bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine yapay zeka

Tarih: 4 Mayıs 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Destandan Yapay Zekaya: Edebiyatın Doğal Seleksiyonu #1

Edebiyatın ve hatta tüm sanatın içinde, kendine has bir doğal seçilim süreci vardır. Ve bilindiği üzere doğal seçilim, üstün bireyin zayıf olanı elemine etmesi ilkesine dayanır. Nasıl ki bireyin ait bulunduğu ortam ve barındırdığı şartlara adaptasyonu ne denli yüksek olursa yaşam kondisyonu o denli başarılı oluyorsa, bireyin ürettiği meta da aynı koşullara tabidir. Homo Neanderthal’den Sapiens’e geçen süreç gibi, edebi yaratımda da benzer süreçler görülür. İlk yaratım sürecinden beridir süregelen bu değişime tanık olurken ise, değişimin ve değişimi doğru okuyarak hareket edenlerin isimlerini duyarız. İlk çağlardan bu yana değişen her şey, değişimi takip edebilen bireylere bağlı olmuştur. Doğayı gözlemleyen, sorgulayan ilk insanlar var olan işleyişi adlandırmak için kurgusal düzlemde ilk tohumu atar. Bunun temelinde diğer canlılardan farklı olarak sahip olunan soyut düşünme, tahayyül etme yetisi bulunur, ki sürecin devamında Sümer medeniyeti yazıyı bulduğunda ve anlatılar kalıcı hale geldiğinde tarihi de başlatmış sayılır. Örneğin Sümerler, Gılgamış Destanı ile yazılı tarih anlatımı gereğine ön ayak olmuşlardır. Hem yazıyı bulmaları, hem sosyal-siyasi yapılanmaları ve hem de ikamet ettikleri coğrafyanın şartları gereği tarihi sürecin başlatıcısı kabul edilmişlerdir.

Diğer yandan Gılgamış Destan’ındaki Enkidu karakteri de önemli bir yere sahiptir. Sapiens harici insan türlerinin varlığına dair bir kanıt işlevi görür. İnsana benzemesi ama hayvanlarla yaşamaya alışkın yapısı ve görünümü tarife uymaktadır. Doğal seçilimin en bariz örneğidir. Akrabalarından ayrılan Sapiens, bilişsel ayrışmayı da yaşamaktadır. Sözü edilen ayrımı Enkidu’yu tanımladığı bölümde net şekilde görürüz. Bu ayrışmayı ilerleyen çağlarda da  Grek medeniyetinde rastlarız. Homeros’un Odessia ve İlyada’sı gibi destanlar vasıtasıyla ilk anlatım unsurları geleneğini ortaya çıkar ve bilinç düzeyini genişleyen insanın serencamı da aynı doğrultuda şekillenir. Doğa olaylarını yorumlayan insanlık, artık sosyal koşullarıyla koşutluk gösteren ahlaki ders temelli metinler yazıp, toplumun yaşayışına yön verir hale gelecek kültürel birikimi sağlamaktadır. Yani, zamana bağlı değişen sosyal, siyasi ve kültürel etkenler, doğal olarak edebi eserleri de etkilemiştir. Örneğin Homeros’un eserleri çok tanrılı dinlerin egemen olduğu bir toplum yapısında ortaya çıkmışkenDante’nin İlahi Komedya’sı ise tek tanrılı inancın egemen olduğu bir toplum yapısında ortaya çıkmıştır. 

İnsanlık yaşamış, düşünmüş ve düşündüğünü yazmak ihtiyacı hissetmiştir. Bu ihtiyaç, insanlığın serencamına da eşlik etme olanağını tüm insanlığa sunmuştur. Edebi akımlar ve söylemlerse, aslında bir öncekinden farklı şeyler söylemek ve kendinden önceki devin omuzlarında yükselmek için ortaya çıkmıştır. Ama sormak gerekir, Newton’ın Devler diye bahsettiği kişiler kimlerdir? Ayrıca bu insanları ve tarihi şekillendiren beyinlerini diğerlerinden ayıran, özel kılan şey nedir? Sapiens ilk ortaya çıktığında, Neanderthal’ler karşısında tutunamamış ve yeniden ilk ortaya çıktığı bölgelere çekilmiştir. Böylece üstün olan ve türünün devamını sağlayacak olanın kendisi olmadığı gerçeğini kabullenmiş, hatta DNAsına işlenmiştir, fakat şartların elverişli olmaması mecburi bir bekleme ve demlenme sürecine de sebep olmuştur. Çünkü henüz hazır değildir ve doğal seçilim, türün en güçlü olan bireylerinin yaşamasına izin vermektedir. Fakat sürecin doğal seyri işleri değiştirmiştir. Hazır olmayan Sapiens, zamanla aklını kullanmış ve akıllı insan olarak hüküm sürer hale gelmiştir. Son tahlilde ise, gelecek nesillerle birlikte kaçınılmaz olanı gerçekleştirme imkanı bulmuştur.  

Bu noktada devlerin işleviyse trenin lokomotifi benzeri itici gücü sağlamak olmuştur. Tarih de zaten, çok az insanın ‘yaptığı’, geri kalanların da tarla sürdüğü veya su kovaları taşıdığı bir şeydir”. Oysa bu itici akıllardan biri olan Nietzsche’ye göre işler göründüğü gibi değildir. Nietzsche, Avrupa’dan ve özellikle Almanya’dan yükselen kötülüğü önceden görür ve Zerdüşt aracılığıyla geleceğe mesaj bırakır. Bengi Dönüş, Üst İnsan, Demens (Çılgın) gibi kavramlarla insanlığın değer yargılarının köklü bir değişimle sarsılacağını iddia eder.  “Yaratıcılarla, hasat edicilerle, neşelendiricilerle bir ortaklık yapacağım; onlara gökkuşağını ve üstinsan’a giden merdiveni göstereceğim.” Ayrıca bir ara nesilden bahseder ve adeta varoluşçu düşünürleri işaret eder. Varoluşçu düşünürler ise, Nietzsche’nin düşüncelerine koşut fikirler sunarak dünya savaşı sonrası atmosferde yıkımla boğuşan insanlara yeni bir pencere açarlar. Hayatın anlamı gibi… Nietzsche, devrini geçmişi bilerek okumuş ve geleceğe dokunmuştur. Peki ama bunu nasıl yapmıştır? Aslında bu, Nietzsche’ye özgün bir özellik değildir. Mustafa Kemal Atatürk gibi birçok dahi de bunu ibate etmiştir. Fakat bu durumu öngörü olarak adlandırmak da bir o kadar hatalıdır. Bu büyük insanlar geleceği görmemişlerdir ama geçmişe dair hâkim bilgilerini iyi değerlendirip, bugünü doğru yorumlamışlardır. Celal Şengör’ün de dediği gibi, Eğer bağımsız yaşamak istiyorsan, uygarlığa ayak uyduracaksın.” Böylelikle ortaya hedefe götüren adımlar çıkmıştır. Toplumun itici gücü olan insanlar ya da öteki deyişle aydınların rolü de budur. Bu hipotez, Tarihselcilik kavramına benzer görünse de, aslında doğal bir eliminasyondan ötesi değildir. Romantik akımların yerini realist akımlara bırakması gibi, aydının dönemini okuması ve mesajını güncel bir dille anlatma çabasıdır. 

Başka bir bakış açısına da Karl Popper ve Thomas Kuhn’un fikirlerinden ulaşabiliriz. Bilim felsefesi alanında çok önemli çalışmalar yapan bu iki dâhinin, bilginin aktarımı hususundaki fikirleri göze çarpmaktadır. Thomas Kuhn 1962 yılında yayımladığı Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı yapıtında, ‘Paradigma’ ve ‘Paradigma Değişimi (Kayması)’ kavramlarını ortaya atmıştır. Döneminde ortaya atılıp yükselen, kabul gören fikirleri paradigma diye tanımlamıştır ve paradigma kaymasıyla sürecin sürekliliğini yorumlamıştır. ‘Kuhn’a göre bilgi aktarımı, aydınlanma döneminin klasik düşüncesinde olduğu gibi doğrusal ve sürekli bir şekilde ilerlemekten ziyade, periyodik olarak sıçramalarla ilerlemektedir. Ayrıca birbirleriyle rekabet eden paradigmalar kıyaslanamazlar. Çünkü paradigmalar, doğanın veya gerçekliğin rekabet eden ve uzlaştırılamaz açıklamalarıdır.

Yani özetle Kuhn’un ifadesiyle; bilimsel devrimler eski bir bilim yapma geleneğinin yenisiyle değiştirilmesidir. Karl Popper da Tarihselciğin Sefaleti adlı kitabında, bilgi birikiminin yanlış yorumlandığını iddia etmiştir. Ona göre bilgi kümülâtif değil devrimci bir yolla ilerlemektedir. Yani, yeni bilgi halefiyle bütünleşip ilerlemez. Onu yok eder ve tarih sahnesindeki yerini alır. Edebi akımların değişimiyle benzerliği fark ettiniz mi? Örneğin; Namık Kemal etkisinde yetiştiği Divan Edebiyatını değişen edebiyat anlayışından ötürü taşa tutmuştur. Divan şiirindeki “kadının” nokta ağızlı, serviden uzun boylu bir acayip mahlûk olduğunu söylemiştir. Balzac’ın romantikleri ya da Zweig’ın Balzac’ı eleştirmesi de buna örnektir. Yani özetle, yeni olan eskiyi her daim yok etme niyetiyle yola çıkmıştır 

Çağının Dilini Bilmek

Sinema insanlık için muazzam bir keşiftir, tüm dünyanın yaşama şeklini kökünden değiştirmiştir. Sinemanın olmadığı dönemlerde gaz lambalarıyla oturan insanların tek keyfi ya hikaye anlatmak ya da okuma biliyorlarsa yazılanları okumak olmuştur. Uzun geceler, bu sebepten insanlar için yaşamın ölümü anlamına gelmekteydi; özellikle de kırsal yerleşim yerlerinde yaşam hava karardığı vakit sona ermekteydi. Haliyle dönemin edebiyatı da bu durumdan etkilenmiştir. Gazetelerde eserleri tefrika edilen yazarlar, görsel imkanları dar olan bu insanlara hem zaman geçirmeleri hem de eğlenmeleri için uzun uzadıya anlatılar sunmuşlar, büyük ilgi görmüşlerdir. Öyle ki, aylarca süren roman tefrikaları her daim heyecanla takip edilmiştir. Kuşkusuz bu bir kültürel koşullanmaya işaret. Yazarlara, eserlere ulaşmanın zor olması; değerini artırmıştır. Zamanın çok olması ve imkanların az olması da, sahip olunana bağlılığı tetiklemiştir. Charles Dickens gibi usta yazarların eserleri yok satmış, okura eser yetiştirmek için fazladan mesai harcanmıştır. Çağın anlatıma etkisi hususunda ise Fransız Natüralist yazar Balzac‘ın eserlerine değinmek gerekir.  Öylesine detaylı betimlemeler yapar ki, başak tanesinin ucundan havalanan yusufçuk okurun zihninde ayniyle canlanır. Ya da Tolstoy meşhur Rus balolarını öylesine yetkinlikle aktarır ki, çalan vals ile dans ettiğinizi hissedersiniz. Çağının dilini bilen insanların etkisi işte tam olarak budur. Sinema da bunu kökten değiştirdiği için adeta bir devrimdir. Sinema, görsel olarak hikaye anlatma imkanı verince, hikayenin görselliğinin ardından bir boşluk oluşur ve bu boşluk gittikçe büyümeye başlar.

Sessiz sinema ve ardından sesli sinema dönemleri ne yazık ki savaşlar içinde bir dünyada yaşanır. Charlie Chaplin de bahsi geçen değişimin göbeğindedir. Komik, zeki ve belki de birazcık aptal. Fakat Şarlo karakterini ikonik hale getiren görünüşü ya da giyimi değil; ifade ettiği şeydir. Hikaye anlatımının yeni rotasını çizmektedir. Görsel anlatımlarla da meramını dillendirebilen insanların varlığı, elbette herkese sirayet eder. Böylece beklentiler şekillenir. 1938 yılında Stefan Zweig belki de dünyada bu konuya ilk kez ilgi çeken insanlardan biridir. Televizyon çağının kapıda olduğu bir dönemde “her eve sinema” sloganları arasında tarihin akışına dair önemli tespitlerde bulunur. Zweig’a göre, gittikçe hızlanan ve imkanları genişleyen çağın insanına büyük anlatılar yerine daha sade ama reflektör, yani yansıtıcı anlatılar sunulmalıdır. Zaten görselliğin her geçen gün daha kolay ulaşılabilir hale geldiği bir dönemde sayfalarca balo anlatmak abes değil midir? Artık yalnızca ihtiyacı kadar yazan yazarların olması gerekli hatta zaruridir. Bahsi geçen fikir sonrasında postmodern akımı da etkiler. Fransız filozof Lyotard, Postmodern Durum adlı kitabında büyük anlatıların çağının geçtiğini söylerken aynı şeye parmak basar. İşte bahsedilen değişim budur. Bir bakıma, dünya küçüldükçe anlatılar da küçülür.

Fakat devrimin asıl yıkıcı darbesi “her eve sinema” getiren televizyonun yaygınlaşması ile olur. Sinema ile tiyatronun farkı klasik bir ayrımdır. Antik Yunan’da tragedyaların sokaklarda insanlara anlatıldığı gezgin tiyatrolardan bugünün modern tiyatrosuna değin her zaman anlatıcı ile dinleyenin iletişimi canlıdır. Anlatıcı kanlı canlı dinleyenlerle temas içindedir. Destanlar, halk hikayeleri, masallar, oyunlar… Lakin sinema yine bir kitleye seslenmesine karşın canlılık kısmını yürürlükten kaldırır. Artık kalabalıklar bir perdeye yansıtılan hareketli resimleri izlemektedir. Devrimin ilk tasfiyesi bu olur. İkincisi ise her evde münferit bulunan sinemanın toplulukları daha küçük parçalar halinde izlemeye imkan verecek şekilde çoğalmasıdır. Her ailenin sineması vardır ve evinde izler. Böylece anlatıcının hitap ettiği kitleler iyice ayrışır. Doğal olarak bu ayrışma anlatıcıyı da etkiler. Her eve giren bu alet, zamanla evin odağı olur, hatta ev ona göre şekillenmeye başlar. Köklenir, köklerini saldıkça etkileşim artar. Bir romanı yazmak için harcanan süreden çok daha azıyla filmler izlenir. Teknik gelişmeler hayatı hızlandırdıkça kurgusal düzleme sireyeti de aynı gelişimi gösterir.

Zamanı biraz daha ileri sardığımızda akan çağın karşısında daha da hızlanan insanlığı görürüz. Arz-talep ilişkisi teknik alanlardan teknolojik alanlara doğru bir yatırım akışını ortaya çıkarır. Bilimkurgu eserlerinin işlediği konuların hareket noktası da tam olarak burasıdır. Belirgin değişimler öylesine cereyan eder ki sonuçlarını anlamak için tarihin ötesinde düşünmek gerekir. Çağın değişimi bu kadar hızlı olunca da çağı izleyen münevverler de hızın öneminin farkına varır. Veri çok, zaman kısıtlı ve hız gittikçe önem arz etmektedir. Kendi sınırlarını zorlayan insanın amacı başka ne olabilir ki zaten? Çağının dilini yakalaması gerekir ve der ki, “sana anlatılan senin hikayendir.” Horatius‘un tragedyaların çağında söylediği bu söz ne güzeldir. Her evde sinema vardır ve çağ hızlandıkça sinemanın verdiği ürün de kendini değiştirir. Tek kanallı yıllarda seçimleri hikayeleri kıymete bindirirdi; tıpkı Dickens romanlarını okumak isteyen insanların saatlerce beklemesi ve birbirini ezmesi gibi. Oysa bugün hikaye anlatmak ile yazmak arasındaki farkı ve hayatlara dokunmayı bilen çağının dilini de bilir. Çünkü anlatılan bizim hikayemizdir.

Destanlar ortak değerlerdir, Netflix de öyle. Söyleyenin kim olduğunun da ayrıca bir önemi yok. Söylenilen şeyin hayattaki karşılığı ise tek etken. Zaten herkesin hikayesi herkese anlatmaksa, biçim ne fark eder ki? Farkı varsa da şu olabilir; hangimiz Balzac’ın Vadideki Zambak romanını okurken sıkılmadık ve yorulduğumuzu hissetmedik ki? Evet, yazarın kudretine dair şüphe yok fakat arkaik olduğu hissini damarlarına kadar hissetmeyenimiz var mıdır? Bu sebeple, hikaye anlatımı çağın teknik ve kuramsal gelişmelerine bağlı olarak kendini yenilemelidir; hatta buna muhtaçtır. Thomas Kuhn’un Paradigma Değişimi, doğal seyre bağlı olan her şeyin kabul gördüğü ve işlevsellik kazandığını anlatmaz mı? Destandan halk hikayelerine, olayların tanrısal yönü daha sıradan olayları ele alır hale gelir. Özne artık Zeus değil de sıradan bir insan olabilmektedir. Kahramanın yolculuğu, yolculuğun söyleyişi tamamıyla değişim içinde ilerlemektedir. Sinema ve televizyonla gelen görsellik çağı ise hikaye anlatımının yalnızca başka bir geçiş noktasını ortaya çıkarmıştır. Klasik hikaye ve romanın görselliği artık ihtiyaç duyulmadığından yerini steril metinlere bırakmalı, çekilmelidir.

Kapitalizmin temel dayanak noktası direkt olarak bireyin arzularına ve isteklerine sesleniyor olmasıdır. Her zaman slogan konforlu bir hayattır; her cebe telefon, her eve sinema, her bireye söz hakkı… Bahsi geçen sloganlar hikaye anlatıcılığının yaşıyor olduğumuz değişiminin dayanak noktasıdır. Sinema her eve girdi ama televizyonun seçme hakkı tanıdığı noktada ortaya Netflix çıktı. Elbette yalnızca Netflix ile sınırlı kalmayacak. Ip yayıncılık; Disney, Amazon gibi firmalar da benzeri platformlarla yayıncılığın rotasını değiştirmeye devam edecekler. Fakat burada görülmesi gereken asıl nokta yapılan yayınların sürekli değişimi. Hikaye anlatıcılığının insanlık tarihi kadar eski ve kadim bir gelenek olduğu unutulmamalı, anlatılanın kendi hikayemiz olduğu daima hatırlanmalıdır. Bu sebeple değişimin bizim de anlatıcılığa evrildiğimiz platformlara ön ayak olması da gayet doğaldır. Kuşkusuz sonraki adım da dinleyenin anlattığı bu istasyonlar olacaktır.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Okumayı öğrendiği günden beri, okumayı yaşamakla bağdaştıran bir düş emekçisi. Edebiyat, Tarih, Felsefe ve Sosyoloji gibi geniş yelpazede yaptığı okumalar neticesinde birikenleri, kelimelerin ruhuna adayan bir gezgin.