bilimkurgu kulubu

Edebiyat

Tarih: 11 Nisan 2016 | Yazar: Canberk İleri

0

Dikey Sınıf Savaşı ve Modernizmin Şiddeti: Gökdelen

“Şiddetin, sosyal bağların kurulmasında önemli rol oynayacağı belliydi.”

James Graham Ballard, 1930 Şanghay doğumlu İngiliz bilimkurgu ve transgressif kurgu yazarıdır. Pearl Harbor baskınıyla beraber 1942 yazından savaş bitimine kadar tutsak kalmış; savaş, tutsaklar kampı ve atom bombası gibi şeyleri ilk elden gözlemlemiştir. 1946’da İngiltere’ye yerleşmiş ve Cambridge Üniversitesi’nde psikiyatri eğitimi görmüştür. Kısa süre Kanada’da Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde (RAF) de bulunmuştur. Yazarlık kariyerine kısa öykülerle başlamış, Prima Belladona adlı ilk öyküsü 1956’da Science Fantasy dergisinde yayımlanmıştır. Post-apokaliptik bir eser olan ilk romanı The Drowned World ise 1962’de yayımlanmıştır. Eleştirmen Susan Sontag’ın “çağdaş edebiyatın en önemli ve parlak kalemlerinden biri” diye tanımlamış olduğu Ballard, daha çok Güneş İmparatorluğu ve Çarpışma romanlarıyla tanınır. 1984’te yayımlanan Güneş İmparatorluğu’nda savaş deneyimlerini kurgulamıştır. Eser, Guardian Edebiyat Ödülü ile James Tait Black Ödülü’nü kazanmış, Booker Ödülü’ne ise aday olmuştur. 1987 senesinde Steven Spielberg tarafından sinemaya uyarlanan filmde Christian Bale, 13 yaşındaki haliyle Ballard’ı canlandırmıştır.

Diğer çok bilinen romanı Çarpışma’da cinsel arzular ve hayatın vazgeçilmez ögeleri haline gelen arabaları aynı noktada buluşturmuştur. 1996’da başka bir önemli yönetmen olan David Cronenberg tarafından beyaz perdeye uyarlanmış, Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülünü kazanmıştır. Ayrıca Anthony Burgess tarafından en yaratıcı yazarlar arasında gösterilmiş, Burgess’in hazırladığı “1939-1984 arasında İngilizce yayımlanan en iyi 99 eser” listesinde Sınırsız Rüyalar Diyarı adlı eseri yer almıştır. Bazı eleştirmenlerin Calvino’ya benzetmesine şaşırmadığım yazarın eserlerinde Borges’ten de izler görülür.

jg-ballard

Ballard, teknolojik gelişmelerin değil; politika, psikoloji ve toplum bilimin öne çıktığı ve alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı yeni dalga bilimkurgu’nun en önemli temsilcisidir. Bilimkurguyu uzaya ve geleceğe yolculuk temalarına sıkışıp kalmaktan kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmuştur. 20.yy’ın esas edebi geleneğinin bilimkurgu olduğunu öne sürmüştür. “Asıl yabancı gezegen dünyamızdır.” der ve politika, reklamcılık, kitle iletişimi gibi kavramların arasında yaşarken “geleceğin bugünü anlamakta geçmişten daha etkili bir araç olduğunu” vurgular. Müzik dünyasını da geniş çaplı etkileyen Ballard, İngiliz diline kendini tanımlayan bir sıfat kazandırmıştır; “Ballardian” sözcüğü “J. G. Ballard’ın roman ve kısa öykülerini andıran, özellikle distopik modernite, iç karartıcı insan yapımı manzaralar ve teknolojik, sosyal ya da çevresel değişimlerin yol açtığı psikolojik sorunlarla ilgilenen işler için kullanılan bir sıfat” anlamına geliyor.

Yazımda bahsedeceğim romanı Gökdelen, orijinal ismiyle High Rise, 1975’te yayımlanmıştır. Roman, 40 sene öncesinden günümüzü görmesi, derin insan eleştirisi ve toplumsal sınıfları birbirinden ayrı tutan o ince çizgiyi Salvador Dali gibi resmetmesiyle ön plana çıkar. Gökdelen, 2015 senesinde Ben Wheatley tarafından sinemaya aktarıldı; başrolleri Tom Hiddleston, Jeremy Irons, Luke Evans ve Sienna Miller paylaşıyor. İzlemeyi düşünenler için aktarayım: Ülkemizde vizyona girip girmeyeceği muallakta olan film, 35. İstanbul Film Festivali’nde 13-18 Nisan arasında gösterimde olacak.

Gökdelen film

“Onyıllardır toplanan veriler gökdelenin sürdürülebilir bir sosyal yapı olabileceği fikrine gölge düşürse de bu dikey kentler, halk konutlarının maliyetlerini düşürdüklerinden ve özel sektöre yüksek kazançlar geritebildiklerinden, sakinlerinin gerçek ihtiyaçları göz önüne alınmadan inşa edilip duruyorlardı.”

Adından da anlaşılacağı gibi, hikaye bir gökdelende geçer ya da öyle olduğunu sanmamız istenir. 40 katlı yapınn 1000 dairesi içinde yaşayan farklı sosyal sınıflara ve meslek gruplarına ait 2000 sakinden yaklaşık 50’si çocuktur ve bir o kadar da köpeği olan sakin vardır. “Köpeklerin neredeyse tamamının sahipleri en üstteki on katta oturanlardı, elli çocuğun çoğu da tersine en alttaki on katta oturuyorlardı.” Gökdelenin merkezi, kalbi 10. kattadır. Burada genişçe bir meydan, okul, süpermarketler, yüzme havuzu, dükkanlar, bankalar, kuaförler ve dahası var. Kısacası bu yapıda bir insanın ayrılmadan yaşamını sürdürebileceği her şey vardır: İşlerin çoğunu yapan mutfak robotları, çocuklara bakan robot bakıcılar… “Burayı cazip kılan şeylerden biri, insanlara göre değil insanların yokluğuna göre tasarlanmış olmasıydı kesinlikle.”

Dr. Robert Laing, 40 katlı gökdelenin 25. katında oturan tıp öğrencilerine ders veren bir doktordur. 30 yaşında olan Laing, eşinden yeni boşanmıştır ve yalnızlık istediği için ablasının tavsiyesi üzerine buraya taşınır. Burası okuluna 5 dakika mesafededir ve bunun haricinde evinden pek çıkmaz. Charlotte Melville, Laing’in komşusu olan, 35 yaşında, çocuğuyla yaşayan dul bir kadındır, bir reklam ajansında metin yazarlığı yapmaktadır. Diğer önemli karakter Richard Wilder, 2. katta eşi ve 2 çocuğu ile birlikte yaşayan bir muhabirdir. Biraz kaba ve kavgacı biridir; iri yarıdır, güçlü bir fiziği vardır ve eski bir ragbi oyuncusudur. Son önemli karakter Anthony Royal ise binaya taşınan ilk sakindir, Laing’in squash arkadaşıdır, binanın mimarlarındandır ve en üst katta genç eşiyle beraber yaşar.

high-rise_03-1

“Gökdelen hayatının psikolojisine ilişkin veriler epey olumsuzdu. Örneğin mizah yoksunluğu Wilder’a başlıca özellik gibi gelmişti hep, yapılan tüm araştırmalar da, gökdelen sakinlerinin gökdelen hayatıyla ilgili espri yapmadıklarını ortaya koyuyor.”

Hikaye Laing’in her şey sona erdikten sonra balkonunda oturup köpek yerken olanları sorgulamasıyla başlar. Ve Ballard, bizi 3 ay öncesine, olayların başına götürür. Laing dairesine taşındığında, insanların arasında içten içe bir gerginlik olduğu bellidir. Ancak bu gerginlik dışında her şey normaldir. İnsanların ne üst ne de alt komşularına saygıları yoktur. Ama alt komşulara olan saygısızlığın biraz daha fazla olduğu göze çarpar. Haftanın belli günleri partiler düzenlenir ve kimse çevreye verdiği rahatsızlığı görmez ya da görmezden gelmeyi tercih eder. Üst kat insanlarının köpekleri asansörlere işerler ve etrafı kirletirler. Evcil hayvan sahibi olanlar bilirler, tuvalet eğitimi almış hayvanlar öyle ulu orta yapmazlar. Bu tip ufak gerginlikler olsa da apartman sakinlerinin arasındaki iletişim kopuk değildir. Laing, Royal’la skuaş arkadaşıdır, Wilder’la da görüşür. Wilder’ın üst katlardan sevgilileri vardır. Melville’in 1. katta oturan bir çocuk bakıcısı vardır.

Gökdelende gerilim yükseliyordur. Son sakinin taşınmasıyla birlikte bir çark çevrilmişçesine kutuplaşma hızlanır. Ve Laing, balkondan diğer gökdeleni seyrederken şu sözcükler söylenir: “O bina geçenlerde tamamlanmıştı ve yeni sakinleri tam da Laing’in binasına son sakinin taşındığı sabah geliyorlardı rastlantı eseri.” Ballard burada “rastlantı eseri” sözünü bilerek ve bence aynı çevirisinde olduğu gibi sonradan ekler. Çünkü şu soruyu sormamızı ister: Gerginlik ve kutuplaşma, insanın doğuştan sahip olduğu zayıflıklardan mı kaynaklanır, yani bu insanın özünde mi vardır yoksa bir kontrol mekanizması mı yönlendirir bizleri?

The-Walk-Movie-2015-Zemeckis-JGL

“Bu pahalı dairelerde zarif mobilyalarıyla ve zekice duyarlılıklarıyla birlikte kısılı kalmış ve kurtulma şansı olmayan bu insanlar, geleceğin hali vakti yerinde ve eğitimli proleteryasının öncüleriydiler bir bakıma.”

10. katın havuzunda gerçekleşen bir olay ipleri tamamen koparır. Alt ve üst katlardaki sakinlerin zayıflamış ilişkileri tamamen biter. Basit komplekslerden yoksun olan Laing bile Wilder’a soğuk davranmaya başlar. Royal kendini bir lord olarak görmeye başlar ve Laing’le skuaş oynamayı keser. Melville çocuğunun bakıcısını kabul etmediği gibi çocuğunu okula da yollamaz. Wilder da üst katlardakilere öfke beslemeye başlar, yükselme hırsıyla dolar. Bu kutuplaşma aynı zamanda bir yakınlık da yaratır: Birbirinden izole yaşayan bina sakinleri, kendi katlarındaki komşuları ile yakınlaşırlar.

“Wilder yükselmek için nasıl planlar kurarsa kursun, zirveye giden yol ne olursa olsun, erozyon şimdiki hızıyla sürerse gökdelenden geriye pek bir şey kalmaacağını kısa sürede fark etti. Yerden yüksekliğinin, karısıyla çocuklarının çok aşağıda olduklarının, binanın en alt katmanlarında on dokuzuncu yüzyılın sömürülen kadın ve çocuk işçileri gibi gömülü olduklarının bilincinde olmuştu sürekli.”

Royal tamamen kendi kesimi hatta kendi için özelleştirilmiş bir sistem yaratmak ister. Wilder da Royal’ın tiranlığını bitirmek ister. Laing ise hemen her orta sınıfın yaptığı gibi kendi ihtiyaçlarının peşine düşer. “Şimdiyse yeni bir düzen gelmişti ve artık gökdelendeki herkesin hayatı üç saplantının çevresinde dönüyordu; güvenlik, yiyecek ve seks.” Günden güne binadan çıkan insan sayısı azalır. İnsanlar her şeye karşı tepkisiz hale gelmeye başlarlar. Sağlıklarına eskisi kadar dikkat etmezler. Beslenme önem verilmeyen bir konu haline gelir. Belli günler düzenlenen partiler süresiz hale gelir ve alkol tüketimi tavan yapar. Gökdelen giderek en bayağı güdüleri harekete geçirir ve en suçsuzu en suçlu haline getirir.

aJTB9Ew

“Bu yeni toplumsal düzenin kökeni küçük kabilelerdi.”

İnsanlar gittikçe bilinçlerini yitirirler, vahşileşirler. Zorunlu bir kibarlılık içinde hareket eden plaza çalışanlarını düşünün ve bu kibarlığın yerini içten içe biriken öfkeye bıraktığını hayal edin. İnsanların birbirlerine olan bakışları öylesine manyaklaşır ki Wilder’ın üst katlara çıkma mücadelesi verdiği bölümlerde içimin ürperdiğini, korktuğumu söyleyebilirim. Ballard, bu karakterler üzerinden bizi olayın içine sokar ve bir bölümünü gösterir. Ancak gösterdikleri kadar göstermedikleri olduğunun da farkına varmamızı ister ve “bunun ötesinde daha ne olabilir?” diye sormamızı sağlar. Durumun bir Fransız kara komedi filmi olan Delicatessen’deki kadar ilerlediği anlatılmaz ama ilerlemiş olabileceği ihtimalinin olduğu da düşündürülür.

“Gökdelendeki hayat dış dünyaya benzemeye başlamıştı bir bakıma; kibarlıkların ardında aynı acımasızlık ve saldırganlık gizliydi.”

Ballard’ın 70’li yılların başında, binlerce insanın gökdelenlerden çıkmadan yaşayacağı öngörüsünde bulunduğu doğrudur. Bugün bu gerçekleşmiştir. Japonya’da yüzbinlerce insanın yaşayacağı gökdelenler inşa edilmektedir; milyonlarcasının yaşayacağı yapılar ise tasarlanmaktadır. Bugün yaşadığımız çok katlı apartmanlarla gökdelenlerin mantığı aynıdır. İnsanlar çoğunlukla birbirini tanımaz, birbirinden izole yaşarlar. Kitabın başında da yalnızca bu fikir vardır. Ancak esere yalnızca bu fütiristik fikri verdiği gözüyle bakmak hata olur. Çünkü hikaye ilerledikçe 40 katlı yapı alçalarak düz bir zemine yayılmaya başlar; şehre iner, yaşadığımız sokakların arasında gezinir, okulumuzun içine girer, işyerlerini, alışveriş merkezlerini ve evimizin içini gösterir.

maxresdefault

Binanın insanları sosyo-ekonomik durumlarına göre görünmez bir şekilde üçe ayrılmıştır: 0-10, 10-35, 35-40 katlar arasında yaşayanlar. Güce, çıkarlara ve paraya göre belirlenen eski sosyal sınıflar burada da oluşmuştu. İlk 9 katta uçak hostesleri, çocuk bakıcıları gibi “proletarya”nın insanları yaşıyordu. Üçte ikilik büyük kısımda yaşayanlar ise orta sınıfı temsil ediyorlardı, sakinleri uysal ama profesyonel insanlardı; vergi uzmanları, doktorlar ve avukatlar, büyük şirketlerde çalışanlardı. En iyi yaşama ulaşamamış olmaları ama sahip oldukları ile yetinmeleri onları birbirine yaklaştırıyordu. Çoğunlukla uyuşuk, “yaptım oldu”cu insanlardan oluşuyorlardı. Hepsinin yukarısında, yapının en üst beş katında ise kaymak tabaka yer alıyordu. Bu katlarda aktristler, kodomanlar ve girişimcilerden oluşan bir oligarşi vardı. Binanın kaynaklarını emen bu insanlar, 10. kattakinden ayrı kendilerine özel bir havuza, yüksek hızlı asansörlere, halı kaplı merdivenlere ve koridorlara, en lüks hizmetlere sahiptiler.

Gökdelendeki kesimlerin dağılımına bakarsak: En zengin kesim %12,5’luk yer kaplarken, orta kesim %62,5 ve en fakir kesim %25’lik oranda yer almaktadır. Bu oranlar da zaten gelişmekte olan ile gelişmiş ülkelerdeki insanların dağılımına yakındır. Pek adaletli gözükmediğinin farkındayım. Ancak dönüp bir de ülkemize bakarsak, bu adaletsizliğin bile bizim adaletsizliğimizin yanında adaletli kaldığının ayırdına varırız. Şayet yaşadığımız ülkede, en zengin %10’luk kesimin geliri, en fakir %10’luk kesimin gelirinden 12 kat fazladır. Başka ülkelerde de böyle değil mi diye soranlarınız olacaktır. Gelir dağılımı adaletsizliği bakımından Avrupada’ki en kötü ülkeyiz.

highrise

High Rise, yalnızca bir gelecek tasviri gibi gösterilse de çok katlı bir yapıya sıkıştırılmamız haricinde yaşamımızdan birçok iz taşır. Karakterlerin özelliklerinden olan, boşvermişlik, iktidar hırsı, vahşilik bize çok yabancı değildir. Bugün de iktidarlar insanları şiddetli kullanarak bir araya getirir ve yine aynı yolla dağıtır. Beyaz yakalılara, alışveriş merkezi çalışanlarına, memurlara bakarsanız, birbirlerine gösterdikleri zorunlu nazikliği ve önyargılarını görürsünüz. Sahip olma hırsı ve kıyas çılgınlığı aramızda gezer. Para ve güç hayatımıza etki eden en önemli faktörlerden biridir. Hayatın her kısmında zaten bir sınıf çatışması ve yarışı vardır. İş arkadaşlarınıza bakın ya da okul yıllarınıza dönün, insanların birbirine gösterdiği gereksiz ve anlamsız tavırlar, agresiflikler, önyargılar ve kibir yok mu? Üst katlardaki daireler daha pahalı değil midir ve insanlar manzara satın almaz mı? Yoksa insanlardan üst katlarda oturmanın daha cazip geldiğini hiç duymadınız mı?

“… düştükleri hata, altlarında sömürebilecekleri ve yönetebilecekleri bir çeşit toplumsal organizasyonun hep olacağını varsaymaktı.”

Yazar, dikey bir hayvanat bahçesine benzettiği gökdeleni anlatırken büyük bir sınıf çatışması resmeder. Beyaz yakalıları, alışveriş merkezi çalışanlarını, burjuvayı ve orta sınıfı yerden yere vurur. Devlet ve vatandaş ilişkisini ele alır. Yönetimin ve yöneticinin işlevini gösterir. Modernizmin insanı bağımlı kıldığı noktaları belirtir. Her şeyi yaparken de Wells’in “bilim ve teknoloji kötüye kullanılabilir” mottosunu, Burroughs’un vahşiliği ve özgür zihnini ve Borges’in büyüleyiciliğini aynı noktada özgün şekilde buluşturur. Sadece Gökdelen’de değil neredeyse her romanında ve öyküsünde bunu bulabilirsiniz.

Gökdelen, gerçekten okumaya değer bir roman. Yazar hakkındaki bölümü uzun tutmamın nedeni de Ballard’ı tanımayan klasik bilimkurgu okuyucusuna iyice tanıtmak istememdi. Ballard’ın yazdığı her eseri okumalısınız.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisi olmaya çalışıyor. Çoğunlukla progressive rock ve jazz-fusion dinliyor. Bilimkurgunun en çok “New Wave” akımını seviyor. En sevdiği bilimkurgu yazarları Ballard, Lem, Bester ve Le Guin. Ayrıca Latin Amerika Edebiyatı ve onunla özdeşleşmiş Büyülü Gerçekçilik akımına ilgi duyuyor. Latin Amerika’dan da en çok Borges okumaktan zevk alıyor.