”te olduğu gibi, insanlar tarayıcı ve izleyici olmaya o kadar bağımlı olmuşlardır ki, kimliklerini ve davranışlarını bu hareketler olmadan tanımlayamaz hale gelmişlerdir. Sonuç ise büyük bir suç oranı, yaygın uyuşturucu kullanımı olan ancak sisteme karşı hiçbir gerçek direnişin gösterilmediği bir toplum. Bu dünyanın en derininde sistemin kendisi vardır ve insan ruhunu yansıtan bir Tanrı olmadan herkesin günahkar olduğu totaliter bir rejim en iyi ikamedir.

Arctor’un dediği gibi:

“Bir tarayıcı ne görür?” diye sordu kendine. Yani, gerçekten gördüğü nedir? Kafanın içinde mi? Kalbinin derinliklerinde mi? Eskiden kullandıkları gibi pasif bir kızılötesi tarayıcı mı, yoksa son zamanlarda kullandıkları gibi küp tipi bir holo-tarayıcı mı içimi gören, içimizi gören, net veya bulanık? Umarım açıkça görüyordur çünkü bugünlerde ben kendimi göremiyorum. Ben sadece Murk görüyorum. Dışarıda Murk, içeride Murk. Herkesin iyiliği için umarım tarayıcılar daha iyisini görebilirler. Çünkü eğer benim yaptığım gibi sadece karanlığı görürse işte o zaman lanetlendik. Tekrar lanetlendik. Sürekli olduğumuzu sanarak, kendimizi çok az tanıyarak öleceğiz.”

Dick’in kurguları, insanların varoluşsal kaygılarla yöneldikleri çözümlerin onları kontrol etmeye ve küçümsemeye başladığı teknolojik distopyaları betimlemektedir. Geleceğin ucunun açık olduğu ancak hiç bir şeye varmadığı bir hissiyattır. İnovatif ve yaratıcı enerjilerimizi sonuna kadar teknolojik varoluşa harcarız ve sonunda bunları niçin yaptığımızı unuturuz. Bu bakımdan Dick’in geleceğe dair çizdiği tablo, teknolojik değişimlerin nasıl daha anlamlı ve tatmin edici bir topluma ulaşmaya ihtiyaç duymadığına dair benzer şeyler kaleme alan Mark Fisher’ın çalışmasına büyük ölçüde benzer. Fisher, “Ghosts of My Life: Writings on Depression, Hauntology and Lost Futures” isimli kitabında, tüm güçlerin insan hayatındaki önemli bilmeceleri çözmek için gerçekte çok az şey yaptığına dair mantığını ortaya koyar. Bu bizim geleceğe yönelik karamsar yaklaşımımızın bir yansımasıdır. Son derece gelişmiş teknolojik kapasitemize rağmen yeni toplum biçimlerinin hayal edilip kurgulanması gerektiğine inanmak konusunda oldukça çekingen davranıyoruz. Yaşamlarımız eskide kalmış ütopik düşünceler, marksizm, liberalizm gibi akımlarla “lanetlenmiştir”. (“haunted”)

Bunlar “kapitalist gerçekçilik” altında yaşayan bizlere geçmiş nesillerin öngördüğü ilginç ve fantastik olasılıklardır. Bireylerin bencilliği, toplumların en güçlü ve en zayıf halkaları ile var olduğu ve en ufak değişim hareketlerinin büyük yıkımlara sebep olacağı gözardı edilir. Bu nedenle bizi daha iyi bir hayata götürecek teknolojik gelişim ile kendimizi tatmin edebilmeliyiz. Fisher için bu, nostaljinin kültürümüzde bu kadar önemli bir yere sahip olma nedenlerindendir. Bireylerin olayların gerçekten değişebileceğine inandığı ve iyimserlikle dolu oldukları geçmişe bakıyoruz. Çağdaş teknolojinin bu kadar sıklıkla tarihin hiper-gerçek vizyonunu yeniden canlandırmak için kullanılmasının nedeni budur. Fisher, Dick’in ahlaki olarak geçmişten farklı olmayan bir geleceğe dair algısının aslında büyük sorunlar ortaya çıkardığını belirtir. Tüm bu büyük mücadelenin ortasında, kasvetli bir tarihin kusurlu ucunda “son adam” olarak hayatı yaşamak bize kalıyor. Dick, bizi reddetmeye çağırıyor. Geçmişte kalmış yönetim şekilleriyle gelişen toplumun yönetilmesine ihtiyacımız olmadığını gösteriyor. Dünyayı daha iyi hale getirmek hala mümkün, ancak bunun nasıl olabileceğini hayal edebilecek kapasitemiz varsa…

Kaynak

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD