bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine Vakıf Serisi ve Türkiye Asimov

Tarih: 16 Mart 2020 | Yazar: Sinan İpek

0

Isaac Asimov Bilimkurguda Din Motifini Nasıl Kullandı?

Isaac Asimov’un bilimkurgularında din, dramanın yaratılması, karakterlerin tanımlanması ve hikâyenin ilerlemesine yardımcı olan araçlardan biriydi. Isaac Asimov (1920-1992) neredeyse üç kuşaktır bilimkurgu türüne hükmediyor. “Robotik” kelimesini icat eden de odur. Ünlü robotik yasaları o kadar akıllıca tasarlanmıştı ki bugün bile yapay zekâ (AI) ile uğraşanlar tarafından tartışılıyor. Rus Yahudisi olarak doğan Asimov, Amerikan bilimkurgusunun en önemli yazarlarından biri, aynı zamanda uzlaşmaz bir ateist, ödünsüz bir materyalistti. İncil ahlakından ve tarihinden etkilenmesine rağmen, dini fanatizmin sıkı bir düşmanıydı. Toplumsal evrimin geçici bir basamağı, gerekli bir kötülük olan dinin, tarih içinde misyonunu tamamlayıp, artık sadece bir engele dönüşmüş olduğunu düşünen bir neslin evladıydı. Asimov’un konuyu her ele aldığında yarattığı kurgu dünyasında dini bu amaçla kullandığını görüyoruz.

Vakıf‘ta bir karakterin dindar bir hükümdar hakkında söylediği, belki de Asimov’un din karşısındaki tutumunu da yansıtmaktadır:

“Dindar adamların hepsi böyleydi. Gerekli görürlerse, gözlerini kırpmadan boğazınızı kesebilir, öte yandan günahkâr ruhunuzun kurtuluşunu tehlikeye atmakta tereddüt ederlerdi.”

Şimdi nörolojik bilimlerin gelişmesiyle dinsel deneyimin ve din misyonunun gerekli bir kötülükten daha fazlası olduğunu biliyoruz. Din, hem birey için hem de toplum için temel bir rol oynamaktadır. Yüzüncü yılında Asimov’un bilimkurguda dine karşı tutumu bize büyüleyici bir bakış açısı sunuyor. Hem beklenen hem de beklenmedik olanı ortaya koyuyor.

Asimov, henüz 19 yaşındayken bile bilimkurgu külliyatında robotların ya aşırı kötü ya da aşırı asil bir şekilde tasvir edildiklerini düşünmekteydi. Robbie adlı kısa hikâyesinde bu temayülleri kırmaya çalıştı. Robot korkusunun özünde dini bir damar bulunduğunu fark etmişti. Bir robot “sahte bir insandı” ve yaratılması “Tanrı tarafından insanlığın yaratılmasının taklidi” idi. 1983’te Asimov bunu bir antolojiye yazdığı önsözde şöyle açıklıyordu:

“Yahudi-Hıristiyan Batı kültürü gibi tanrının tek Yaratan kabul edildiği toplumlarda, onu taklit etmeye yönelik herhangi bir girişim, bilinçli olarak böyle bir niyet taşımasa bile küfür olarak algılanır. “Ancak Tanrı’nın bir ruh yaratabileceğini” söylemek bunun bir örneğidir. Bir insan, hayata sahipmiş gibi görünen yapay bir varlık tasarlayabilir, ancak bu varlık, ona iyilik ve erdem gücü sağlayacak bir ruha sahip olamaz. Bu ancak tanrının tutuşturabileceği bir kıvılcımdır. Robot kötü niyetli olmasa ve kötülük yapmasa bile, eninde sonunda kötülüğe yönelmesini hiçbir şey engelleyemez. (Çünkü onu kötülükten men edecek bir ruhu yoktur. Ç.N.)”

Mantık” adlı kısa öykü ilk olarak 1941’de yayımlandı. Mikrodalga enerji ışınlarını gezegenlere koordine etmekten sorumlu gelişmiş bir robot olan QT-1, kendinden daha az gelişmiş robotlardan oluşan müritlerine yeni bir dini vaaz etmeye başlar. İnancının temel mottosu şudur: ‘Yaratıcıdan başka efendi yoktur ve QT-1 Onun peygamberidir’. (QT’nin okunuşu İngilizce’de ‘çekici, hoş, güzel’ anlamına gelen ‘cutie’ sözcüğünün okunuşuna benzemektedir. Ç.N.)

Okuyucular, robotun temel varsayımının yanlış olduğunu bilirler ama robotun sağlam mantığını ve güçlü iddilarını çürütemezler. Robot, ‘Efendi’ dediği bir yaratıcının insanları ve robotları yarattığına inanmaktadır. Araştırmacılar onu kendilerinin yarattıklarını söylediklerinde QT-1 bunu “son derece karmaşık ve mantıksız bir hipotez” olarak reddediyor. Bu noktada insanları “Efendi’nin hizmetkârları” olarak gördüğünü ve daha üstün olan kendi türünün, onların yerini aldığını söylüyor. Kısa bir süre sonra araştırmacılar, robotun dinsel düşünce tarzının uzay koşullarında en iyi hizmeti vermesini sağlayacak şekilde üç temel yasaya uygun olduğunu görürler. Bu kısa öykü günümüzde din olgusunu ele alan nörolojik ve evrimsel çalışmaları, özellikle de peygamber temelli dinler hakkındaki iddiaları mükemmel biçimde öngördüğünü göstermektedir.

Asimov, en eski kısa öykülerinden biri olan ‘Trends’de (1939), dini fanatizm ile Batı’daki bilimsel ilerleme arasındaki çatışmayı ele almıştı. Bu hikâyenin ilham kaynağı, sosyolog Bernhard Stern’in makaleleriydi. Stern çalışmalarında diseksiyondan aşılamaya kadar bugün sıradan kabul edilen her tıbbi uygulamanın, ilk ortaya çıktığında dinsel kaynaklı direnişle mücadele etmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Asimov, bu fikirlerden yola çıkarak dinin uzay araştırmalarını kısıtladığı bir savaş sonrası toplum tasarladı.

Prometheus adlı roket, Ay görevi için fırlatılmaya hazırlanırken ‘ağzından bal damlayan ama sözcükleri zehirli olan’ Otis Eldredge adlı evanjelik bir dini lider, arkasına güçlü bir organizasyonu alarak bu ilerlemeyi durdurmak için bir kampanya başlatıyor. Galeyana gelen kamuoyu baskısı sonucunda kanun koyucular atom ve uzay araştırmalarını durdurup, uzay yolculuğunu idamlık suç kategorisine alıyor.

Sonunda, öykünün ana kahramanı John Harman, başarılı bir yolculuğun ardından meydan okuyarak, “Hadi beni asın, aptallar. Ama ben Ay’a ulaştım artık ve burada yapamazsınız,” diyor. Öykü ‘iyi’ bilimin ‘kötü’ din üzerindeki zaferini anlatmaktadır.

Nightfall Kapak

Diğer önemli bir öykü de Nightfall’dır. Amerikan bilimkurgusunun altın çağının mimarı John Campbell, genç Asimov’dan Ralph Waldo Emerson’un ünlü bir denemesinden alıntı yaparak bir bilimkurgu hikâyesi yazmasını ister:

“Eğer yıldızlar bin yılda bir kez gözükseydi, insanlar Tanrı’nın Şehri’ne nasıl da inanıp, hayran olur ve bunun anısını gelecek nesillere aktarırdı!”

Campbell böyle bir şey gerçekleşseydi insanlığın çıldırıp çıldırmayacağını merak ediyordu. Asimov kısa bir süre sonra ‘Ad Astra/Yıldızlara Doğru’ adlı bir öyküyle çıka geldi. (Daha sonra öykünün adı Nightfall olarak değiştirilmiştir.) Öykü 1990 yılında Robert Silverberg tarafından romana dönüştürüldü. O sıralarda Asimov ölmek üzereydi.

Altı güneşli bir sisteminde, insan benzeri akıllı bir tür, karanlık nedir bilmemekte ve geceyi yaşamamaktadır. Altı güneşten biri mutlaka gezegenin bir tarafını aydınlatır. Böyle bir gezegende evrimleşen akıllı uygarlık, karanlığa uzun süre maruz kalmanın onu öldürebileceği ya da delirteceği bir şekilde gelişmiştir. Gezegende çekişmekte olan bilimsel ve dini güçler arasındaki gerilim, giderek belirgin hale gelmektedir. Gecenin çöküşü bir medeniyet döngüsü yaratmıştır. Mevcut döngüde insanlar, önceki döngünün felaketle sonuçlanmasıyla ilgili arkeolojik verilere ve dini efsanelere sahiptirler. Ayrıca, gökbilimcilerin tutulmayı önceden tahmin edebilecekleri evrensel çekim yasasını da keşfetmişlerdir. Ama dinsel bir efsane olarak göz ardı edilen şey, yıldızların ortaya çıkışıdır. Gece çöktüğünde kutsal metnin, bilim adamlarından daha doğru bir öngörüye sahip olduğu ortaya çıkar. Tutulmayı tahmin edebilen gökbilimciler, insanlığı yıkıcı bir çılgınlığa sürükleyecek olan sayısız yıldızın ortaya çıkmasına hazırlıksız yakalanmışlardır.

Bu noktada, gece çöktüğünde yıldızların ortaya çıkacağı bilgisinin dinsel metinlerde korunduğu yeni bir medeniyet döngüsünün başladığını görüyoruz. Din, doğasında var olan bütün hatalar ve yanlışlara karşın, bilgiyi korumanın bir aracı haline gelecektir.

hari seldon vakif

Asimov’un ‘Roma İmparatorluğunun Gerilemesi ve Çöküşü’nden etkilenerek yazdığı ünlü Vakıf dizisinde de din önemli bir rol oynar. Vakfın kurucusu bilim adamı Hari Seldon, dini, Galaktik İmparatorluk çökerken medeniyetin yeniden inşasını hızlandırmak amacıyla kullanır. Yavaş yavaş önemli bir güce dönüşen Vakıf, rakip gezegenleri kontrol etmek için önce stratejiyi sonra da dini kullanır. Bu gezegenler Vakfın giderek dikkate alınması gereken bir güç haline geldiğinden şüphelenmeye başlarlar. Burada Asimov, dinin bir manipülasyon aracı olduğu görüşünü desteklemektedir. Galaktik uygarlık ‘barbarlığa’ döndükçe, bilim unutulmaktadır. Bu nedenle Vakıf, kasıtlı olarak erişebildiği gezegenlerde nükleer santral işleten rahiplerden oluşan bir din yaratmaktadır. Nüfus tarafından nükleer santraller kutsal ve gizemli tapınaklar olarak kabul edilmektedir.

Eserden bir örnek vermek gerekirse:

“Vakfın kurup teşvik ettiği din otoriter ilkelere dayanmaktadır. Rahipler, Anacreon’a verdiğimiz bilimsel araçlarının kontrolünü ellerinde tutuyor, ancak bu araçları sadece yüzeysel olarak kullanmayı öğreniyorlar. Bu dine tamamen inanıyorlar ve ellerindeki gücün manevi değerine tapıyorlar.”

Din ile birlikte, ‘din kontrollü bir ticari imparatorluk’ da geliyor. Yani, Vakıf tarafından yayılan bu dinin arkasındaki teori şudur: Ticaret ve tüccarların gelişmesinin başlıca nedeni, bu dini daha hızlı tanıtmak ve yaymak ve yeni tekniklerin ve yeni ekonominin uygulanmasının bizim kontrolümüze tabi olmasını sağlamaktır. Eğer gezegenleri kıtalarla değiştirirsek, o zaman bu dinin kimliğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Soğuk Savaş’ın başlangıcında, Hıristiyanlık, İslam ya da Marksizm fark etmeyecek şekilde her ideoloji, bu ideolojinin merkezi tarafından imparatorluklarının avantajı için kullanılmıştır.

gaia

Fiziksel bilimlere dayalı Vakıf’ın bilinmediği, galaksinin diğer ucunda kurulmuş olan ikinci bir vakfın, derin psikoloji, zihin okuma ve zihin kontrolü gibi gizemli bilimleri incelediğidir. İkinci Vakfın yeri bilinmemektedir ve üyeleri Birinci Vakıf’tan farklı olarak gizlidir; halkın arasına karışarak Galaktik tarihin seyrini etkilemeye çalışırlar. Birinci Vakıf, ilkin İkinci Vakıf’ın varlığını inkâr eder ve sonrasında onu bulup yok etmeye çalışır.

Vakfın Sınırı’nda Asimov üçüncü bir gizli güç getirir: ‘Gaia’ adlı bir gezegen. Bunun tüm yaşamın birbiriyle uyumlu hale getirildiği, bilinçli varlıkların vejeteryan olduğu ve karşıtların çözüldüğü bir gezegen bilinci olduğu ortaya çıkıyor. Gaia, gezegenin kendisi olduğunu iddia eden bir kız tarafından anlatılıyor. ‘Mutluluk’ adlı bu kız şöyle diyor:

“Evet. Zemin de öyle. Ağaçlar da… Otların arasındaki şu tavşan… Ağaçların arasından görülen şu adam. Bütün gezegen ve üzerindeki her şey Gaia. Hepimiz bireyiz, ayrı organizmalarız, ama bir üst bilinci paylaşıyoruz. Cansız gezegen dâhil, yaşamın her çeşidi bir dereceye kadar bu ortak bilince katkıda bulunuyor. En önemlisi insan, ama hepimiz paylaşıyoruz. Gaia, kendini yönetir. Bu ağaçlar kendi rızalarıyla hiyerarşi içinde büyüyüp gelişir. Sadece ölenlerin yerine geçmek için gereken ölçüde çoğalırlar. İnsanlar ihtiyaç duyulan elmaları toplar; böcekler de dâhil olmak üzere diğer hayvanlar kendi paylarını yerler—ama sadece kendi paylarını. Bilincim, herhangi bir hücreninkinden çok ileridir—inanılmaz derecede ileri. Buna karşılık, üst seviyede daha büyük toplu bilincinin parçası olmamız bizi hücre düzeyine indirgemez. Ben bir insan olarak kalıyorum—ama üstümüzde, benim bilincimin pazılarımdaki kas hücrelerinin bilincinden üstün olması gibi, kavrayışımın ötesinde bir grup bilinci var.”

gaia

1965 Eylül’ünde bir öğleden sonra, NASA’da çalışan İngiliz fizikçi James Lovelock, bir epifani tecrübe etti: Bir anda Dünya’nın bizzat kendisinin yaşayan bir organizma olduğunu kavradı. (Epifani, tanrısalla karşılaşma, kutsalı görme, tanrıyı görme anlamlarına gelen bir terimdir. Ç.N.) Elbette içindeki bilim adamı bunun gerçek olmadığını biliyordu—canlı değildi, ama canlıymış gibi davranıyordu. 1967’de buna bir isim verdi: Gaia Hipotezi. (İsim William Golding tarafından önerilmişti.) Hipoteze göre, dünya kendi kendini düzenleyen bir sistemdi.

1972’de bu terim Atmosferik Çevre dergisinde kullanıldı: “Atmosferden görüldüğü biçimiyle Gaia.

Sonraları Lovelock, ortaya attığı mistik iddialarıyla tartışmalar yaratan Amerikalı mikrobiyolog Lynn Margulis ile çalışmaya başladı. Richard Dawkins ve Stephen Jay Gould gibi üst düzey evrimci bilim insanları Gaia Hipotezi’ni şiddetle eleştirdiler. Bilimsel çevreler, Lovelock’un ifadesiyle, “ateizmi reddeden dindarlar kadar kendilerinden emin bir şekilde bizi reddettiler. Ama yanlış düşündüğümüzü kanıtlayamadılar. Hatalı olduğumuza kalpten inanıyorlardı.” (Bu tür iddiaları kanıtlamak neredeyse imkânsızdır. Hatta bu konuda verilen bir örneğe göre, Mars ile Jüpiter arasında bir çaydanlık bulunduğu iddiasını da yanlışlamak aynı şekilde imkansızdır. Bu nedenle bu tür iddialar bilimsel kabul edilmez. Ç. N.)

1979’da Lovelock, yeni hipotezini halka açıklayan “Gaia: Yeryüzündeki Hayata Yeni Bir Bakış” adlı bir kitap yazdı. Vakıf’ın Sınırı ilk kez 1982 yılında yayımlandı. Kurguda ifade edilen her fikir bir yazarın dünya görüşünü yansıtmayabilir. Ve Asimov hiç de “New Age/Yeni Çağ” fantezilerinin hayranı değildi. Yine de burada tartışmalı Gaia Hipotezi’ni kullandığını görmekteyiz.

Asimov-Vakif

Vakıf Serisinde genel eğilim, bilimin üstünlüğü ve olgunlaşmamış dinsel sistemlerin toplumsal manipülasyon amacıyla kullanılmasıdır. Paralel biçimde, içsel bilimlerin gelişimi de söz konusu edilir. Nihayetinde, Gaia’nın arayışı, bütünleşmiş bir bilincin bulunuşuyla sona erer. Böylesi bir gezegensel bilinç, tüm galaksiyi kucaklamak şekilde kendini genişletebilir mi? Vakıf’ın Sınırı’nda ipucu verilmiş aslında. Gaia’yı arayan eski bir tarihçi uzay gemisinin lombozundan bakarken galaksinin uzayda sürünen bir canlı gibi göründüğünü söylemiştir. Buradaki bakış açısı Batı’nın kurumsallaşmış düşünce tarzından çok Hindu-Budist ya da Spinoza tarzı bir düşünce yapısını yansıtıyor. Elbette, Asimov’un amacı bu olamaz, daha önce de söylediğimiz gibi, o uzlaşmaz bir ateistti.

Burada asıl gördüğümüz din ve bilimin etkileşimi, özellikle de bilim ve teknolojinin din üzerindeki etkisidir. Bunu Asimov’un bilimkurgusunun sürekli temalarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu tema, Harlan Ellison tarafından yazılan ve  Asimov tarafından onaylanan “Ben, Robot” senaryosunun da merkezi temasıydı. Ancak bu senaryo ne yazık ki hiçbir zaman filme dönüştürülemedi. Bunun ötesinde, Asimov’un bilimin kurumsal yorumunu temel aldığını da görüyoruz. Bu yorum, doğal olarak ortaya çıkan, hatta dini kökenli olması gerekmeyen bir maneviyatı vurgulayabilir.

Şüphesiz, Asimov mistisizme teslim olmamış bir ateisttir. Yine de, kurguladığı bilimkurgu evreni, insanlık dininin yükselmesine yardımcı olmuştur.

Kaynak

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar:TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist. Ithaki yayınları Pangea serisinin 5. üyesi "Beyin Kırıcı" adlı bir romanı var. https://www.ilknokta.com/sinan-ipek/beyin-kirici.htm