bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri A Scanner Darkly

Tarih: 15 Eylül 2018 | Yazar: Varlık Ergen

0

Paranoyanın Gölgesindeki Hayatlar: A Scanner Darkly

Bıçak Sırtı, Sabah Devriyesi, Gerçeğe Çağrı, Azınlık Raporu, Kader Ajanları, Yüksek Şatodaki Adam gibi filmlere/dizilere ilham vermesiyle tanınan ABD’li ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick’in dilimize Karanlığı Taramak adıyla çevrilen romanı A Scanner Darkly‘den esinlenen ve aynı adı taşıyan filmi 2006 yılından beri beklentileri karşılayabilmiş ve türün en önemli temsilcileri arasındaki yerini hiç kaybetmemiştir. Hayranları tarafından PKD ismiyle tanınan yazar, eserlerinde bilimkurgusal öğeleri ustalıkla incelerken otobiyografik çıkarımlarını da satır aralarına serpmeyi sürdürmüştür. Öyle ki kendi yaşadığı “gerçeklik” çıkmazını neredeyse tüm eserlerinde işlemiş ve kurgularını bu “bükülmüş gerçeklik” üzerinden inşa etmiştir. Yaşadığı dönemde uluslararası boyutta süren savaşların toplumlar üzerindeki etkilerini engin zekâsıyla tartmış ve buradan yola çıkarak günümüz bilimkurgu sanat alanını besleyen yegâne yazarlardan biri olmuştur.

Eserlerinde çoğunlukla karanlık bir gelecek tasvir etmeyi yeğleyen yazar, gerçek hayatında da paranoyalarla ve bitmek bilmeyen ölümcül dürtülerle mücadele ederken kendi varoluşsal kaygılarının hüküm sürdüğü karanlığında tek başına kalmıştır. Yönetmenliğini ve senaristliğini Richard Linklater’in yaptığı “Karanlığı Taramak” filmi; Keanu Reeves (Fred/Bob Arctor), Robert Downey Jr. (James Barris), Woody Harrelson (Luckman), Winona Ryder (Donna), Rory Cochrane (Freck) gibi önemli oyuncularla hayat buluyor. Film polisiye, drama, gerilim ve bilimkurgu gibi alanların tamamını ustalıkla temsil etmeyi başarıyor. Filmin, kitabın tüm ihtişamını koruduğunu, onun şanına yakışır bir sanat eseri olarak karşımıza çıktığını belirtmekte yarar var. Kitabın atmosferine uygun olarak özel bir animasyon tekniği (rotoscoping) ile hazırlanan “Karanlığı Taramak”, izleyenleri (türe uzak olanları desem daha doğru olur) yer yer bunaltsa da türün ve PKD’nin tutkunları için bir başyapıt. Bu tekniğin, yönetmen Richard Linklater tarafından “Waking Life” isimli film için de kullanıldığını hatırlatmakta yarar var.

Gelelim filmimize. Pek de uzak sayılamayacak bir geleceği tasvir eden film, Amerika’nın uyuşturucu ile mücadelesinde yaşadığı yenilgiyi ve bu çıkmaza karşı geliştirdikleri taktikleri anlatıyor. Halkın %20’sine yakınının D isimli uyuşturucu maddesine olan bağımlılığını önlemek amacıyla büyük ölçekli sponsorluk destekleri ile bambaşka bir mücadele başlatan hükümet, polis teşkilatlarında özel kıyafetli özel ajanlar çalıştırıyor. “Sinyal Karıştırıcı Giysi” ismi verilen bu kıyafetleri kullanan ajanlar, uyuşturucu ile mücadele sürecinde en ön safta bulunuyor. Öyle ki bahsi geçen ajanlar, D maddesini temin eden ve piyasaya hâkim olan kimselerin izini sürerek uyuşturucu çetesinin tepesindeki isimlere ulaşmayı hedefliyorlar. Sinyal Karıştırıcı Giysiler işte burada devreye giriyor; giysi saniyeler içerisinde milyonlarca ses ve görüntü eşlemesi ile onu giyen kimsenin sesini ve yüzünü gizlemeye yardımcı oluyor. Böylelikle bu iş için çalışan ajanlar, karanlık sokaklarda deşifre olmadan çalışabiliyor.

Hikâyemizin çıkmazı da tam olarak burada başlıyor. Birçok ajanın sinyal karıştırıcı giysi ile sokaklarda gezmesi, aynı özel kıyafetle teşkilat içeresinde çalışmaları ve en kötüsü ajanların da D maddesi kullanıyor olması hikâyedeki başkarakterimiz Fred ve arkadaşlarının hayatlarını zora sokuyor. Sık sık uyuşturucu testlerine maruz kalan ajanlar, yaşadıkları ikilemi ulu orta dile getirmekten de imtina etmek zorunda kalıyor. Çünkü kullanılan D maddesi kısa sürede bağımlılık yaparken, kişide telafisi mümkün olmayan hasarlar da bırakma eğilimi gösteriyor. Bunların başında Delirium deneyimi var. Ayrıca ilerleyen safhalarda beynin her iki yarısının uyum içinde çalışmaktansa çoğu kere varlıklarını birbirlerinden bağımsız sürdürmeleri en basit gündelik ihtiyaçların dahi karşılanmasını zorlaştırıyor.

Teşkilat için çalışan polis memuru Fred, yine özel giysili üstlerine ve mevkidaşlarına sunduğu raporlarda peşinde olduğu isimleri sıralarken, zamanla film içinde öğreneceğimiz üzere, bu isimlerden bir tanesinin kendi alt kimliği olduğu ortaya çıkıyor. Film bu aşamadan sonra Delirium tecrübesini sık sık karşımıza çıkarıyor. Ayrıca filmin uyuşturucu karşıtı bir filme dönüşmesi sürecinde izleyicilere neredeyse gerçek birer deneyim yaşatma iddiasının altında ise madde bağımlıları ile kurulması istenen empati hissi yatıyor.

Sorun net: Uyuşturucu!

Teşkilatta görevli polisler D maddesinin izini sürerken bu maddeyle fazlaca haşır neşir oluyor ve zamanla beyinlerinin erdiğini hissediyor. Kahramanımız Fred de böylesi bir çelişki içerisine düştükten sonra suçluları bulmak için çalışırken diğer yandan kendisi de azılı bir suçlu olan alt kimliği Bob’u korumak için çaba harcıyor. Üstüne bir de Donna ile yaşadığı sorun var ki buna şahit olmak sizi gerçekten gerebilir. Özellikle Donna ile bedeni üzerinden sürdürülen atışmaları dikkatle izlemek gerek. Kitabını okuyanların izlerken hiç de yabancılık çekmeyecekleri bir anlatı sunan filmde, özellikle uyuşturucu etkisinde olan kimselerin günbegün yaşadıkları bilinç kaybına şahit olmak içinizi burkabilir. “Beynini Yemiş” olarak tarif edilen bu durumu daha da etkili iletmek adına olsa gerek, filmin ağırlıkla koyu pastel tondaki animasyon tekniğine bir de Graham Reynolds’un yarattığı müzikler eklendiğinde zaman zaman kasıldığınızı ya da yutkunmayı unuttuğunuzu fark edeceksiniz.

Beni özellikle etkileyen sahnelerin ilki, karakterimizin mutfaktaki dolap kapağına olan öfkesi olmuştu. İki farklı kişilik ile yola çıkan bir polisin D maddesini arzulayan tarafını uslu tutabilmesi için fazladan enerji harcamasına ve bunu yaparken de istemsizce gerçek hayatın sorumluluklarından adım adım kaçmasına şahit oluyoruz. Diğer bir sahne ise filmin tamamında görebileceğimiz bir paranoya yaşantısına denk geliyor. Karakterlerin D maddesiyle erimiş beyinleri artık sağlıklı kararlar almakta zorlanmaya başlıyor. Örneğin evden çıkarken hırsızlara karşı aldıkları bir “önlem” normal bir insan için ancak ve ancak “Aklınızı mı kaçırdınız?” tepkisiyle anlam bulurken, filmdeki karakterler bambaşka bir dünyada yaşadıklarından olsa gerek bu konuyu enine boyuna tartışıyor ve çaresizce çözüm arayışlarına giriyor. Bu sahneleri izlerken yer yer gülümseseniz bile içinizdeki burukluk bir türlü geçmek bilmiyor. Tam bir güvensizlik ortamında, bozulmuş gerçeklik algısıyla kurulmuş diyaloglar, bağımlıların ölüme giden o sığ hayatlarını gözler önüne seriyor.

Filme dair yapılan en büyük eleştiri, kopuk diyaloglar üzerinden yürümesi ve izleyenlerin bazı sahneleri durdurup yer yer başa alarak anlam arayışına girmek zorunda kalması. Eleştiriler teknik olarak haksız sayılmasa da, “D maddesine erişmek için yapamayacakları şey olmayan bir grup insanın temsili nasıl yapılır?” sorusuna yanıt vermek gerektiğini düşünüyorum. Boş kavanozda biriktirilen böceklerin aniden yok olması ve yine aniden ortaya çıkarak kişiyi delirtmesini anlatabilmek için sanırım izleyicinin de bir parça psikoz içine sürüklenmesi hoş görülebilir.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Sabaha karşı başlamış bir doğumun eseriyim_ Cennet bahçelerinden yere düşenlerdenim bir de- Parçalanmış benliklerimin gölgesinde bir bireymiş gibi yaşıyorum_ Tuzlu suyun yakınlarında olmak şanslı kılıyor beni-



Facebook Yorumları

Yorum