bilimkurgu kulubu

Anime

Tarih: 27 Eylül 2018 | Yazar: Serpil Şahin

0

Acımdan Delirdim: Cowboy Bebop

Belki de tüm zamanların en ikonik animelerinden biridir Cowboy Bebop. Üzerinden 20 yıl (3 Nisan 1998 – 24 Nisan 1999) geçmiş olsa da hemen her profilden izleyiciyi kendisine hayran bırakmaya devam ediyor. Peki uzay kovboyunu böylesine bir cazibe merkezine dönüştüren şey neydi?

Görkemli ve çok çeşitli repertuvarları barındıran anime dünyasında, bir yapımı sadece ana kategorisi üzerinden yorumlamak imkansıza yakındır ama yine de bazılarının adından, izlenilen bir sekansından hikaye olarak ne sunacağı hemen hemen anlaşılır. Naruto’nun bir sahnesine baktığınızda çok sayıda deneme, yenilme ve zafere tanıklık edeceğinizi bilirsiniz ya da Itazura no Kiss’in afişine gözünüz takıldığında aşk için verilen zorlu mücadelede karakterlerin öz farkındalık yaşayacaklarını da anlarsınız. Alt kategoriler ise genellikle sanatın bazı unsurlarını dikte eder. Bir mecha kuvvetle muhtemel büyük robotlara, bir fantezi gösterisi ille de elflere sahip olacaktır ve bir ecchide en az birkaç erkeğin o okka burunları kanayacaktır. Bunlar son derece klişe ve izleyici tarafından sanki ilk kez görülüyormuşçasına heyecanla beklenen sahnelerdir.

Yukarıdaki gibi sekansların benzerliğine rağmen, yapımın genelinde bariz farklılıklar ön planda olsa da çoğu yapım çarpıcı şekilde benzer bir çekirdek ideolojiyi resmeder. Şimdiye kadar üretilen hemen hemen her animede, kahraman kendi kontrolü dışındaki koşulların kurbanıdır. “Başka neyin kurbanı olacak?” diyebilirsiniz. “Dış güçlerin mağdur ettiği birinden daha uygun ana karakter mi olur?” diye de ekleyebilirsiniz. Bunları sorduğunuzda köklerdeki “acıdan beslenen varoluşçuluğu” teğet geçmiş ve acıyı sadece dıştan içe atılan bir duygu gibi tanımlamış olursunuz. Oysa acı diğer pek çok duygudan daha çok içtedir ve içtendir. Bu durumun farkında olan yönetmen Shinichiro Watanabe, Cowboy Bebop ve Samurai Champloo gibi yapımlarında ana karakterleri dış güçlere yedirmemiş ve onları kendi ölümlerinin yazarları haline getirerek yapımlarını cesurca ekrana taşımış ve izleyiciye farklı bir perspektif sunmuştur.

Fyodor Dostoyevski “Yeraltından Notlar” isimli kitabında kısa ve öz bir argüman sunar. İnsanları dış dünyanın sertliğine karşı mücadele eden asil yaratıklar olarak resmetmek yerine, esas mücadelesini içte veren aciz yaratıklar olarak resmeder. En umutlu ya da mutlu anında kendisini düşürecek nedenleri kendi içinden çıkaran insan ona göre acı çekmeyi ve acı çektirmeyi her daim arzular. Sorunlarını arkasında bırakan insan, kendi hayatının düzenine ayak uyduramaz ve kendisini acıya bular, kendisiyle birlikte sevdiklerini, sevmediklerini de o acıya çeker. Hayat alt üst olmadan kimseye gün yüzü yoktur.

Watanabe doğrudan Dostoyevski’den ilham aldı mı bilinmez ama özellikle Cowboy Bebop’ta konunun Dostoyevski’nin anlattığı gibi tasvir edildiği nettir. Serinin sonuna kadar Watanabe’nin amacı belli değildir. Yapımdaki her karakter ilk başta dış güçlere karşı mücadele halindedir ve hikaye ilerledikçe esas kaçışı kendilerine karşı yaşadıkları ortaya çıkar.

Gerçek şu ki, Bebop tam bir muammadır. Tuhaf ve görkemli, aynı zamanda ciddi ve inanılmaz derecede doğrudan… Yapımın ana karakterleri sürekli geçmişten kaçma arzusu taşımalarına rağmen anı yaşayamaz ya da geleceği kucaklayamaz. Jet Black ailesini ve kariyerini kaybeder, kaderi gemiye mühürlendiğinden ailesinin kendisine duyduğu yakınlığı kavrayamaz. Spike Spiegel sevdiği kadını kaybeder, bir pencereden düştüğünde ölümün kıyısından döner ve mutlulukta ikinci bir şansı yakalamasına rağmen onu görmezden gelip ikinci kez ölümün kucağına atlar. Faye Valentine, kriyojenik olarak dondurulduktan sonra sahip olduğu dünyası uçup gider ve içinde bulunduğu dünyayı kabullenme noktasında daha fazla zaman kaybeder.

Destekleyici karakterlerin birçoğu da bu anlatıyı pekiştirir. Bunun mükemmel bir örneği, Jet’in eski kız arkadaşı Alisa‘dır. Yıllar sonra Jet, Ganymede’ye döndüğünde Alisa’yı bir suçluyla yaşarken bulur. Alisa niye yıllar önce kaçtığını şu şekilde açıklar: “O zaman her şeye sen karar verirdin, sonunda her zaman haklı çıkan da sen olurdun. Senin yanındayken kendim için hiçbir şey yapmak zorunda kalmazdım. Tek yapmam gereken, dünyaya dikkat etmeden bir çocuk gibi koluna asılarak yaşamaktı. Kendi hayatımı yaşamak istedim; korkunç olsalar bile kendi kararlarımı vermek için yanıp tutuştum…”

Başlangıçta Watanabe, izleyicilerini Alisa’nın kaçmasına trajik bir sırrın neden olduğuna inandırır. Ancak, Jet’in davranışlarındaki gibi onun davranışlarında da “nedensizlik” yattığını izleyici fark edince şaşırır. Bir süre sonra da aslında Jet’in Alisa’nın özgürlüğünü kısıtlamadığını (Jet’in Alisa’yı bulduktan sonra gitmesine izin verme isteğinden dolayı) ve Jet’le yaşadığı hayatta son derece rahat olduğunu; onun artık bu güvenli ve sıradanlaşan hayatı istemediğini anlar izleyici.

Sadece karakterler, insani koşulların paradoksu için ikna edici bir argümanlar oluşturmaz; müzik ve tarz da yapar bunu. Cowboy Bebop’un fütüristik evreni ütopyacı olmaktan uzaktır. Sonuç olarak, pek çok sekans kendi ruh halini destekleyen fonlarla ortaya çıkar. Bu amaç ve kaos ikiliği muazzam teknolojik deha (Venüs’teki yüzen adalar) ve şoka uğratan yıkılış (Dünya’nın çorak, moloz yığını olarak resmedilmesi) arasındaki karşıtlığın desteklenmesi de bu anlatıyı güçlendirir. Caz da yer yer anlamsız, iyimser bir his sunar ve bir anda kasvetli notalar melankoliyi kulaklardan kalbe doğru usulca bırakır, orada kocaman bir çukur açar. İşte tüm bunların usulca bir araya gelişi deliliğin derinliğini vurgular. Dizinin son iki bölümünde Watanabe bu çılgınlığı acımasız bir açıklıkla göstermekten de geri kalmaz. İlk olarak Spike, baş düşmanı Vicious ile karşılaşacağını açıklamak için Jet’e gittiğinde Jet kısa bir hikaye anlatır:

“Bir adam avlanma esnasında bacağını incitir. Geniş bir ovada… Yarayı saracak, ölümü savacak bir şeyi yoktur elinin altında. Son anda bir uçak tarafından kurtarılır ve uçaktayken aşağıya bakar. Hemen altında saf beyaz bir toprak uzanmaktadır. Işıl ışıl parlayan…Karla kaplı bir dağın zirvesidir bu. Kilimanjaro Dağı’nın zirvesi… Adam aşağıya baktığı zaman hayatın içinden aktığını ve aslında olması gerektiği yerde olduğunu hisseder…”

Spike’in anlatılan esas noktayı anlamamış gibi çıkan “Ve?” sorusundan sonra Jet devam eder:

“Bunun gibi hikayelerden nefret ediyorum. Erkekler sadece ölümden önce geçmişlerini düşünürler, sanki yaşadıklarına dair bir delile ihtiyaçları varmış gibi.” Bu konuşmadan kısa süre sonra da Faye, Spike yola çıkmadan önce onu yakalar ve onunla yüzleşir. Faye neden ayrıldığını sorduğunda Spike “geçmişi bir gözünde, şimdiyi ise diğerinde gördüğünü” söyler. Faye, Spike’ın kendi hayatına son vermek için gittiğini söylediğinde ise Spike’ın söylediği cümle izleyicinin aklına mıh gibi kazınır: “Oraya ölmeye gitmiyorum; gerçekten hayatta olup olmadığımı öğrenmeye gidiyorum.”

Shinichirō Watanabe, Cowboy Bebop hakkında, “İnsanların zaman geçtikçe çok şey görmeye başladıklarını” belirtirken insanların genelde sevdikleri detayları gördüklerini ve onları yeniden yaratmayı da bir o kadar sevdiklerini ve Cowboy Bebop’taki amacının kesinlikle bu olmadığını; daha önce görülmemiş bir içten yıkım hikayesi sunmak istediğini açıklar. Cowboy Bebop’la ilgili benzersiz pek çok öğenin bir arada olması popülaritesini ya da çekiciliğini açıklamaz kuşkusuz. Günün sonunda Cowboy Bebop kahramanlarla ya da olasılıkları yenmekle ilgili de değildir. Cowboy Bebop insanların kendi komedilerini bir trajediye dönüştürebileceklerini, acılarını yaşamakta özgür olduklarını ve en azından kısa bir süreliğine de olsa hayatta olduklarını gösteren bir eserdir. İşte onu diğerlerinden ayıran da tam olarak bu üçlemedir.

Kaynak

Etiketler: , , , , , ,


Yazar Hakkında

"Eşek kadar kadın çizgi film mi izlermiş" isyanına cevap olarak doğdum. Radyo ve TV ile başlayan iş hayatı, dergi ile devam etti ve 2006'dan bu yana dijital reklam sektöründe çalışıyorum. Hikaye kitapları (Aşk Yemeği Acılı Sever ve Yakıngörmez) yazdıktan sonra, şimdilerde bir roman üzerine çalışıyorum.



Facebook Yorumları

Yorum