bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine

Tarih: 19 Mart 2019 | Yazar: Konuk Yazar

0

Bilimkurgu: Türün Kurgusu

Bilimkurgu ne zaman doğdu? Bu sorunun çok sayıda cevabı var, hem de gereğinden fazla. Kimisi bilimkurguyu Mary Shelley, Jules Verne ya da H.G. Wells’in romanlarından başlatırken, kimisi ‘science fiction’ ifadesinin ilk defa ortaya çıktığı 1926 yılına işaret eder. Günümüzde gittikçe yaygınlaşan görüşe göre bilimkurgu’nun içinden hem konu hem de stil bakımından çok yönlü türlerin ortaya çıktığı, ilk yazılı örnek denilebilecek bir eser yoktur.

Aslında Aleksandr Belyayev, Jules Werne, William Gibson ya da Stanislav Lem gibi birbirinden çok farklı yazarların dede tarafından akraba olduklarını düşünmek oldukça zordur. Oysa hepsi kesin bir şekilde bilimkurgu yazarı olarak anılırlar. Anlaşılan o ki net edebiyat türü çerçevesinden değil de Wittgenstein’in dediği gibi aile benzerliğinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Örneğin oyun olmaları dışında satranç, iskambil ya da topla oynanan oyunlar ya da güreş arasında ortak bir özelliği belirlemek pek de dolay değildir. Bilimkurguda da aynı durum söz konusudur. Yazılı eserler bir özellik bakımından birbirine benzeyebilirken başka bir özellik söz konusu olunca farklı olabilmektedirler. Aile benzerliği teorisi geniş kabul görse de türün nasıl tanımlandığı sorusuna cevap vermemektedir ve tür sorunu cevapsız kalmaktadır. Son yapılan araştırmalarda bu konunun değişik yaklaşımlarla ele alındığını görmekteyiz. Bunlar arasındaki iki yaklaşım ön sırada gelmektedir: Kültürolojik ve dijital…

Kültürolojik Araştırmalar

“Bilimkurgu, bu ifadeyi kullandığımız zaman işaret ettiğimiz şeydir.”

Bu tanım eleştirmen Daimon Night tarafından ‘Mucize ararken’ (In search of wonder – 1925) adlı kitabında önerilmektedir. Bu cümlede türün net bir tanımından kaçınmayı (ilk defa olmamak üzere) görüyoruz, ancak bu yine de anlamsız bir cümle değildir (‘anlamadıysanız, okumaya devam edin’). Bu cümledeki her şey düşünmeye iter: Kim bu ‘biz’ denilenler? Kimi işaret ediyoruz ve bu türü işaret ettiğimiz zaman o türe ne oluyor? Net olan tek bir husus var: Türün tanımı duruma, yani kimin, nerede ve ne zaman okuduğuna bağlıdır. Bu düşünce Sherille Wint ve Marc Bowld’un ‘Bilimkurgu Diye Bir Şey Yoktur’ başlıklı provokatif makalesinde radikal bir şekilde yer almıştır (There is No Such Thing as Science Fiction – 2009). Yazarlar, tür prizmasından okuma alışkanlığının edebiyat piyasası tarafından okuyuculara empoze edildiğini iddia ediyorlar. Science Fiction adı, türün bütünlüğünü ve tanınabilirliğini sağlamaya yarayan bir piyasa etiketidir. Bu etiket yayınevleri, kitapçılar ve eleştirmenler tarafından politik ve ekonomik amaçlarına hizmet etmek için kullanılan bir araçtır.

Gerçekten de! Okuyucular ve yazarlar için sınıflandırmanın ve tanımlamanın ne önemi olabilir ki? Esasen hiç bir önemi yoktur. Yine de kitabın hangi rafa konması gerektiğine karar veren kitapçılar ve kütüphaneler bu işle uğraşırlar. Hemen yanınızda hangi yazarların kitaplarının bulunduğu, kitabınızın okuyucuya ulaşması için belirleyici bir husustur. İşte Tanrılar (The Gods Themselves – 1972) adlı romanını “science fiction” etiketi olmadan basılması önerildiğinde Isaac Asimov bunu kabul etmemişti, çünkü okuyucusunu kaybetme endişesi duymuştu. Asimov’dan daha genç nesle ait isyankar yazar Harlan Ellison ise tam tersi bilimkurgu ile olan bağını kabul etmez, “Gerçeküstü fantazi yazıyordum,” derdi. Her iki yazarın kitapları kitapçıda farklı raflarda yer alırdı, okuyucuları ise aynı bilimkurgu okuyucusu ailesinin bir parçası olduklarını dahi anlayamazdı.

siberpunk

Tür sorununu yayıncılar da sürekli olarak çözmek zorunda kalırlar: Kitabın iyi satılmasını nasıl sağlarız, hangi seri içinde yayımlamalıyız, arka yüzüne nasıl bir tanıtım yazısı yazılmalı, kapağı nasıl düzenlenmeli vs? Piyasa politikası her zaman edebiyat türleri hiyerarşisini şekillendirir. Bilimkurgunun yeri, bu hiyerarşi içinde her zaman türü olmayan roman tanımının da altındadır. Mantıken, itiraz edesi geliyor insanın: Bilimkurgu farklıdır; sıradan formüle uygun da olabilir, karmaşık ve deneysel de. Bilimkurgu, farklı profesyonel kabiliyetlere sahip yazarların, okurların (ayrıca eleştirmenlerin ve yayınevlerinin) içinde bulunduğu gelişmiş, uluslararası bir yazım endüstrisidir. Avustralyalı bilim insanı Andrew Milner, ‘Bilimkurguya Yer Ararken’ (Locating Science Fiction – 2012) adlı kitabında, popüler kültür haritasını çizerken bilimkurgunun tek tip bir okuyucu kitlesine sahip olmadığını, tüm kültür endüstrisi alanlarında var olduğunu göstermektedir. Bu haritanın temelinde Milner’in ünlü Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’dan aldığı bir prensip yatar: Farklı edebiyat türleri, sosyal statü ve alım imkanı ile birbirinden ayrılan farklı okuyucu tiplerine hitap ederler.

Mesela ‘yeni dalga’nın İngiltere versiyonu (Murdock, Ballard, ‘Yeni Dünyalar’ dergisi) daha çok edebi avangarda yakındır, çünkü esasen kendileri için yazan bir grup yazardan meydana gelmektedirler. Kadınların ve Afrika kökenli Amerikalıların hakları için verdikleri mücadeleye denk gelen 1960-1970’li yılların Amerikan ‘yeni dalgası’ ise geniş bir şekilde tartışılan, kültürel bir olay haline gelmiştir. Milner’in vardığı sonuçlardan ve bir bilimkurgu araştırmacısı Rodger Luckhurst’un ‘Bilimkurgu’ (Science Fiction – 2005) adlı kitabından faydalanan John Rider ise ‘Bilimkurgu ve Kitle Kültüründe Tür Sistemleri’ (Science Fiction and the Mass Cultural Genre Systems – 2018) adlı kitabında artık sosyal grupları değil birlikleri incelemek gerektiği önerisinde bulunmaktadır. Rider’in görüşüne göre Daimon Night’ın düşüncelerinden çıkan ‘Biz’ tek bir uygulama birliğinin temsilcileridir. Bu insanları, bilimkurgunun anlaşılması ve değerlendirilmesi konularındaki ortak anlayış bir araya getirmektedir. Bu tür sayısız birlik mevcuttur, çok değişkenlerdir ve sınırları durmadan yenilenir.

aya yolculuk3

Luckhurst’ün ardınan Rider da XIX-XX yüzyıl sınırında mevcut olan bilimkurgu edebiyatını inceler ve türün ortaya çıkışını yeni okuyucu kitlelerinin oluşmasına (özel eğitim almış olan teknik uzmanlar ve ‘teknik’ konularda edebiyata ilgi duyan), halka açık eğitim kurumlarının açılmasına ve genel olarak dinden ayrı eğitime, edebiyat konulu yüksek eğitim kurumlarında edebiyat derslerinin statü değişikliğine (eski metinlerden daha modern metinlere geçiş), kitap basım sürecinin hızlanmasına, ucuz ticari eserlerin (cep formatında, yumuşak kapaklı, ucuz pulp dergiler ve peny dreadful) yaygınlaşmasına bağlar. Zaman içinde edebiyatın yayılma yöntemleri değişir, özellikle sinema ve bilgisayar oyunlarının gelişmesine, profesyonel bilimkurgu yazarları birliklerinin kurulmasına, bilim dernekleri ve üniversitelerde bu türü inceleyen kürsülerin kurulmasına bağlı olarak edebiyat piyasası da değişime uğrar. Uygulama birliklerinin sayısı, buna bağlı olarak da türün tanımı ile ilgili yaklaşımlar çeşitlenerek artar.

Rider, Luckhurst ve diğer araştırmacılar kültürel bağımlılık hususuna inanırlar ve tür ile ilgili farklı değerlendirmelerin ve yorumların konunun kendisinden çok bunları dile getirenler hakkında bilgi verdiğini iddia ederler. Kültür araştırmacıları doğa kanunlarını araştıranlardan farklıdırlar. Kültür insan tarafından üretilir ve bunun sınıflandırılması adına yapılan denemeler çok sık bir şekilde yeni formların ortaya çıkmasına neden olur. Bu yeni formların tanımı içinse yeni sınıflandırma kategorileri gerekir. Kültürbilimci bilim insanı düşünceleri açığa çıkarır, farklı dönem ve kültürlerin ya da uygulama birliklerinin sahip olduğu düşüncelerin rekonstrüksiyonunu yapar.

Dijital Araştırmalar

Bu akımın temsilcileri tam tersine türü şekillendirme, sınırlarını net bir şekilde belirleme isteğiyle hareket ederler. Dijital araştırmalara olan ilk ilgi patlaması 1990’lı yılların sonunda meydana gelmiştir ve Erick Rabkin ve Carl Saimon adlı bilim insanları ile ilgilidir. Bu bilim insanları 1998 yılında Michigan Üniversitesi Karmaşık Sistemler Araştırma Merkezi’nde ‘Türlerin Evrim İncelemesi Projesi (Genre Evolution Project)’ni başlatmışlardır. Bu projenin amacı 1926 – 1999 dönemini kapsayan bir bilimkurgu öyküleri bankası meydana getirmekti.

Rabkin ve Saimon, edebi ve sosyal içerik arasında net bağlantılar bulmayı, ayrıca tür ile ilgili mitleri çürütmeyi hedeflemekteydiler. Mesela, bilim insanları yazarların ve baş kahramanların cinsiyeti ile ait oldukları dönem arasındaki bağlantıyı inceleyerek tür tarihinde genel hususlardan birini eleştirmişlerdir: 1960’lı yıllarda Amerika’da kadın bilimkurgu yazarlarının eserleri aktif bir şekilde basılır olmuştu. Sonradan anlaşıldı ki kadın bilimkurgu yazarları 1920’li yıllardan bu yana yazmaktaydılar, sayıları bilim insanlarının iddia ettikleri gibi ani artışlar şeklinde değil, uzun zaman içinde aşama aşama artmıştı. Anlaşılan diğer bir husus da kadın yazarların yazdıkları öykülerin genelde erkek yazarların yazdıklarından daha kısa olduğuydu. Kadın yazarların baş kahramanları erkekti ve kadınlar belirli bir sıklıkla görülmekteydi, erkek yazarlar ise genelde sadece erkekler hakkında yazıyorlardı.

Bilimkurgu’nun bilgisayar incelemelerine olan ilgi 2010’lu yıllarda alevlendi. Rabkin ve Saimon metin ve sosyal mesaj arasındaki bağ üzerine yoğunlaştı, yeni çalışmalarda daha çok türün dilbilimsel portresinin çıkarılması ön plana geçti. Bir grup biliminsanı (Ryan Nicols, Justin linn ve Benjamin Grant Purjitsky) ‘Bilimkurgu Bilimine Giriş’ (Towards a Science of Science Fiction – 2014) adlı makalelerinde İtalyan filozof Franco Moretti’nin ‘Uzaktan Okuma’ (Distant Reading – 2014) adlı kitabına dayanarak Darko Suvin’e (ünlü bilimkurgu araştırmacısı) ait bilimkurgu edebiyatı ile ilgili kanun niteliğindeki tespitini (bilişsel uzaklaşma – cognitive debarment) kontrol etmeyi denediler. Bilim insanları, bilimkurgu (The Year’s Best Science Fiction, 1999-2007), fantazi (The Year’s Best Fantasy, 2001-2009) ve mistisizm (The World’s Finest Mytery and Crime Stories, 2000-2003) adlı seçkileri mercek altına aldı. Bu antolojilerde yer alan metinler Linguistic Inquiry and Word Count (LIWC) programına yüklendi ve bu program belirli kategorilerde tespitler yaptı: Mesela, öğrenme süreci ile ilgili kelimeler (düşünmek, bilmek), algı (duymak, görmek) vs.

Sonuçta Suvin’in yaptığı tespitin doğru olduğu ortaya çıktı. Bilimkurguda, mistisizm ve fantezi türlerinden daha fazla bilişim ile ilgili süreçleri ifade eden kelimelerin olduğu anlaşıldı. Bilim insanlarının yazdığına göre, yaptıkları çalışmanın amacı Suvin’in deneyim ve içgüdü ile hareket ederek formüle ettiği hipotezi net hesaplara dayanarak teyit etmekti. Bu çalışmanın yöntemleri ve vardığı sonuçlar nettir ve bu özelliği nedeniyle de çekicidir. Ancak dikkate almadıkları bir husus var: Bu tür sadece dilbilimsel bir olgu değil, sosyal ve kültürel de bir olgudur, yani değerleme ilişkilerinin içine girmiş bir olgudur. Kültürde farklı terimler kendi statülerine ve ağırlıklarına sahiptir, bunlar etrafında bir mücadele sürer gider. Bu konudaki tartışmalar hiç de gerçek öz hakkında değil, sosyal konumlandırma ile ilgilidir. Örneğin 2015 yılında Ursula Le Guin ve Kazuo Ishiguro arasında, İsiguro’nun ‘Gömülü Dev’ adlı romanı hakkında yaşanan tartışma geniş ölçüde gündemde kalmıştı. Ishiguro romanının ‘fantastik’ olduğunu kabul etmiyordu, Le Guin ise, “Fantastik yazmak kötü bir şey değil ki,” diye cevap veriyordu. 1980’li yılların başında ise artık iyice şekillenmiş olan siberpunk akımı diğer edebi gruplarla çatışma halindeydi ve kendilerinin türün tarihinde yeni bir etap olarak bilimkurgu adı altında anılmalarını istiyorlardı. Savaş alanı edebiyat dalında verilen ödüller olmuştu. Siberpunk, 1984 yılında William Gibson’un ‘Neuromancer’ adlı romanının hem Hugo hem de Nebula en iyi roman ödüllerini alması ile zaferini ilan etmiş oldu.

kitaplar

Değer hususu Illinous Üniversitesi’nden araştırmacı Ted Underwood’un ‘Türlerin Hayat Evreleri’ (The life Cycles of Genres – 2016) adlı makalesinde ele alınmaktadır. Bilim insanı türün öncelikle sosyal bir olgu olduğundan hareket eder, ‘bu da farklı içeriklerde farklı algılanır ve  bu olguyu ortaya çıkarmak mümkündür’ der. Sorun, bilimkurgunun farklı tarihi gözlemciler (yazarlar, okuyucular, eleştirmenler, antoloji oluşturanlar vs) tarafından nasıl belirlendiğini ortaya çıkaracak bir model oluşturulmasıydı. Diğer bir deyişle Underwood yüklenen metindeki (kütüphane kayıtlarında bilimkurgu olarak geçen) dil özelliklerini esas alarak ele alınan metnin ne derecede bilimkurgu olarak kabul edilebileceğini tespit eden bir program yaratmıştı. Underwood, 1771 – 1989 dönemine ait 200 ciltlik eserin analizini yapmıştır.

Bu programın, 1900 – 1950 yılları arasında yazılan eserlerin çok daha büyük bir olasılıkla bilimkurgu olarak tanıdığı anlaşılmıştır. Analiz, edebi bir tür olarak bilimkurgunun oldukça istikrarlı bir tür olduğunu ortaya koymuştur. Mary Shelley’in ‘Frankenstein’i, Jules Werne’nin romanları ve modern yazarların bilimkurgu romanları kuşkusuz hem stil hem de içerik olarak birbirinden ayrılmaktadırlar, ancak araştırmanın gösterdiği üzere dil içeriği bakımından birbirlerine çok benzemektedirler: Büyük ebatları ifade eden kelimeler (geniş, muazzam vs), büyük rakamlar (binlerce), insan ve yaratık kelimelerin birlikte kullanılması, sık sık ‘its’ zamirine yer verilmesi gibi… Böylece, türün tarihini araştıranlar tarafından ‘dönüm noktası’ olarak adlandırılan olayların (Frankenstein ve Zaman Makinesi’nin yazılması, özel konulu dergilerin çıkması vs) türün dil yapısına önemli bir etki yapmadığını ortaya çıkardı.  Bu ise tüm bilimkurgu tarihini yeniden ele almak gerekeceği anlamına geliyordu. Son genelleme ise, anlaşıldığı kadarıyla Underwood’a bile oldukça cesurca görünen bir husustu ve kendisi makalesinin sonuna doğru, dikkatli bir şekilde şu eklemeyi yapmıştı:

“Belki de tabii ki model doğru olmayabilir, ancak görünen o ki yeni dijital teknolojilerin kullanılması alışıldık tanımlara yeniden bakmamızı, bunları yeniden değerlendirmemizi gerektirecektir.”

bilimkurgu-yazarlari

Bilgisayar araştırmaları günümüzün sıcak ve çok tartışılan konuları arasında, ancak şimdilik cevaptan fazla sorular yaratıyor, hatta bazen kargaşaya yol açıyor. Bilimkurgu tarihini yeniden yazmaya gerek var mı, yoksa geleneksel yöntemlere başvurmak mı daha doğru olacak? Bilgisayar araştırmalarının uygulama açısından değeri ortada: Tür tespiti yapan bir program, net seçim kriterleri esasında oluşturulan kütüphane kataloglarının, edebi eser listelerinin hazırlanmasında tartışmasız faydalıdır. Ancak söz konusu olan varılacak bilimsel sonuçlar ise bilgisayar analizlerinin kültürbilim ve dilbilim açısından son bir yorumlamaya tabi tutulmalarına ihtiyaç vardır. Doğrudur, net hesaplar bazı mitleri yıkmaktadır, -mesela kadın yazarların bilimkurgu tarihçesindeki yeri konusunda olduğu gibi-, ancak bu yeni veriler ışığında kadın yazarların eserlerini yeniden okumak için neden teşkil edebilir.

Yazan: Artyom Zubov – MGU Beşeri Bilimler Kürsüsü, Filoloji Fakültesi Söylem ve Komünikasyon kürsüsü, filoloji bilimleri akademisyen adayı

Rusçadan Çeviren: Metin UÇAR (Mart, 2019)

Kapak GörseliRay VanTilburg

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...