bilimkurgu kulubu

Sinema

Tarih: 23 Mayıs 2018 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Kötü Ele Alınan Türler

The Blair Witch Project (Blair Cadısı), 1999’da ilk gösterime girdiğinde sinemaseverler arasında azımsanmayacak oranda bir heyecan yaratmıştı. Bu heyecanın kaynağı, hikâyenin anlatılış biçimiydi. Blair Cadısı, belgesel çekme amacı ile Black Hills Ormanları’na gelen ve sonrasında gizemli bir şekilde kaybolan üç gencin hikâyesini anlatıyordu. Fakat izlediğimiz görüntüler, ormanda daha sonra bulunan el kamerası görüntüleriydi. Biçimsel anlamda yapılmış olan yenilik , “buluntu film” (Mockumentary) türünün doğmasına ön ayak olmuştu. Daha sonrasında bu “tür” adına yapılmış, başarılı diyebileceğimiz birçok örnek ile karşılaştık; fakat neredeyse yirminci yılına yaklaşan “buluntu film” türünde birbirine benzer eserlerin üretilmesiyle, yaratıcılık anlamında artık tıkanma noktasına gelindi.

Josh Trank yönetiminde gerçekleştirilen Chronicle (Doğaüstü / 2012), vadesini doldurmuş olan bu “tür” adına yapılmış, yaratıcı anlamda en son işlerden birisiydi. Dünya dışından gelen gök taşı benzeri bir materyali keşfedişleri sonucu doğaüstü güçlere kavuşan Andrew Detmer (Dane DeHaan) ve arkadaşları, sahip oldukları “eğlenceli” yetenekleri kameralarıyla sürekli kayıt altına alırlar. Giderek gücün adeta karanlık tarafına geçen Andrew, birden fazla kamerayı özel gücüyle etrafından gezdirerek kayıt anlamında farklı bir yol izliyordu. J.J. Abrams yapımcılığında 2008 yılında gösterime giren Cloverfield serisinin ilk filmi, “buluntu film” tarzını sonraki iki yapımda yinelemedi; çünkü bu türün vadesinin çoktan dolduğunun bilincinde olan yapım şirketi, klasik sinema anlatımına yönelerek garantici bir yol izledi.

Chronicle

Chronicle, “buluntu film” türünün son “iyi” temsilcilerinden.

Emergo (2012); The Exorcist’in (Şeytan / 1973) şeytanını, Paranormal Activity’nin (Parabormal Aktivite / 2010) eve monte edilen kameralarını ve The Last Exorcism’in (Son Ayin / 2010) sahte rahibini alan karışık bir eserdi. Carles Torrens, bu ilk uzun metrajında, kimi mizansen ve kamera açılarının önceden hesaplanmış olduğu duygusunu bolca yaşatıyor; izleyicinin esere karşı mesafeli durmasına yol açacak bir durum. Oyunculuklar ve yönetimdeki tecrübesizlikler, izleyiciyi hikâyenin içine sokmasına izin vermiyor. Carles Torrens, hayalet hikâyesini eserinin sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, kendimizi sanki bir an The Exorcist izlerken buluyoruz. Aileye musallat olan hayalet, sonrasında rol değiştirmeye karar verip şeytanı şeytanı oynuyor; bunu da aile bireylerinden birinin içine girerek yapıyor. Yapım hem esinlenmiş olduğu üç filmin kötü birer kopyası hem de buluntu film türünün vasat bir örneği.

Buluntu filmlerin artık kendilerine beyazperde de kolayca yer bulamamaları, bu türe olan ilginin azaldığının bir göstergesidir. Quentin Tarantino, 1991 yılında Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri / 1992) ve sonrasında gerçekleştirdiği Pulp Fiction (Ucuz Roman / 1994) ile yan karakterleri başrole oturttu ve kurgusal anlamda biçim denemelerinde bulundu. Tarantino’nun sıra dışı hikâye anlatım biçimi, 90’larda Tarantinesk Film olarak adlandırılan bir türün doğmasına neden olmuştu. 90’lar sinemasına damgasını vuran “Tarantinesk” tarzdaki (Desperado, Natural Born Killers; Lock, Stock And Two Smoking Barrels gibi…) filmler, anlatım ve biçim yönünden yapılacak her şeyi yapıp, sinemaseverlerin damağında lezzetli bir tat bırakıp ayrılmıştı. Bu açıdan ele alırsak, artık buluntu filmlerin yapması gereken şey de bu olacaktır. Özellikle genç ve hevesli yeni yönetmenlerin sinema sanatı adına yeni bir şeyler icat etmelerinin zamanı da geldi.

Emergo

Emergo, “buluntu film” türünün başarısız bir örneği.

Taken, 2008’de ilk gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından olumlu tepkiler alan ve macera sineması adına yapılmış iyi bir işti. Kendisini fazla ciddiye almadan, hikâyesini macera türünün genel kuralları çerçevesinde anlatan yapım, aynı zamanda Liam Neeson’u ilerlemiş yaşına rağmen bir aksiyon yıldızına dönüştürmüştü. Basit bir kaçırılma hikâyesini konu olan bu filmde Neeson, oyunculuktaki ustalığını aksiyon ve dövüş sahnelerinde de göstermişti. Emekli CIA ajanının kızı, Avrupa seyahati sırasında kaçırılır ve baba onu kurtarmak için eski ajanlık yöntemlerini kullanarak tüm Avrupa’yı altına üstüne getirir. Bir üçleme olarak gerçekleştirilen Taken serisinin yapımcılığını Fransız yönetmen Luc Besson üstlendi. Bir zamanların bu büyük yönetmeni, kariyerini yapımcılığa ve senaristliğe kaydırarak, uzun zamandır vasat işlere imza atıyor. Belki de son zamanlarda yapımcı koltuğunda yaptığı en iyi iş olan Taken’ı, devam yapımları ile aynı başarıya ulaştıramadı. Kötü yazılmış senaryosu ve yönetimiyle Taken 2 ve Taken 3 ilk filmin başarısız birer kopyası, daha da ileri götürürsek bir parodisi olmuştu.

Kızını ve eski eşini Istanbul’a davet eden Bryan Mills’i bela burada da yalnız bırakmaz. Önceki yapımda kızını kaçıran ele başlarını kendi elleriyle öldürmüş olan Mills’in peşine, bu çetenin ailesi düşer. Öldürülen oğullarının intikamını almaya yemin eden Murad Krasnigi (Rade Serbedzija), aldığı istihbarat sonucunda soluğu İstanbul’da alır. Beklenileceği üzere Mills, tehdit altındaki ailesini kurtarmak için Eminönü sokaklarında amansız bir mücadeleye girer. Taken 2’in tek dikkat çeken yanı, bu tarz yapımlarda tek rolleri ölmek olan ve yan rollerde görülen çete üyelerinin ön planda çıkarılması; elbette, Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction’da başrollere yerleştirdiği çete üyelerindeki gibi zeki bir hamle değil.

Taken

İyi başlayan Taken (2008), 2. ve 3. filmleriyle adeta bir parodiye dönüştü.

Önceki yapımdaki aksiyon sahnelerindeki estetik bu yapımda yok. Dövüş ve kovalama sahnelerinde ki yapay mizansenler inandırıcı olmaktan uzak ve yönetmen Oliver Megaton’ın takip edilmesi zor, karman çorman aksiyon sahneleri ile izleyiciyi yapımdan daha da uzaklaştırıyor. Taken 2, ilk filmin başarısına güvenilerek çekilmiş, senaryo ve yönetim bakımından zayıf bir işti. Günümüz film endüstrisinin de en büyük sıkıntılarından birisi de bu maalesef. Beğeni anlamında aynı kaderi paylaşan Taken 3, Luc Besson’un da yapımcı koltuğunda birbirine benzer projelere imza atmasının bir sonucu.

1997’de The Fifth Element ile bilimkurgu sineması adına hem eğlenceli hem de ayakları yere basan bir eser yaratmış olan Besson, aynı başarıyı Lucy’de gösteremedi. Beyin kapasitesinin yüzde yüzüne yakınının kullanımını ve doğuracağı sonuçlara odaklanan yapım hem bilimsel olmaktan uzak hem de Besson sinemasını yansıtmayan bir filmdi. Tayvan’ın başkenti Taipei’de bir gece birlikte takıldığı Richard yüzünden kendisini birden bir suç çetesinin içinde bulan Lucy (Scarlet Johansson), zorla kurye yapılmak istenir. Vücut içerisinde taşınması istenen uyuşturucu maddenin patlaması ve sonucunda oluşan kimyasal tepkime Lucy’e özel yetenekler kazandırır. Yapım, yönetmenin 1990 yılında kotarmış olduğu Nikita ile akrabalıklar içeriyor. Nikita, gönülsüz olarak tetikçilik eğitimi almış ve sonrasında örgütü ile kişisel çatışma içine girmişti. Anne Parillaud‘un hayat verdiği Nikita karakteri, dönemin erkek egemen aksin sineması için bir meydan okumaydı. Luc Besson, Lucy ile kendisini tekrar etmekten öteye gidemiyor.

Luc Besson

Luc Besson, kariyerinin en iyi işlerini 80’li ve 90’lı yıllarda üretti.

Kariyerinin en iyi işlerini 80’li ve 90’lı yıllarda vermiş olan Besson, bir bilimkurgu olan Le Dernier Combat (1983) ile sinema dünyasına atılmıştı. Post-apokaliptik bir gelecekte geçen hikaye, atmosfer koşullarından dolayı sesli iletişimde bulunamayan insanların çaresizliğini anlatır; dolayısıyla film, sessiz sinemanın da sınırlarında gezinir. İlk filminde yer alan Fransız oyuncu Jean Reno ve müzisyen Eric Serra ile ortaklığını uzun yıllar sürdürür. Besson, ikinci filmi Subway (1985) ile kendi sinema dilini çoktan kurmuştu; avant garde havası, sistem karşıtı tavrı ve Eric Serra’nın filmin bütününe işleyen özgün müzikleri Besson sinemanın karakteristikleri olacaktı. Son olarak Valerian and the City of a Thousand Planets (2017) uzay operası ile orta kara bir iş çıkaran Besson’u tekrar eski günlerindeki gibi nitelikli filmleriyle görmek istiyoruz.

Korku filmi türünün en büyük zorluğu “korkutmak”.  İtalyan yapımı olan Fairytale (Kâbus / 2012), başarısız bir korku filminin iyi bir örneği. Yapımın ortak yönetmenleri Christian Bisceglia ve Ascanio Malgarini, sanki “korku filmi nasıl çekilir” el kitabına başvurmuşçasına, amatör işi bir film ortaya çıkarıyorlar. Her planının önceden hesaplandığı çok belli olan ve son anına dek mutlaka her beş dakikada bir seyirciyi yerinden zıplatmaya çabalayan bir eser. İki sinema mezunu öğrencinin bitirme tezi olarak yapmaya çalıştığı bir deneme sanki.

Le Dernier Combat

Le Dernier Combat (1983)

İtalyan sineması, korku türü adına başarılı ve kült eserler vermiş bir sektör. Sinema sektöründe büyük bir pastaya sahip olan Amerikan ve Uzak Doğu sinemasına bir alternatif olmak yerine İtalyan sineması, söz konusu tür üzerinde kendi dilini ve tarzını yaratabilmiş bir ülke. Kuşkusuz, İtalyan korku sinemasından bahsederken akıllara ilk olarak usta yönetmen Dario Argento gelmekte. Ülkesinde gerçekleştirdiği Profondo Rosso (Derin Kırmızı/ 1975) ve Suspiria (1977) gibi unutulmaz eserleriyle, İtalyan korku sinemasının gelişimine ve tanıtılmasına ön ayak olmuştu. Ayıca kimi kült olmuş marjinal korku filmleri bu dönemlerde gene İtalyan sinemasından çıktı; Jesus Franco’nun 1971’de gerçekleştirdiği Vampiros Lesbos, lezbiyen vampirleri konu almaktaydı. İtalya’dan çıkmış olan başarılı ve farklı korku filmleri sonucunda sinemaseverler, bu ülkenin dünya sinemasına yalnızca Spagetti-Western türünde eserler veren bir yer olmadığını anladılar.

Eşinden boşanmış olan Sophia (Harriet MacMasters-Green) , kızıyla birlikte ülkenin başka bir şehrinde yeni bir eve taşınır; fakat evde bir tuhaflık vardır. Taşındıkları bu evde daha önce, kendi kocası tarafından öldürülen bir kadının hayaleti onları ve özellikle de kızını rahat bırakmayacaktır. Hayaletin, gerçekte onlardan ne istediğini yaşadıkları korkutucu olaylar sonucunda anlayacaklardır.

Fairytale

Fairytale (2012)

Ortak yönetmenler Bisceglia ve Malgarini, eserlerinde seyircileri korkutmak için pek bir aceleciler. Zayıf olan senaryolarını ani efekt ve sıçrayan sesler eşliğinde kapatmak istiyorlar. Fakat bu türden yapımlara şerbetli olan izleyiciler, bu tip ani korkutma ve zıplatma numaralarına artık kolay tepki vermiyor. Günümüz sinema izleyicisinin korku filmlerine olan bu tepkisizliğinin nedeni, benzer türde ve yapıda çok fazla yapıma şahit olmuş olmalarıdır. Dolayısıyla korku ve gerilim sineması 2000’lerden itibaren, korku ögesinin yanına bir de sürpriz son eklemiştir. Örnek olarak; The Sixth Sense (Altıncı His /1999) ve The Others (Diğerleri / 2001) gibi yapımlar, sürpriz sonları ile seyircileri ters köşeye yatırıp tavlamayı başardılar. Korku türünün yeni arayışlar içinde olduğu dönemde Fairytale’nin yalnızca korkutmaya yönelik olan tavrı anlamsız ve sıkıcı bir hal alıyor.

Çoktandır fabrikalaşmaya yüz tutan film endüstrisi, adeta “Fast Food” çabukluğuna ve ucuzculuğa kaymış durumda. Çarçabuk yazılmış ve çekilmiş benzer tipte filmler, yeni neslin sinemaya karşı oluşacak estetik bakış açısına zarar verecek nitelikte. Maalesef bir zamanlar sinemaya yön vermiş Luc Besson gibi yönetmenler, bu hızlı endüstrinin birer çarkı haline dönüşmüş durumdalar.  Bizim gibi sinemada farklı tatlar arayan gurme izleyiciler, artık her sene daha da az iyi yapımlara erişebilmekte.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.



Facebook Yorumları

Yorum