bilimkurgu kulubu

Dizi the man in the high castle

Tarih: 15 Eylül 2018 | Yazar: Cenk Tan

0

The Man in the High Castle #1: Karakter Analizi

1962 yılında dünyaca ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick tarafından kaleme alınan The Man in the High Castle (Yüksek Şatodaki Adam) yayınlandığı dönemde büyük sansasyon yaratmayı başarmış ve sadece bilimkurguya değil, çağdaş edebiyata da adını altın harflerle yazdırmış bir eser olarak hatırlanmaktadır. 2015 yılında Amazon Prime tarafından televizyon dizisi formatına uyarlanan eser, dünya çapında büyük ilgi görmüş ve 2 sezonun ardından 3. sezon yayını için 5 Ekim 2018 tarihi duyurulmuştur.

Philip K. Dick tarafından Bilimkurgunun alt türlerinden biri olan “Kurmaca Tarih” veya “Alternatif Tarih” (Alternate History) olarak bilinen türde yazılan Yüksek Şatodaki Adam, 2. Dünya Savaşını Naziler kazansaydı nasıl bir dünya ortaya çıkardı sorusuna cevap veriyor. Böylece günümüz gerçekliğine tamamen zıt olacak şekilde alternatif bir gerçeklik yaratılıyor. Söz konusu alternatif dünya düzeni hayal gücünün sınırsızlığından ve fantastik unsurlardan uzak, son derece rasyonel ve gerçekçi biçimde kurgulanmıştır. Tüm kurgu, mekânlar, kostümler ve oyuncular gerçeğe uygun ve son derece profesyonel bir yapımın ögelerini oluşturuyorlar.

Washington DC.’ye atom bombasının atılmasına müteakip olarak ABD ve İttifak Devletleri, Mihver Devletlerine yani Nazi Almanya’sı, Japon İmparatorluğu ve İtalya’ya karşı koşulsuz teslim olur. Ardından ABD’nin Batı ve Orta Batı kesimi Naziler tarafından, Pasifik Okyanusundaki kıyı kesimi ise Japon İmparatorluğu tarafından işgal edilir. Naziler eş zamanlı olarak Avrupa’yı, Güney Amerika’yı ve Afrika’yı kendi topraklarına katarlar. Böylece savaş sonrasında yepyeni bir dünya düzeni ortaya çıkar ve bu düzenle 1960’lı yıllara kadar gelinir.

The Man in the High Castle karmaşık ve derinliği olan pek çok karaktere sahip. Bu özellik, dizinin kaliteli olmasını sağlayan özelliklerden biri olarak öne çıkıyor. Bu da şu anlama geliyor: karakterler hakkında net bir hüküm veremiyoruz. Karakterlerin çoğu değişme, gelişme gibi özellikler gösteriyor. Bir sezonda karanlık özellikler gösteren bir karakter diğer sezonda aydınlığa yönelebiliyor. Bu anlamda karakter gelişimlerinin çok gerçekçi bir şekilde kurgulandığını vurgulamak gerekir. Bu yazıda dizide mevcut olan ana karakterleri ayrıntılı biçimde analiz etmek istedim.

Obergruppenführer John Smith

John Smith karakteri aslında romanda var olmayıp, dizinin yapımcıları tarafından diziye eklenmiş bir karakter. Rufus Sewell isimli İngiliz oyuncunun canlandırdığı bu karakter, diziye Juliana Crain karakteriyle birlikte resmen damgasını vurmuş durumda. Sewell, sergilediği olağanüstü oyunculuk ile nefesleri kesmeyi başarıyor.

Nazilerin ABD’deki en kıdemli SS komutanı olan Smith ilk sezonda gaddar, acımasız ve kötü biri olarak çıkıyor karşımıza. Fakat zamanla onun hakkında pek çok şey öğreniyoruz. John geleneksel bir aile babasıdır. Eşi Helen ve iki çocuğu ile birlikte lüks bahçeli bir evde, 1960’ların ABD’sinden alışkın olduğumuz refah dolu bir yaşam sürmektedir. John Smith karakterinin en güzel tarafı derinliği olan bir karakter olmasıdır. Derinlik, o karakter hakkında kesin ve net bir yargıya varmamızı önüne geçiyor. Yani izleyici olarak biz, onun hakkında kötü veya katil yargısına tam varmak üzereyken o bizi şaşırtıyor ve bambaşka bir yola sapıyor. Değişme ve gelişme kapasitesine sahip olan John Smith ilk sezonda anti-kahraman özelliklerini gösterirken 2. sezonda anti-kahramanlıktan kahramanlığa doğru bir sapma yaşıyor. John’da görülen değişimler 2. sezonda bariz biçimde su yüzüne çıkıyor. Halkın genelini ilgilendiren hayati kararlara imza atıyor ve tek başına bir suikastı aydınlatarak, dünyayı büyük bir yıkımın eşiğinden kurtarıyor. Sezon sonuna doğru Reinhard Heydrich ona en çok sorun çıkaran Amerikan eyaletini dümdüz etmesini söylediğinde kafasını sallıyor ama nihayetinde bu emri uygulamıyor çünkü kendi insanlarını bir hiç uğruna öldürmek istemiyor.

Obergruppenführer John Smith’in savaş devam ettiği sırada ABD ordusunda istihbarat subayı olduğunu öğreniyoruz. Fakat Naziler Washington’a atom bombasıyla saldırınca savaş aniden kaybediliyor ve Smith’in Amerikan subaylığından Nazi SS. komutanlığına geçişindeki sürecin nasıl gerçekleştiğini şimdilik bilmiyoruz. Ancak şunu biliyoruz ki Smith, Nazi ideolojisine olması gerektiği gibi bağlı bir Nazi değil. Fanatik düzeyde bağlı olması gerektiği Nazi prensipleri karşısında durabiliyor ve gerektiğinde onları çiğneyebiliyor. Oğlu ile Nazi doktrinleri arasında kaldığında oğlunu seçiyor ve oğlunun tedavisi olmayan ölümcül bir hastalığa yakalandığını bilen tek kişi olan doktoru gözünü kırpmadan öldürüyor. Böylece oğlu Thomas’a bir çözüm yolu bulmak için zaman kazanmış oluyor. Ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor çünkü oğlu Nazi ideolojisine kendisinden misliyle fazla körü körüne bağlı olan fanatik bir militan haline gelmiş durumda. İşin en kötüsü de onu bu şekilde yetiştiren kişinin yine kendisi olması. Özet olarak John, kendi yetiştirdiği evladını yapmış olduğu hatalardan dolayı Nazilere kurban veriyor.

Juliana Crain

Philip K. Dick’in orijinal kurgusunun ana karakteri olan Juliana Crain dizide büyük ölçüde korunmuş durumda. Dizide San Francisco’da yaşayan Juliana, romanda tarafsız bölge olan Canon City’de yaşıyor. Dizide Juliana’nın serüveni San Francisco’da başlar, oradan Canon City’e uzanır. Canon City’den tekrar San Francisco’ya dönen Juliana, Nazi büyükelçiliğinden sığınma talep ederek John Smith’in de yardımlarıyla kendini New York’ta bulur. San Francisco’da direniş üyesi kız kardeşi Trudy, Kempeitai’ın suikastına kurban gider ve Juliana’ya bir film bırakır. Bu olaydan sarsılan Juliana, kardeşinin bıraktığı mirası yerine getirmek amacıyla Canon City’e gider ve orada Joe Blake ile tanışır. Peşine takılan bir Marshall nedeniyle görevinde başarısız olan Crain, San Francisco’ya geri döner. Kempeitai ile başı belaya giren sevgilisi Frank’e yardım etmek isterken bu defa da direniş güçleriyle anlaşmazlığa düşer. Pasifik Devletlerinden kaçmaya çalışırken yakalanırlar ve Joe Blake ile tekrar buluşması üzerine, direniş onun yakalanmasını emreder. Blake’in kaçmasına göz yuman Juliana, direniş tarafından hapsedilir ve 2. sezonun başında direniş ve Japon güçlerinden kaçarak Nazi büyükelçiliğine sığınma talep eder. Juliana’dan direniş hareketi hakkında bilgi alabileceği düşüncesiyle sığınma talebi John Smith tarafından bizzat takibe alınır ve hızlandırılarak kabul edilir. New York’ta Smith tarafından dayalı döşeli bir apartmana yerleştirilir ancak bu dairenin her tarafı kameralarla gözleniyordur.

Juliana’nın insanları umursayan, saf, iyi niyetli ve bir o kadar da cesur ve mücadeleci bir yapısı var. İyi niyetinden ve içgüdülerini takip etmesinden dolayı her defasında başı beladan kurtulmayan bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Başka bir özelliği ise herhangi bir ideolojiye veya otoriteye bağlı olmamasıdır. Juliana sadece kendi doğrularının peşinden giden ve inandıkları uğruna mücadele veren bir kişidir. Hangi dava için olursa olsun iyilikten asla vazgeçmeyen bir yapıya sahiptir. Bunu izleyicilere defalarca kanıtlar. San Francisco’da Joe Blake’i direniş güçlerine teslim etmemesi ve New York’ta Nazi komutanı John Smith’in oğlu Thomas’ın hastalığının kanıtlarını otoritelerle paylaşmaması, onun hiçbir şeyi insan hayatının üstünde tutmadığını göstermektedir. Nazi dahi olsa herkesin yaşama hakkına sahip olduğu fikrine sahiptir. Nitekim 2. sezonun sonlarına doğru Juliana’nın eylemlerinin sonucunda filmler Berlin’e ulaşıyor ve dünyayı büyük bir savaşın eşiğinden kurtarıyor. En sonda Hawthorne Abensen’ın yani diğer adıyla “Yüksek Şatodaki Adam”ın onunla yaptığı konuşma her şeyi özetliyor: Onun her zaman kalpten davrandığını, içindeki iyiliğin hep var olduğunu ve herkesin değerli bir yaşamı hak ettiğini savunmuştur.

Nobosuke Tagomi

Japon Pasifik Devletleri Ticaret Bakanı Nobosuke Tagomi dizideki en ilginç karakterlerden biri. Sürekli düşünen, içe kapanık, hislerine güvenen ve iyi niyetli biri olarak çıkıyor karşımıza. Tagomi, dizide Juliana ile birlikte iyiliği temsil eden iki karakterden biri. Bu iki kişi barış yanlısı olarak tasvir edilmektedir. Tagomi’nin dizideki karşıt karakteri Başmüfettiş Kido figürü ile canlandırılmaktadır. Tagomi ne ölçüde duygusal ve insancılsa Kido da bir o kadar zalim ve acımasızdır. Her ikisinin ortak yönü ise Japon İmparatorluğuna hizmet etmeleridir. Tagomi kendine has zevkleri ve hobileri olan bir kişilik. Bahçe sanatı onu dinlendiren uğraşlardan biri. Ayrıca “I Ching” adını taşıyan Uzakdoğu meditasyon sanatıyla da uğraş vermektedir. Tagomi dizideki empatisi en yüksek Japon karakterdir çünkü diğerlerinin aksine her türlü şiddette karşı çıkan ve gereksiz çatışmaları her fırsatta kınayan sadece o vardır. Japon polis gücü Kempeitai’ın şiddetini asla onaylamaz ve hatta Juliana’dan onlar içi af diler. Tagomi ile Juliana arasında özel bir bağ oluşur çünkü Tagomi onun özel bir amaç için var olduğuna inanmaktadır.

2. sezonda öğrendiğimiz üzere Tagomi çok özel bir yeteneğe sahiptir. Paralel evrenler arasında seyahat edebilmektedir. Bunu tam olarak nasıl yaptığı açığa çıkarılmamakla birlikte bunu meditasyon yoluyla gerçekleştirdiği çıkarımını yapabiliyoruz. Dizinin ana zaman diliminde Tagomi’nin eşi ve oğlunun savaş esnasında hayatını kaybettiğini öğreniyoruz çünkü Tagomi’yi sürekli onların eski fotoğraflarına bakarken görüyoruz. Ancak Tagomi’nin seyahat ettiği alternatif gerçeklikte Japonların savaşı kaybetmeleriyle birlikte ailesinin halen hayatta olduğunu öğreniyoruz. Hatta oğlunun San Francisco’da barış aktivisti olarak yaşadığı ve Juliana ile mutlu mesut bir evlilik yaptığı Tagomi’yi ilk etapta şaşırtmıyor değil. Bu anlamda Tagomi, kendisinin diğer evrenlere geçiş yapabilmenin mümkün olduğunu somut olarak kanıtlayabilecek biri olduğunu düşünüyor. Alternatif gerçeklikten getirdiği filmle insanlığın kaderine yön vermek istiyor. Şu önemli sözü söylüyor: “Kader değişkendir çünkü insanların elindedir.”

Kotomichi

Kotomichi, Ticaret Bakanı Tagomi’nin güvenilir yardımcısıdır. İlk sezonda silik bir karakter olarak karşımıza çıkan Kotomichi hakkında 2. sezonda daha fazla ayrıntı açığa çıkmış durumda. İlk sezonun sonlarına doğru sağ kolunda yanık izleri ile görülmesi ve Tagomi’nin kendisine Nagasaki’nin harikulade bir şehir olduğunu söylemesi, Kotomichi’nin, bizim zaman dilimimizde yaşandığı gibi Japonların savaşı kaybettiği ve atom bombasına maruz kaldıkları başka bir evrenden gelen zaman yolcusu olabileceği kuşkusunu iyiden iyiye güçlendirmiştir. 2. sezonda doğrulanan bu bilgilerle birlikte ailesini de saldırıda kaybettiğini ve acısını dindirmek amacıyla meditasyon yaptığını öğreniyoruz. Velhasıl, Kotomichi’nin Tagomi ile birlikte olduğu dizinin ana gerçekliğinde, bombanın Nagasaki’ye atılmadığı ve savaşı Japonların kazandığı için ailesi halen hayattadır. Burada evrenler arasında Kotomichi ile Tagomi arasında ters bir orantı olduğunu idrak ediyoruz. Kotomichi’nin ailesinin hayatta olduğu zaman diliminde Tagomi’nin ailesi ölmüş durumda ve Tagomi’nin ailesinin hayatta olduğu diğer zaman diliminde ise Kotomichi’nin ailesinin ölü olduğu aşikar. Kotomichi, Tagomi’ye olan desteğini her daim sürdürmekte ve ona danışmanlık hizmeti de vermektedir. 2. sezonun sonunda Tagomi ile birlikte hidrojen bombası testini gösteren filmin Nazilere ulaştırılmasını ve büyük bir savaşın önlenmesi konusunda büyük uğraş göstermiştir. Kotomichi sessiz ama etkili olan ve gizemini halen koruyan karakterlerden biri.

Takeshi Kido

Romanda var olmayan başka bir karakter olan Başmüfettiş Takeshi Kido, Ticaret Bakanı Tagomi’nin zıt-karakteri olarak yansıtılıyor. Kido, San Francisco’da bulunan Japon polis gücü Kempeitai’ın en üst düzey yöneticisi. Zalim, acımasız, kuralcı ve sınır tanımayan despot bir yapıya sahip. Kido, attığı her adımı ve yaptığı her eylemi vatanı için gerçekleştirmektedir. Başarısızlığa ise asla tahammülü yoktur. Temel görevi Amerikan direniş örgütüne diz çöktürmektir. Juliana Crain’den şüphelenerek Frank’in peşine düşer. Özel hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmasak da, 2. sezonda memleketinde eşi ve 2 çocuğunu geride bıraktığını ifade eder.

Takeshi Kido karakteri zekice kurgulanmış bir karakter. İlk sezonda son derece zalim ve merhametsiz biri gibi görünen Kido, 2. sezonda tam aksini kanıtlıyor. Zalimliğinin aslında işi gereği olduğunu masum insanların ölümünü asla istemediğini eylemleriyle destekliyor. Tagomi’ye inanarak, filmleri alıp New York’a kadar uçar ve onları John Smith’e ulaştırır. Böylece büyük bir savaşı öngörüp, milyonlarca masum insanın ölümünü önlemiş olur. Bu eylemiyle izleyicileri biraz şaşırtmışa benziyor. Joel de la Fuente’in kusursuz oyunculuğu ile hayat bulan Kido karakteri fazlasıyla gerçekçi bir figür. Oyuncu, karakteriyle adeta bütünleşmiş durumda. Kido, kendisinin gerçek bir vatansever olduğunu her fırsatta gerçekleştirdiği eylemlerle çevresindekilere kanıtlıyor. Bunlardan belki de en önemlisi, son derece tehlike arz eden Japon mafyası “Yakuza”nın Nazilerle işbirliği yaptığında onlara karşı en ufak merhameti göstermeyip, liderini gözünü kırpmadan vurması olmuştur. Vatana ihanet Kido’ya göre en büyük suçtur ve bu suçun cezası ölümdür.

 Joe Blake

Joe Blake, Bakan Martin Heusmann ile Elsa Blake’ten evlilik dışı olan “Lebensborn” bir karakterdir. İlk sezonda Obergruppenführer John Smith için çalışan gizli bir gestapo ajanı olarak çıkar karşımıza. Amerikan Direniş örgütüne müdahale edebilmek amacıyla “Çekirge Yalan Söylüyor” isimli filmi Tarafsız Bölge ulaştırmayı başarır. Filmi yerine ulaştırdıktan sonra SS. Teşkilatından istifa eder. Normal şartlarda sadık bir Nazi olmasını beklediğimiz Joe Blake karakteri, dizi boyunca ciddi değişimler geçirmektedir. Joe’nun Juliana ile tanışması onun tüm hayatını alt üst edecektir. Juliana ile olan duygusal ilişkisi, onu tüm Nazi prensip ve doktrinlerini sorgulamaya doğru götürecektir. Joe Blake’in dizideki en büyük değişim gösteren karakterlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Sadık ve çömez bir Nazi ajanından, Nazizmi sorgulayan bir adama ve oradan da Büyük Nazi İmparatorluğu’nun yeni liderinin oğlu olmaya doğru uzunca bir yol almıştır.

Joe Blake dizinin en çelişkili ve bir anlamda en gerçekçi karakterlerinden biri konumunda çünkü sürekli ikilemde kalan bir kişiliği var. Sorgulayan yapısı nedeniyle Nazi doktrinlerine olan inancını hızlıca kaybeder. Nazi sistemine olan bağlılığı ile kendi etik değerleri arasında sıkışıp kalmaktadır. Hayatı boyunca pek çok duygusal ilişkiye girmiş olsa da (bildiğimiz kadarıyla 3 kadınla ilişkisi var) asla unutamadığı ve uzun süre boyunca öldüğünü zannettiği kadın Juliana Crain’dir. İlk eşi olan Rita’dan bir erkek çocuğa sahip ve Juliana’dan sonra Almanya’da Nicole Dörmer isimli kendisi gibi “Lebensborn” bir kadına aşık olur. 2. sezona kadar Joe Blake karakteri duygularıyla hareket eden, eylemlerinden emin olmayan, çoğu kez ikilemde kalan ve başkaları tarafından kolayca etkilenen bir karakter.

Frank Frink

San Francisco’da bir fabrika işçisi olarak yaşayan Frank Frink, Juliana Crain’in ilk sevgilisi olarak beliriyor ilk sezonda. Ailesinde Yahudi kanı taşıyan Frank, yakınlarını Kempeitai’ın saldırılarına kurban vermiştir ve bundan dolayı intikam yemini ederek, Direniş örgütüne katılmıştır. Japon Prensinin San Francisco ziyaretinde onu vurmayı hedefler ancak Prensin başka biri tarafından vurulduğunu görünce aniden olay yerinden kaçar. Ed MacCarthy adında kendine çok sadık bir dosta sahip. Bu dost, çoğu zaman Frank için kendi hayatını dahi tehlikeye atabilecek bir fedakârlık gösteriyor. Juliana ile Frank arasındaki ilişkide ise işler hiç yolunda gitmez. İkili, başlangıçta birbirine sadakat gösterirken, sonradan gittikçe birbirinden uzaklaşır ve ilişki kopma noktasına gelir. Juliana’nın Joe Blake ile yakınlaşması ona Frank’i neredeyse unutturuyor. 2. sezonun sonlarına doğru Frank’in direniş hareketinde aktif rol alma konusunda çok daha kararlı olduğunu fark ediyoruz. Direnişin içine kadar girer, eylemlere ortak olur ve Japon asıllı bir Amerikalı olan Sarah ile duygusal bağ kurar. İlk etapta sessiz, çekimser bir kişilik olan Frank, son bölümlerde cesur, kararlı ve aktivist bir figür olarak değişim gösterir.

Hawthorne Abendsen

Dizide ve romandaki en gizemli karakter şüphesiz Hawthorne Abendsen karakteridir. Bu figür, kitapta 2. Dünya savaşına yönelik alternatif bir gerçeklik sunan bir roman yazarı olarak sunulmaktadır okurlara. Ayrıca suikast ihtimalinden korktuğu için “Yüksek Şato” adını verdiği bir hisar yaptırmıştır. Romanın adı buradan esinlenmiştir. Dizide ise Abendsen, alternatif evren ve gelecekten sayısız film içeren bir depoda yaşayan çatlak bir karakter olarak tasvir edilmiştir. Bu filmlerde gösterilenleri kullanarak, mevcut zaman diliminde gerçekleşen olayları yönlendirebilme ve iyi bir yöne doğru yontabilmenin peşindedir. Kendi yaşamından çok nükleer yıkımdan endişe eder, hatta paranoyak hale gelmiş durumdadır. Çatlak bir adam olmasının dışında Abendsen hakkında pek bilgiye sahip değiliz. Paralele evrenler ve alternatif gerçekliklerden haberdar olan karakterlerin sayısı 2. sezonda artış göstermektedir. Abendsen Tagomi ve Kotomichi dışında filmleri izleme fırsatı bulan Juliana, Frank ve John Smith ile Hitler ve onun üst düzey komuta kademesi de listeye ekleniyor. Sezon finalinde Juliana’nın dönüp dolaşıp Abendsen’ın yanına geldiğini ve Abendsen’ın ona sarf ettiği övgü dolu sözlere tanıklık ediyoruz. Juliana’nın içindeki koşulsuz iyiliği öven Abendsen, onu ilk sezonda kaybettiği kız kardeşi Trudy ile buluşturuyor ve böylece hepimizi dumur etmeyi başarıyor. Bunların dışında Abendsen halen gizemini koruyan bir karakter ancak dizinin kurgusundaki kilit figürlerden biri olduğu için 3. sezonda kendisi hakkında daha çok bilginin açığa çıkacağına kesin gözüyle bakmaktayım.

Ekim’de yayınlanacak 3. sezonda Hawthorne Abendsen, Tagomi, Kotomichi ve John Smith gibi halen gizemini koruyan karakterler ve onların geçmişi hakkında dizinin gidişatını etkileyecek boyutta önemli bilgilerin açıklanmasını temenni etmekle birlikte yeni sezon trailerından öğrendiğim kadarıyla dizideki bilimkurgu ögelerinin de ivme kazanacak olmasını son derece sevindirici buluyorum.

Etiketler: , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Denizli doğumlu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi mezunu. Sosyal Bilimci, Edebiyatçı ve Sinema Sevdalısı. 20 yılı aşkın süredir edebiyatla iç içe. Aynı zamanda sadık bir Rock müzik dinleyicisi. Bilimkurgu tutkunu. Astrofizik ve felsefe gibi alanlarla da ilgili. Pamukkale Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında Doktora Adayıdır. Çalışma Alanları ütopya/distopya edebiyatı, bilimkurgu, postmodern/çağdaş edebiyat, sinema ve kültürel incelemeler.



Facebook Yorumları

Yorum