bilimkurgu kulubu

Edebiyat

Tarih: 16 Aralık 2017 | Yazar: Hamdi Güzeliş

0

2001: Bir Uzay Efsanesi

Bilimkurgu ve Arthur C. Clarke sözcüklerini duyduğumuzda aklımıza ilk gelen eserlerden biri muhakkak ki 2001: Bir Uzay Destanı oluyor. İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisiyle bir kez daha okura sunulan bu efsaneyi daha iyi anlamak için, hangi şartlarda yazıldığına gelin bir göz atalım.

Stanley Kubrick, 1964’ün bahar aylarında Arthur C. Clarke’tan “dillere destan bir bilimkurgu fikri” olup olmadığını soran bir mektup alır. O zamanlar, Ay’a gitme planları yapılmakta ancak Ay’a iniş hala uzak bir hayal gibi görünmektedir. Ay yüzeyinin doğası hakkındaki tartışmalar şiddetlenerek sürüyordur. Uzay keşiflerinde muhteşem gelişmeler yaşanmasa da, Ay’a gidileceğinin belirtileri açıktır. Birçok tartışma olmasına rağmen Arthur C. Clarke, insanların Ay’da yürüyeceğini düşünenlerdendir. Bu açıdan bakınca, Ay’a ayak basıldığında modası geçmeyecek, kötü veya komik duruma düşmeyecek bir hikayenin yazılması zorunludur. Geleceğin önceden tahmin edilmesi gerekiyordur.

Diğer yandan eğer bu tahmin işi dozunda yapılamazsa, bu kez de okuyucu / seyirci ile iletişimi kaybetme tehlikesi doğacaktır. Kubrick, Clarke’ın kısa hikayelerini incelemiş ve ikili “The Sentinel” (Gözcü)nin aradıkları temel düşünceyi yansıttığı konusunda fikir birliğine varmışlardır. Ancak 2001: Bir uzay Destanı’nın sadece bu hikayeden doğduğunu söylemek konuyu basite indirgemek olur. Filmi yapmak için daha fazla malzeme gerekiyordur. Bu malzemenin çoğu da “Encounter in the Dawn” (Şafakta Karşılaşma) ve diğer dört kısa hikayeden alınmıştır. Ancak ortaya çıkan eser tamamen yeni bir çalışmadır.

Arthur C. Clarke ve Stanley Kubrick

Filmlerin çoğunlukla romanların senaryolaştırılmasıyla elde edildiğini biliyoruz. Bu tip bir yaklaşımın her zaman başarıya ulaşamadığı da bir gerçek. Çünkü bir senaryo en ufak ayrıntıyı dahi gözler önüne serebilmelidir. Roman ise denizde yüzmek gibidir. Roman ile senaryo arasındaki bu çelişki nedeniyle, hem romanın hem de filmin başarılı olması için Kubrick ve Clarke, eş zamanlı bir üretime karar verdiler. İkili, hikayeyi şekillendirmek için sürekli temas halindeydi. Buna rağmen sonlara doğru roman ve senaryo, karşılıklı beslemeli bir şekilde yazıldı.

Senaryo ve roman daha tamamlanmadan filmin çekimleri başladı. Kubrick filmi çekerken, Clarke romanın son kısmı üzerinde çalışıyordu. Roman birkaç kez daha güncellendiğinde ise, temelde aynı olsa da filmden bazı farklılıkları oluştu. Çoğu filmin başına gelen “romanın gölgesinde kalma” durumu ile karşılaşmamak için, öncelikle film gösterime girdi. Hemen ardından da roman yayımlandı. Böylelikle her ikisi de birbirlerini olumlu yönde etkileyerek ayrı bir efsaneye dönüştüler. Eserin başarılı olmasındaki en büyük etken, insanın var olduğu günden beri sorduğu sorulara olabilecek en mantıklı cevapları vermiş olmasıdır. Uygarlığımızın gelişim ve dönüşüm süreci eserde oldukça ilginç bir bakış açısıyla yansıtılmıştır.

HAL 9000

Günümüzdeki ve gelecekteki uzay araçlarının hatasız bilgisayarlar tarafından yönetilmesi zorunluluğu açıktır. Hikayedeki bilgisayar, “Yapay Zeka“ya sahip olan HAL 9000’dür. HAL 9000‘ün hikayenin sonunda geldiği durum, Mary Shelley‘nin meşhur Frankenstein‘ını hatırlatıyor. Zaten yarattıklarımızın bir gün bize cephe alması fikri, bilimkurgunun tükenmek bilmeyen konularından biri olagelmiştir. Cevabı belli olmayan ve yaklaşık 80 yıldır sorulan sorulardan biri de “Robotlar, insanlığı kontrolü altına alarak köleleştirecek mi?” sorusudur ve hala da güncelliğini korumaktadır. 2001: Bir Uzay Destanı’nın, en bilimsel romanlardan biri olduğu için eskimediğini söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan baktığımızda Ay’da yapılacak üssün yeri ve diğer tüm teknik detaylar hakkında çok fazla bilimsel tutarlılık içerir.

Sadece bununla da kalmaz, güneş sistemi içindeki uzak noktalara gerçekleştirilecek yolculuklarda yapılması gereken hazırlıklar, uzay gemisinin tasarımı ve hatta insan psikolojisi hakkında da çok önemli detaylara imza atar. Bu detaylardan bahsederken, Arthur C Clarke’ın pek çok NASA görevinde yer almış bir bilim insanı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Yazarın bu bilimsel altyapısı, ortaya unutulmaz bir eser koymasında önemli rol oynamıştır. Hikayenin cevap verdiği sorulardan biri de “Evrende insanlardan başka akıllı canlıların olup olmadığı”dır. Birçok bilimkurgu eserinde uzaylıların gemilerine atlayıp geldiğini görürüz. Clarke, bu tarz bir klişeye mecbur olunmadığını çok yaratıcı bir şekilde göstermiştir. Önceden bırakılmış izleri takip eden insanlığın, uzaylıları bulması gibi ilginç bir konuyla karşı karşıyayız.

Gizemli bir monolit, Ay’ın yüzeyinde gömülü halde bulunduğunda, bilim insanları büyük bir şaşkınlıkla bu monolitin en azından 3 milyon yıllık olduğunu keşfederler. Daha da hayret verici olan, ortaya çıkarıldıktan sonra monolitin Satürn’e doğru güçlü bir sinyal göndermesidir. Bu sinyalin kaynağını öğrenmek için Discovery yola çıkar. Discovery’nin tayfası en iyinin iyisidir ve yanlarında, onlara destek olması için bilinç sahibi süper bilgisayar HAL 9000 de vardır. Fakat HAL’ın programlaması insan zihnine biraz fazla benzemekte ve Discovery’nin her bir parçasının kontrolünü elinde bulundurmaktadır. Monolitin peşinden gitmek istiyorlarsa, bu psikotik bilgisayarla başa çıkmak zorundadırlar.

Roman, insanlığın en büyük korkularından biri olan “özgürleşen yapay zekanın kontrolden çıkması” durumunda yaşanabilecek mücadeleyle ilgili de çok ilginç ipuçları içermektedir. Hikayede, Bowman ile HAL 9000 arasındaki konuşmalar ve Bowman’ın HAL’a düşünsel yaklaşımı ilgi çekicidir. Hikayenin başından sonuna kadar işlenen diğer bir konu da evrimdir. Sadece hikayenin başlangıcında değil, sonunda da evrim çok önemli rol oynar ve aklımıza “insanın geleceğinin uzaylıların elinde olabileceği” fikrini eker. Artık insan olarak bildiğimiz yaratık, başka bir boyuta adım atmıştır.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Makine Mühendisi. Dağların, newage müziğin ve bilimkurgunun uzun yıllardır tutkunu. "Turk Seti Team" üyesi.