bilimkurgu kulubu

Sinema Modern Times (1936)

Tarih: 7 Temmuz 2017 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Komedi Sineması

İlk dönem sinema eserlerine baktığımızda, bu eserlerin ağırlıklı olarak komedi türünde verildiğini görüyoruz. Çünkü o dönemlerde kitleleri sinema salonuna çekmenin yolu buydu. Konulu ilk sinema filmi olarak bilinen ve bir tren soygununu konu alan The Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu – 1903), mizahi bir yapım olmasa da hikâye anlatımındaki mizansenleri ve basit olay örgüsü ile Buster Keaton, Charlie Chaplin gibi büyük sanatçılara ilham verdi. Aynı yıllarda yaşayan fakat farklı mizahi tarzlara sahip olan Keaton ve Chaplin, komedi türüne unutulmaz eserler vererek, günümüzün mizah anlayışının oluşmasına etki etmiş iki büyük isimdir.

Hareketli aksiyona dayalı komedi tarzıyla dikkat çeken Buster Keaton, günümüzün aksiyon sinemasına da ilham kaynağı olmuş bir isimdir. Eserlerinde hem yönetmenlik hem de oyunculuk yaptığı gibi, tehlike içeren sahnelerde dublör de kullanmıyordu. Bu tehlikeli sahnelere örnek olarak  The General’da (1926) hareket halindeki trende yaşanan mücadele ve Steamboat Bill Jr’da (1928) evin üzerine yıkılması gösterilebilir. Bütün bu tehlike içeren ama bir o kadar da komik olan sahnelerdeki esas detay, Keaton’ın yüzündeki ifadesiz bakışlardı. İfadesiz yüzü dolayısıyla film camiasında ona Büyük Taştan Surat lakabı takılmıştı.

Modern Times

Sinema tarihinin en sevilen karakterlerinden Charlot (Şarlo), Charles Chaplin’in dehasının bir ürünüydü. Chaplin tarafından önceleri kısa, sonrasında ise uzun metrajlı yapımlarda canlandırılan Charlot, serseri görünümlü ve adeta palyaçoyu andıran bir karakterdi. Chaplin, eserlerinde sosyal, ekonomik ve siyasi problemleri mizah kisvesi altında masaya yatırıyordu. Gönlü zengin, fakir bir serseri olan Charlot; insanlara yardım etmeyi sever ama sakarlıkları yüzünden sürekli başına iş açardı.

Modern Times (Modern Zamanlar – 1936) eserinde Chaplin gene bu karakter vasıtasıyla kapitalizmi eleştirdi ve işçi sınıfının durumuna dikkat çekti. Yüksek teknolojili bir fabrikada işçi olarak çalışan Charlot’nun görevi, bant üzerinde giden metale bağlı cıvataları sıkmaktır. Her iş gününde sürekli olarak bu işi yapması onu adeta robotlaştırır. Hızlı ve seri bir şekilde cıvataları atlamadan sıkması gerekmektedir. Chaplin, eserinde işçi sınıfın bir köle gibi çalıştırıldığına, hakları konusunda mücadele etmek isteyenlerinse sistem tarafından dışlandığına vurgu yapar. Chaplin’in bu başyapıtı, Fritz Lang’ın Metropolis’ine (1927) yakın bir eleştirel çizgide seyreder.

The Great Dictator

Bir başka unutulmaz yapım olan The Great Dictator (The Great Dictator – 1940), Nazizm’i ve Adolf Hitler’i sert bir şekilde eleştiriyordu. Chaplin’in iki karaktere birden hayat verdiği yapımda, Yahudi bir berberin Hitler’e olan benzerliğinden dolayı sarayda  zorla dublör olarak çalıştırılmasına şahit oluyorduk. Chaplin, Hitler’i nefret uyandıran bir karakter olarak canlandırmıyor, fakat empati duyulmasını da sağlamıyor. Onun kibrine, saplantılı ideallerine ve korkaklığına odaklanıyor, yer yer de karikatürize ediyor. Bir sahnede diktatörün şişme bir dünya küresiyle oynayıp dans etmesi, yapımın unutulmaz anlarında biri. Dünyanın sahibiymişçesine yaptığı bu dansta kurduğu hayal fazla uzun sürmez; balon, bu dansın sonlarında patlar. Diktatör, asla gerçeğe dönüşemeyecek hayallerinin dünyasında yaşamaktadır. Yapım, didaktik bir sona sahip olsa bile Chaplin’in en iyi işlerinden biridir.

Keaton ve Chaplin’in yaptığı işler, ana akım sinemayı derinden etkiledi. Sinema da evrimleşmeye müsait bir türdür. Kara komedi, absürt komedi ve romantik komedi gibi alt türler bu evrimleşmenin bir sonucudur. İlk dönemlerde büyük isimlerin temelleri sağlam atmalarından sonra, sıra yetişecek sanatçı adaylarına geldi. Birçok yönetmen ve oyuncu komedi türüyle özdeşleşti ve beklentilerden ötürü izleyici karşısına farklı denemelerle çıkamadılar. 80’li yıllarda komedi üçlüsü David Zucker, Jerry Zucker ve Jim Abrahams absürt komedi yapımlarıyla döneme damga vuran isimler oldular. Genellikle popüler olmuş film türlerini ve hatta bazı ünlü filmlerin kendisini tiye alıyorlardı. Airplane (Uçak – 1980), Top Secret (Çok Gizli – 1984) ve The Naked Gun (Çıplak Silah – 1988), yönetmenlerinin kariyerlerindeki en başarılı işlerdi. Komediyle özdeşleşen bu üç isim, piyasada farklı türden işlerle boy gösteremediler.

Spaceballs

Bir başka komedi ustası Mel BrooksSpaceballs (1987) filmi ile Star Wars, Alien, Planet Of Apes gibi bilimkurgu klasikleriyle bir güzel dalgasını geçti. Absürt komedi türü günümüzde eski popülerliğini çoktan yitirdi. Yaratıcılıktan yoksun ve parlak bir zekânın ürünü olduğu hissini veremeyen son dönem sulu komedi yapımları bu türü, tarihin tozlu sayfalarına gömmeye başladı. 70’lerde oldukça popüler olan uçaklı felaket filmlerine müthiş bir mizahi yorum katan Airplane; bağımlı hava kontrolörü, pilot yardımcısı Kareem Abdul Jabber’ı, uzun konuşmalarıyla dinleyeni intihar ettiren yaşlı kadını, her biri sorunlu yolcuları ve meşhur şişme kaptanı ile kısa sürede unutulmazlar arasına girdi. Airplane, dönemin uçaklı felaket filmlerinden sıkılan izleyicinin karşısına harika bir zamanlama ile çıkmıştı. Yapım, halen absürt komedi türünün mihenk taşlarındandır.

90’lı yıllara geldiğimizde dönemin parlayan türü romantik komediydi. Meg Ryan bu türün prensesi ise, Tom Hanks de prensiydi. Tom Hanks, Philadelphia (1993) ve Forrest Gump (1994) ile dramadaki yeteneğini kanıtlayıp romantik yapımlar haricinde de başarılı olabileceğini kanıtladı. Fakat Meg Ryan için sonrasında işler yolunda gitmemeye başladı. Oyuncu, 2000’li yılların başlarında farklı türden yapımlarda (Proof Of Life – 2000, In The Cut – 2003) yer alıp, şansını denese de izleyicisini ikna edemeyip romantik dünyanın içinde daha da gömülü kaldı. Ryan, 90’larda When Harry Met Sally ( Harry Sally İle Tanışınca – 1989), Sleepless In Seattle (Sevginin Bağladıkları – 1993) ve You’ve Got Mail (Mesajınız Var – 1998) ile zirveye oynadı. Hanks ve Ryan’ın birlikte yer aldıkları yapımlar, çoğunlukla bir türlü bir araya gelemeyen, ayrılıkların ve hüzünlerin olduğu ama hep mutlu sonla biten benzer öykülerdi. 80’lerin soğuk savaşından çıkmış olanlar için sinemadaki bu romantik dönem, “izlerken kendini iyi hisset filmleri” dönemiydi. Julia Roberts için de aynı yorumda bulunabiliriz. Garry Marshall yönetimindeki Pretty Woman (Özel Bir Kadın – 1990) yapımında rol aldıktan sonra şöhret kapısını hızlıca aralayan Roberts, bu eser sayesinde romantik yapımların aranan oyuncusu haline geldi. Pretty Woman, bir hayat kadınıyla zengin bir iş adamının aşkını konu alıyordu. Başarılı yönetimi ve oyunculuklarıyla dönemin öne çıkan yapımlarındandı.

Shaun Of The Dead

Komedi filminin asıl amacı güldürmektir; ama izleyiciyi güldürmenin yanı sıra, hüzün ve romantizm gibi duyguların es geçilmesi gerektiği anlaşılmamalıdır. Son dönemde izlediğimiz Silver Linings Playbook (Umut Işığım – 2012), günümüz dram/komedi filmlerinin kusursuz bir örneği. İki sorunlu ve psikolojik açıdan problemli karakterin aşk öyküsü hem komik hem de dramatik. Komik olan anlarda drama, tam tersi durumlarsa ise komedi devreye giriyor. Eser komedi, drama ve romantizmi başarılı bir şekilde harmanlıyor. Yapım görece mutlu sonla bitse bile, karakterlerin sonrasında neler yaşayacağını ve hayatta onları bekleyen daha çok şeyin olabileceğini sezebiliyoruz. Bir yapım, komedi gibi belli bir tür adı ile sınıflandırılamıyorsa o yapım belli düzeyde gerçekçi dokunuşlara sahip demektir. Kendi yaşantımızı herhangi bir türe sokamayız. Yaşantımızda dramlar, komediler ve aksiyonlar her daim mevcut. Yaşamda nelerden zevk alıyorsak, sinemada da bize zevk veren türden yapımları tercih ediyoruz.

İngiliz sinemasının başarılı oyuncusu ve senaristlerinden Simon Pegg, 2004’te alışılmışın dışında bir zombi yapımıyla beyazperdedeydi. David Zucker, Jerry Zucker ve Jim Abrahams üçlüsünün izinden giden bir yapım gibi görünse de, öncülleri gibi bir sulu komedi değildi. Yapımın senaryosunda da yazar Pegg ve yönetmen Edgar Wright‘la birlikte zekice bir işe imza attılar. Shaun Of The Dead (Zombilerin Şafağı), zombi türünün babası diyebileceğimiz George A. Romero’nun filmlerinden besleniyordu. Romero klasiği olan Dawn Of The Dead (1978), çoğunlukla bir süper markette geçmekteydi. Filmde, zombi istilasından kaçmaya çalışan bir grup, hayatlarını kurtarmak için büyük bir marketin içine sığınır. Devlet otoritesinin çökmesinin verdiği cesaretle dev marketi istedikleri gibi de yağmalarlar. Romero, korkunç varlıkları birer metafor olarak kullanıp, acımasız bir kapitalizm eleştirisi yapar. Filmimize dönersek, Shaun (Simon Pegg) ve beraberindekilerin sığındıkları mekan bir bardır. Yapım, Shaun ve kankası Ed’in (Nick Frost) hayatta kalma hikayesini trajikomik bir biçimde anlatır. Shaun, arkadaşını o kadar çok seviyordur ki, ısırılıp dönüşse de onu yalnız bırakmaz; bunun yerine birlikte oyun oynadıkları koltuğa sıkıca bağlayıp eline de bir oyun kontrolcüsü tutuşturarak evinde tutar. Shaun Of The Dead, başarılı bir korku komedi örneğidir.

The Wolf of Wall Street

Martin Scorsese’nin yakın dönem klasiği olan The Wolf Of Wall Street (Para Avcısı / 2013) tam bir türler karmaşası. Wall Street’te işe başladıktan sonra brokerliğe kadar yükselen Jordan Belfort (Leonardo DiCaprio), yaşanan ekonomik kriz sonucunda işsiz kalır. Sonrasında kendi kurduğu şirket sayesinde gelen başarılarla, paralı ve şaşalı bir yaşam sürmeye başlar. Gerçek bir hikâyeden yola çıkılmış yapımda, Wall Street‘te (1987) olduğu gibi işin teknik yönü fazlaca sunulmuyor; Scorsese, karakterinin hırsı ve zaafları ile ilgileniyor. Son derece eğlenceli, absürt anlara da sahip, dramatik bir film.

Yaşamını uyuşturucu, seks ve para üzerine kuran Jordan Belfort’a herhangi bir şekilde sempati beslemek imkânsız. Scorsese, kimi sahneleri bilinçli olarak abartılı bir biçimde kullanıyor. Mesai saatlerindeki seks, uyuşturucu partileri, her daim uçuşan paralar, lüks teknelerde ve villalardaki çılgın partiler abartılı bir biçimde resmedilmiş. Amerika nüfusunun sadece %1’lik bir dilimin oluşturan Wall Street zenginlerini hedef alarak, toplumdaki fakirleşmenin bu sömürücüler yüzünden olduğuna dikkat çekiyor. Film, içeriğindeki komik ve eğlenceli anlardan ötürü, komedi sinemasının sınırlarında geziniyor. Filmin bir sahnesinde Belfort, boğazına yemek kaçan arkadaşını kurtarmaya çalışır; ancak kendisi de uyuşturucunun etkisi altında yarı felçli haldedir. Jordan Belfort’un düştüğü bu içler acısı durum, antolojilere geçecek niteliktedir.

Buster Keaton ve Charlie Chaplin

Buster Keaton ve Charlie Chaplin

Komedi sinemasında  Charlie Chaplin, Buster Keaton gibi  isimlerin bıraktığı mirasa çok şey borçluyuz. Sinemanın temelleri, bu iki isim gibi birçok sanatçı sayesinde sağlamlaştı. İzleyiciyi güldürmeye çalışmanın formülü elbette tek değildir. İlk dönem komedi ustaları komedi sinemasının kurallarını belirledi. Bu kuralları yaratıcı dokunuşlarla esnetip geliştirmek peşlerinden gelecek olan yönetmenlerin işidir.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi'nde işletme okudu. Yüksek lisansını Beykent Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde tamamladı. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce Edu-Art, Power Boats & Yachs ve Felsebiayt dergilerinde sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.



Facebook Yorumları

Yorum