bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine

Tarih: 15 Haziran 2021 | Yazar: Bahri Doğukan Şahin

0

Bilimkurgu Edebiyatından Bir Le Guin Geçti

“Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor. Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.” – Ursula K. Le Guin.

1920’li yıllardan başlayarak 1960’lara dek uzanan geniş zaman diliminde bilimkurgu birçok evreden geçmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde geniş kitlelere ulaşan bilimkurgu, bu alandaki öykü, roman ve diğer yazı türlerinin çokluğu sebebiyle uzun yıllar gündemde kalmayı başarmıştır. İlk etapta dünya dışı değişik yaşam formları, uzayda seyahat, farklı gezegenlere gitmek gibi sıradan konular ucuz kurgular eşliğinde okurla buluşurken, zamanla gelişen bilimkurgu türü, edebi dil kullanımı iyi olan ve önceki eserleriyle edebiyat camiasında kendine saygın bir konum edinen yazarların bu alanda eserler vermesiyle birlikte saygın bir tür halini almaya başlamıştır.

60’lı yıllarda ilk meyvelerini veren ve daha sonra “bilimkurguda yeni dalga akımı” olarak adlandırılacak olan bu yeni dönem ile birlikte de, dünya genelinde daha görünür bir tür olmaya başlamıştır. J.G. Ballard, Kurt Vonnegut, Philip K. Dick gibi yazarların öncülüğünde ortaya çıkan bu yeni akım, kısa sürede başarılı sonuçlar vermiş ve bilimkurgunun yalnızca uzaya açılmadığını, insanın iç dünyasına yolcululuğun da bilimin sınırları içinde yer aldığını edebiyat dünyasına kanıtlamıştır. İyi bilimkurgunun iyi edebiyat olduğunu en iyi gösteren yazarlardan biri ise şüphesiz Ursula Kroeber Le Guin’dir.

Yetenekli yazarların elinde adeta ışık saçmaya başlayan bilimkurgu, klişe ve ucuz konulardan sıyrılarak bilimin her dalını kendine konu edinmeye başlamıştır. Psikolojik ve sosyolojik anlamda derinlikli eserler ortaya koyan Le Guin, üzerinde uzunca bir süre düşünerek ortaya çıkardığı katmanlı kurgularıyla bilimkurgu okurları nezdinde en iyi yazarlar arasında gösterilmeye başlanmıştır. Antropoloji, biyoloji ve siyaset bilimi gibi dalları da yapıtları içinde kullanarak bilimin sınırlarını zorlayan yapıtlar ortaya çıkarmış ve konu çeşitliliğiyle kendini bu alanda ön plana çıkarmayı başarmıştır. İlk romanı Rocannon’un Dünyası ile bilimkurgu dünyasını selamlayan Le Guin, daha sonra kaleme aldığı nitelikli eserleriyle de emin adımlarla ilerlemiş ve kendisini bilimkurgunun büyük ustaları arasına sokmayı başararak türü yüceltmeye devam etmiştir.

Daha ilk romanında kelimeleri kullanma becerisi ve edebi kurgu yaratma gücüyle geleceğe sinyaller veren Le Guin, öykü, roman ve makaleleriyle bilimkurgu camiasında başta Hugo ve Nebula olmak üzere birçok ödülün sahibi olmuştur. Bunun yanı sıra, Kafka Ödülü ve Ulusal Kitap Ödülü gibi daha geniş edebi ödülleri de kucaklamayı başaran Le Guin, 2018’de aramızdan ayrıldığında yalnızca bilimkurguya gönül vermiş okurları değil, bütün edebiyat camiasını derinden üzmüştür.

Kitaplarında Kullandığı Bazı Temalar

Kadınlar için simge yazarlardan olan ve bu uğurda hayatı boyunca çabalayan, üreten bir yazar olan Le Guin, feminizmin bayrak taşıyıcısı isimlerden biridir aynı zamanda. Birçok eserinde bu tema üzerine yoğunlaşan Le Guin, makale, deneme, eleştiri ve inceleme gibi yazın türlerinde kaleme aldığı yazılarıyla da kadınların görünen ve görünmeyen, gündeme gelen ve gelmeyen birçok sorununa parmak basarak toplum içinde kadının görünür ve egemen olmasını sağlamaya çabalamıştır. Dünyanın birçok ülkesinde birçok kadın yazara da ilham verdiği ve kadınların edebiyat camiasında daha fazla görünür olmalarını sağladığı da yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bilimkurgunun bir kaçış edebiyatı olmadığını söyleyen Le Guin, bu görüşünü ortaya koyduğu eserleriyle de perçinlemeyi başarıyor. Bilimkurguyu bir araç olarak kullanan Le Guin, “insan”ın kendisine odaklanarak diğer bilimkurgu yazarlarıyla arasına mesafe koymayı başarıyor. İnsan doğasını anlamlandırmak en büyük amaçları arasında yer alıyor. Başta Karanlığın Sol Eli olmak üzere diğer bazı roman ve öykülerinde de kadın ve erkek olmanın ne gibi anlamlar ifade ettiği ve bu kavramların toplum nezdindeki yansımaları gibi konuları irdeleyerek bu tema üzerinde fazlasıyla duruyor. Birey olmanın toplum içinde görünüşü ve kişiye getirdiği sorumluluklar üzerine bir hayli kafa yoran Le Guin, sık sık bu tema çerçevesinde eserler ortaya koyarak toplumsal cinsiyet hakkında söz sahibi oluyor.

Cinsiyetsiz bir toplumun var olup olamayacağı, mülkiyet kavramının tam olarak ne anlam ifade ettiği ve bu durumun kadınlar ve erkekler üzerindeki etkileri, erkek egemen toplumların ne ölçüde başarı getirdiği ve kadınların bir toplum içinde hangi evrede yer almaları gerektiği, toplumsal cinsiyet kavramlarının insanlık üzerindeki sonuçları gibi sıra dışı konuları gündeme getirerek bu temalar üzerine inşa ettiği güçlü öykü ve romanlarıyla edebiyat dünyasını derinden etkileyen Le Guin, tüm bunları büyük bir profesyonellik ve soğukkanlı bir şekilde yapıyor.

Mülksüzler romanıyla okurlarını tam anlamıyla ikiye bölen Le Guin, bizleri Anarres ve Urras gezegenleri arasında bir yolculuğa çıkararak iki farklı gezegenin, iki ayrı toplumun, iki ayrı düşünce yapısının, iki ayrı yönetim şeklinin ve iki ayrı yaşamın varlığını gerçekçi bir şekilde gözler önüne seriyor. “Sınırları aşmak” gibi klasik bir tema üzerine inşa edilen romanda kapitalist düzen eleştirilerinin yanı sıra totaliter rejimlere de sert darbeler indirilidiğini görürüz. Asıl orta yol olarak ise anarşizmi gösteren Le Guin, kendisini büyük üne kavuşturan bu eseriyle unutulmaz bir anlatı ortaya koyuyor.

Le Guin’in en sık kullandığı temalardan biri ise şüphesiz “mülkiyet”tir. Bu kavram Le Guin için bir hayli önem taşır. Bireyin ve devletin çeşitli senaryolar eksenindeki mülkiyetlerini masaya yatırarak kavramı derinlemesine analiz eder. Totaliter rejimlerin halk üzerindeki mülkiyetlerine dair söylemlerde bulunan yazar aynı zamanda bireylerin diğer bireyler üzerinde kurdukları tahakkümünün de tehlikeli sonuçlar doğurabileceği fikrini öne sürer. Mülkiyet, özgürlük ve refah kavramlarını bir araya getirerek yazdığı “Omelas’ı Terk Edenler” isimli kısa öyküsü belki de en güçlü ve en iyi anlatılarından biri olarak öne çıkar. Sonsuz bir mutluluk için feda edilen minimum bedele odaklanan öyküde çoğunluğun iyiliği için gözden çıkarılan azınlık düsturunun sonuçlarına odaklanan Le Guin, okuru müthiş bir ikilem arasında bırakarak bitirir öyküsünü.

“Hainli Döngüsü” Üzerine

ursula hainli dongusu

Anarşist kuramın savunucularından olan Le Guin, hikâyelerinde yer yer siyasi görüşlerine de yer vermekten çekinmez. Kimi zaman amansız bir doğa savunucusu olarak çıkar karşımıza, kimi zaman da feminizmle yoğrulmuş güçlü bir anlatı koyar ortaya. Antropolog olan babası Alfred Louis Kroeber’den bir hayli etkilenen Le Guin, romanlarında yaratmış olduğu gezegenlere gözlemciler göndererek adeta bir antropolog gibi orayı okurları için enine boyuna röntgenliyor.

Bilimkurgu roman ve öykülerini aynı evrende konumlandırmaktan hoşlanan Le Guin, zamanla 8 roman ve 13 öyküden oluşacak olan bir seri ortaya çıkarır. Hainish Cycle (Hainli Döngüsü) ismiyle anılan bu seride galaktik bir imparatorlukta yer alan her biri farklı ekolojik yapıya sahip gezegenler bulunur. Farklı yaşam türlerine ev sahipliği yapan gezegenlere Arz’dan ekumenler (elçi) gönderilmesi ise hemen hemen her roman ve öyküde tekrarlanan bir olgudur. 1966’da ilk romanı “Rocannon’un Dünyası” ile başlayan bu döngü, 2000 yılında çıkan son kitap “Anlatış” ile tamamlanır.

Tema aynı olsa da, her öyküsünde okuruna farklı ekolojiye sahip bir gezegeni, farklı yaşam formlarını, farklı çatışmaları ve farklı aşkları anlatmayı başaran Le Guin bir şeyi hiç değiştirmemeyi tercih eder: her kurgusunda aynı hırsıyla karşımıza çıkan “insan”. Birçok gezegene seyahat ederiz Le Guin sayesinde ve her seferinde insanlık için biraz daha endişeleniriz. Anlattıklarıyla adeta bir uyarıcı görevi üstlenen Le Guin, insanın içindeki açlık dürtüsünü son derece gerçekçi bir perspektifle yansıtmayı başarıyor.

Bilimkurgu Eserlerine Kısa Bakış

Dünyaya Orman Denir romanında doğa sevgisi ve savaş karşıtlığını aynı potada eriten Le Guin, Sürgün Gezegeni romanında ise ayrımcılık, eşitlik gibi konular üzerinde duruyor. Bağışlanmanın Dört Yolu’nda kölelik kavramını kadınlar ekseninde irdeleyen Le Guin, devletin boyunduruğundan uzak, özgürlük mücadelesi veren insanların öyküsünü ise Balıkçıl Gözü romanında işliyor.

Rüyanın Öte Yakası’nda düşlerden yola çıkarak daha iyi bir dünya yaratmanın yollarını arayan yazar, Anlatış romanında gelişim uğruna kültürlerinden taviz veren bir halkın öyküsüne odaklanıyor. Yanılsamalar Kenti’nde, hakikatin peşinde ileleyerek kimlik arayışı içinde olan bir yabancıyı izlememizi sağlayan Ursula Le Guin, Yaban Kızlar’da ise erkek egemen kabileler arasında kadın olmanın zorluklarına değinerek henüz filizlenen bir aşkın öyküsünü gözler önüne seriyor.

İkircikli bir ütopya” olarak adlandırdığı Mülksüzler’de felsefi yaklaşımlarla anarşizmi kurgusunun merkezine oturtan Le Guin, iki zıt gezegenin iç işlerini yakından görmemiz için elinden geleni yaparak sosyo-politik bir bir roman kaleme alırken, Karanlığın Sol Eli’nde cinsiyetsiz bir toplumun varlığına dair sıra dışı bir başyapıta imza atıyor. Gülün Günlüğü, Rüzgarın On İki Köşesi, Dünyanın Doğum Günü gibi öykü kitaplarındaki onlarca bilimkurgu öyküsüyle de yukarıda bahsi geçen konuların tümünü ve daha fazlasını okurlarına sunuyor.

Romanlarında, öykülerinde, şiirlerinde, denemelerinde, makalelerinde ve diğer tüm alanlardaki yazılarında bilimkurgu dünyasına inanılmaz katkılarda bulunan Le Guin, yolu sadece bilimkurgudan geçen okurların değil, edebiyatla ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken büyük yazarlardan biri olarak, ölümsüz eserleriyle birlikte varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1995, Erzurum. Adrianist hayalperest. Kitap okur, belgesel izler, sinema ve bilimkurguyla ilgilenir, öykü yazar. Kayıp Rıhtım'da başladığı yazarlık serüvenine, Fantastik Canavarlar ve Bilimkurgu Kulübü'nde devam etmekte. bahridogukan@gmail.com