bilimkurgu kulubu

Sinema

Tarih: 11 Haziran 2018 | Yazar: Pedram Türkoğlu

0

Jurassic World: The Fallen Kingdom

“Yaşam, bir yolunu bulur” repliği ile akıllarımıza kazınan ve Michael Crichton‘un efsanevi romanından uyarlanan Jurassic World: The Fallen Kingdom, Jurassic Park serisinin beşinci, Jurassic World üçlemesininse ikinci filmi olarak seyirciyle buluştu. Yönetmen koltuğunda, daha önce birkaç korku filminde deneyimi bulunan J. A. Bayona oturuyor. Colin Trevorrow da senarist kadrosundaki yerini almış.

Guardians of the Galaxy’den bildiğimiz Chris Pratt de yine Owen Grady rolünde. Spider-Man 3 ve Terminator: Salvation’dan tanıdığımız Bryce Dallas Howard‘ı da bir kez daha Claire Dearing olarak izliyoruz. Ayrıca Mr. Robot oyuncularından B. D. Wong tekrar antagonist Dr. Henry Wu karakteriyle karışımıza çıkıyor. Son olarak Jurassic Park’ın altın kadrosundan Jeff Goldblum, bu yapımda da meşhur Dr. Ian Malcolm’u canlandırmaya devam ediyor.

Kurgusal Isla Nublar adasındaki volkanik dağ patlamak üzere ve söz konusu dinozorlar ölüme mahkum durumda. İnsanlar ise diplomatik ilişkiler çerçevesinde dinozorları kurtarıp kurtarmamaları gerektiği konusunda tartışıyorlar. Dr. Ian Malcolm, Tanrıyı oynama sorumluluğunu artık üzerimize almamız gerektiğini dile getiriyor. Karakterlerimiz ise tahmin edebileceğiniz üzere bir kurtarma operasyonunda buluyorlar kendilerini.

Her ne kadar yeni gözükse de adeta Jurassic World ve Jurassic Park: The Lost World filmlerinin harmanlanması olmuş gibi. Ayrıca J. A. Bayona’nın karanlık ve dramatik sahneleri vurgulanmak istenmiş; fakat aksiyon sahneleri klişeleşerek tahmin edilebilir olmuş. Sonuçta bu efsanevi yapıma pek de yeni bir şey katılamamış. Bir önceki film olan Jurassic World bile seriye yeni unsurlar getirmeyi başarmıştı.

İşte o meşhur “ilk görüşte aşk” sahnesi. Bu yapımda dumanların içinde hayatını kaybeden Brachiosaurus da aynı pozu veriyor.

Öte yandan arabaların dikiz aynasında yazan “Görüntüdeki cisimler, olduğundan daha yakın gözükebilir” cümlesi ile Jurassic Park’taki kovalama sahnesine sık sık göndermeler yapıldığını görüyoruz. Aslen John Hammond‘un olan; ancak bu yapımda sevgili ortağı Benjamin Lockwood‘da gördüğümüz kehribar asası da nostalji havası yaratarak izleyiciyi büyülemeye devam ediyor.

Tyrannosaurus‘un meşhur saldırma simgesi “keçi” de yine ufak bir detay olarak işleniyor. Fakat dikkat ederseniz 1993’te vizyona giren Jurassic Park’taki dinozorların renk tonları, 2018’de vizyona girenden daha canlı. Bu filtreyi neden tercih etmişler, henüz bilemiyoruz. Ayrıca bizim en hoşumuza giden detay, Brachiosaurus‘un dumanlar arasında yanarken ayakta verdiği poz! Çünkü Jurassic Park’ta gördüğümüz ilk dinozor olan Brachiosaurus da aynı pozu vererek seyirciyi karşılamıştı. Dolayısıyla bu gönderme ile yaşam ve ölümün kısır döngüsüne değinilmek istenmiş olabilir.

Bilimsel olarak tutarlı bir raptor.

Sürekli dile getirilse de bilimsel olarak tutarsız theropodları yine bu yapımda da görmeye devam ettik. Artık Tyrannosaurus ve Velociraptor gibi theropodların aslen tüylü olduklarını belirtmeye gerek yok diye düşünüyoruz. Hatta Velociraptor‘un aslında bir tavuk boyutunda olduğunu, filmdekilerin daha çok bir Utahraptor ve Achillobator olduğunu önceden de belirtmiştik. Dinozorların, aslında bu gezegende bizler gibi yaşamış birer canlı olduğunu kabul ettiğimiz zaman, onları “film canavarları” gibi hayal etmekten belki uzaklaşabiliriz. Zira tüylü dinozorlar da bir o kadar muhteşemdir.

Konuya geri dönersek, filme katılan Carnotaurus ve Baryonyx gibi theropodlar özgün bir hava katmış durumda. Tabii Baryonyx’in aslen bir balıkçı olduğunu bildiğimiz için, insan gibi balıktan büyük bir hayvana karşı o kadar agresif olması pek beklenilmez. Diğer yandan raptorların eğitilmesi gibi özgün unsurlar, bu yapımda yine yerini koruyor. Lockwood’un torunu ile ilgili açığa çıkan sürpriz de oldukça hoş bir detaydı. Ayrıca hormonlu Liopleurodon ve tutarsız Allosaurus gibi cinsler de yerini korumaya devam ediyor. Zaten parktaki dinozorlar genetiği değiştirilmiş olduğu için bu tarz bilimsel konulara karşı bahane üretmek oldukça kolay hale geliyor. Çünkü eğer bir yönetmenseniz, herhangi bir sorunla karşılaştığınız zaman genetiği suçlayıp, ortamdan uzaklaşabilirsiniz.

Hepsi aslında tek tür olabilir.

Yine de kim ne derse desin, bu yapımın kahramanı Blue değil, Stygimoloch isimli kafa atmayı seven dostumuz. Jurassic Park’taki Dr. Alan Grant karakterinin ilham kaynağı olan paleontolog Jack Horner‘ın TEDx konuşmasında sunduğu araştırmaya göre Dracorex, Stygimoloch ve Pachycephalosaurus aslında tek bir türün farklı yaşam evreleri. Kafataslarında yapılan histolojik (dokusal) incelemeler bunu gösteriyor. Yani yapımda gördüğümüz aslında Jurassic Park: The Lost World’de de olan koca kafalı arkadaş Pachycephalosaurus‘un yavru (jüvenil) hali!

Ne olursa olsun, Jurassic Park efsanesi her zaman gönüllerimizde yerini koruyacak. O halde 2021’de beyazperdede yerini alacak yeni yapımı beklemeye devam edeceğiz. Jurassic Park’ın zamanında tüylü dinozorlarla ilgili bilgiler netleşmediği için bir şey denemez; ancak günümüzde bunun bahanesi yoktur. Çünkü 7’den 70’e birçok insan, sahip olduğu bilgilerin çoğunu bilimkurgu filmlerinden elde ediyor. Zaten bilimkurgunun bir amacı da bu. Ancak bilimsel olarak tutarlı, tüylü dinozorlar yer almaya başladığı zaman, ciddi bir başarı ve farkındalık elde etmiş olacağız.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bilim ve bilimkurgu tutkusu olan hayalperest bir Homo sapiens universalis. Aynı zamanda gerçeği aramanın, onu elde etmekten daha kıymetli olduğunu benimseyen skeptik bir tıp öğrencisi. Kırmızı hapı almak isterken yanlışlıkla mavi hapı almış. 1,5 yaşında konuşmayı öğrendikten sonra 3 yaşında unutmuş. Bu yüzden sadece yazıyor...



Facebook Yorumları

Yorum