bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 10 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Post-Apokaliptik Bir Paralel Dünya: Cybergothlar Hipsterlara Karşı

Çokluevrenlerde yolculuk. Paralel dünyalar. Yaşanmaması gereken şeyler. Olmaması gereken olaylar. Kocaman saçmalıklar. Hastalıklı durumlar. Varolmayan hayatlar. Zavallı insanlar.

Bu dosyayı bir post apokaliptik turistik rehber olarak algılayabilirsiniz. Çokluevren boyunca hiç bitmeyen yolculuğun bu seferki durağı post apokaliptik bir paralel dünya çünkü. Kıyamet sonrası düşkünü kozmik turist ve gezginler için önemli ayrıntılar içeren bir dosya oluşturmayı başardık seyahatimiz boyunca. Distopik bir hükümet, alçıdan ve kireçten imal edilmiş androidler, vücut kaçakçıları, teröristler ve de gerçekliği zedeleyecek pek çok şey. Dikkatli olun ve bedeninizi kaptırmayın.

Nairobi 2’ye Giriş-Prosedürler

Uçak alçalmaya başlıyor. Saatlerdir kireç bulutlarının üzerinde uçuyoruz. Manzara bir migren görseli gibi. Uçak alçaldıkça bunalımdan örülü bir mozaiğe benzeyen dünya beliriyor. Federasyon’un elinde kalan son büyük şehirlerden biri, Nairobi 2’nin bulanık silüeti karşımızda. Çok geçmeden havaalanına iniş yapıyoruz. Sessizlik. Yalnızlık. Korkutucu bir maketleşme ve otomatlaşma. Körüklerin olduğu yere ilerliyor uçak. Sonra bir güvenlik müfrezesi içeri giriyor. Diğer yolcular prosedürleri tamamlıyor. Ben ve yol arkadaşım Salamander ise tutuklanıyoruz. Çünkü kireç suratlı memurlara çöp adamlar çizdiğim çokluevren seyahat belgemi göstermiştim. Havaalanının altındaki asayiş bürolarından birine götürüyorlar bizi.

Her şey elegant bir bunalımın esareti altında orada. Karanlık. Korkutucu. Neobrutalist mimari dünyanın midesini tekmeliyor adeta. Memurlar kendi aralarında artık tüm cinsiyet eklerinden ve ikircikli mantıktan yoksun, garip ve de çıplak bir dille konuşuyor. Sembolik düşüncenin eriyip yerini bambaşka bir şeye bıraktığı yıllar başlamış artık. Post apokaliptik evrim kendini dil ve mantıkta da gösteriyor. Floresan lambalardan yayılan ışık kirpiklerimi bile acıtıyor. Beton ve metalin soğuk estetiği ruhumu üşütüyor. “İşte burası Nairobi 2,” diyorum kendi kendime, “Kireç Çölü’ndeki medeniyetin son varlığı. Işıkların ve elektriğin bulunduğu son yer. Fakat iddiasına varım ki chai tea latte içebileceğim bir mekan bile yoktur burada.”

Memurlar bizi grafit siyahı bir odaya götürüyor. Yumuşak koltuklara oturtuluyoruz. Gözlerimizin içine doğrultulan bir lamba tarafından beynimiz duraklatılıyor. “Bu irademe ve kişisel haklarıma yapılan bir taciz. Sizi protesto ediyorum!” desem bile beni dinlemiyorlar. Aydınlığın dozu artıyor fakat kör olmayacağız, retinamız zarar görmeyecek hatta orada bir ışık bile yok… beynimiz manipüle ediliyor. Bir ışık varmış da retinamı acıtıyormuş gibi biraz sonra gözlerimden yaşlar boşanıyor.

Günler geçip haftalara dönüşüyor. Nihayet mor saçlı, beyaz tenli çekici bir kadın gelip karşımıza oturuyor. Deri bir ceket giymiş, gözlerinde hüküm ve kuşku dolu bir ifade var. Adının Marika olduğunu söylüyor. Teğmenmiş. Bizi muayene ediyor. Vücudumuzdaki fazladan organlar onu şaşırtıyor. Hatta kadın bu organik geometriden tiksiniyor. Çünkü artık insanlığın anatomik coğrafyasında göğüs, göbek deliği, kıl ve üreme organı yok. Herkes dümdüz, beyaz ve de sert bir deriye sahip. İnsan taklidi yapan ruh algoritmalarının giydiği organik kılıflar.

Muayene bittikten sonra bize geçici bir vize çıkartılıyor. Vizelerde ‘paralel-evren ajanı/kaçağı’ damgası var. Marika bizimle birlikte geliyor. Ona ‘grafit odada’ ne kadar süre tutulduğumuzu sorunca, gülerek “sadece on beş dakika” diyor. Şaşırıyorum. Bu post apokaliptik paralel dünyada öte-evrenlerden gelen turistlerin ve gezginlerin dikkat etmesi gereken şeylerden biri zihin oyunları. İkincisi ise vücutları. Marika bizim rehberimiz olacağını söylüyor. Yani bir nevi gardiyanımız. Dümdüz, alüminyum grisi parlak kaportalı bir sedana biniyoruz. Elektrikli bir araba. Havaalanından uzaklaşıp anayola çıkıyoruz. Marika’nın arabasının tıpatıp aynısı olan yüzlerce arabayla karşılaşıyoruz. Distopik bir trafik. Üstelik o an fark ediyorum ki tüm bu araçların akışı bir karar mekanizmasına bağlı. Nairobi 2’de her aracın gideceği yer bellidir.

Kendimi tutamayıp Marika’ya “burada chai tea latte var mıdır?” diye soruyorum. Kadın dudaklarını bile kıpırdatmadan bana bir kağıt parçası uzatıyor. Üzerinde harflerden bozma sayılarla yazılmış bir numara var. “Seni istediğin yere götürecektir,” diyor. Daha sonra gözlerimin içine bakıyor. İrislerinde kıpırdayan ışık parçacıkları görüyorum. Rahatsız edici.

Nairobi 2’nin Eğlence Sektörü

Marika bizi brutalist bir binanın önünde bırakıp kayboluyor. Bir süre kireç ve çer çöpün incittiği sokağı seyredip ne yapacağımı düşünüyorum. En sonunda cebimi yokluyorum. Telefonum orada. Şarjı var hâlâ. Üstelik Nairobi 2’nin kamusal şebekesinin kapsama alanındayım. Marika’nın verdiği kağıttaki numarayı arıyorum. Kaba bir erkek sesi binaya girmemi emrediyor. Evet, tam olarak bir emir cümlesi kurduğu için bu durum beni biraz incinmiş hissettiriyor. Yol arkadaşım Salamander de sorun çıkarıyor. Bir heykel gibi dikilmek istediğini ve benimle oraya gelmeyeceğini söylüyor. Katatonik ve de son derece obsesif bir hipster. Sanırım neye ihtiyacı olduğunu biliyorum.

Aradığım adam bir kral süitinde. Odasına kadar tam altı kat çıkmak zorunda kalıyorum. Kapısını ardına dek açık buluyorum. İçeri girince önce yanık eser kokusu sarıyor burnumu. Sonra odanın simsiyah duvarlarına kayıyor gözlerim. Soluk renklerle çizilmiş cansız manken resimleri var her yanda. “Mağarama hoş geldin!” Tam ortada bir küvetin içinde öylece oturmuş iki alçı android kadın görüyorum. Sarhoş ve de korkak hissediyorum kendimi. Kadınlar birbirini seyrederek şarkı söylüyor. Terk edilmiş kireçli bir cennette gibiyim. Yorgunum. Işıklarda bile sisli bir his var. Siyah filtreli pencereler bıkkın bir kozmos gibi. Adamın etrafında dört cansız manken kaskatı durmuş. Eskilerin unutulmuş tanrılarına benziyor herif. Bana bir adının olmadığını söylüyor.

“İsimsiz derler bana.”

“İsimsiz Bey, Marika bana sizde aradığım her şeyin bulunduğunu söyledi, bu doğru mu?”

“Doğrudur evlat.”

“O zaman bizi biraz hızlandırabilir misiniz?”

“Hız ha? O geldiğin paralel-evrendeki herhangi bir roketten daha hızlı olacaksın evlat. Bu akşam Nensila’da sağlam bir parti var. Marika da orada olacak.”

Nensila nerede? Bu adam kim? Ben neden buradayım? Hiçbirini sorgulamıyorum. Çünkü Marika’nın ismini duyunca kendimi tuhaf ve keyifli hissediyorum. Küvetteki alçı androidler zamanın akışını ivmelendiren bir şarkı söylüyor. Gözlerimi kırpınca kendimi bir limuzinin içinde buluyorum. Tavandan alçı kadınlar sallanıyor. Kadınların kireç gözleri kapanıp açılıyor korkunç bir tekinsiz vadi müziği gibi. Dudakları kıpırdıyor. Karşımda siyah camlı gözlükler takmış İsimsiz oturuyor. Bir tuxedo giymiş.

“Neredeyiz?” diye soruyorum.

“Nairobi’den çıktık. Nensila’ya gidiyoruz,” diyor kayıtsızca.

Kireç çölü ekosisteminin izlerini pencereden takip ediyorum. Bembeyaz kumullar, tepeler ve yalnızlık. Otoban bu beyaz ve lanetli kumların altında kalmış yer yer. Batan güneş mor bir sancıya dönüşmüş. Çok geçmeden Nensila denen yere ulaşıyoruz. Hiçliğin içinden yükselen koca bir çöp denizi gibi. Her yerde dev örümcek robotlar Nensila’yı öğütmekle uğraşıyor. İnsanlığın geçmiş çağlarda bıraktığı kapitalist höyükler yıkılıyor birer birer. Her tepenin içinden benim geldiğim evrenin zaman dilimi ile bu evrenin zaman diliminin birbirinden nasıl koptuğunu gösteren dehşet verici semboller var. Fakat bir havuç sulu chai tea latte yok…

Üzerinde kocaman neon harflerle LIGMA yazan bir vahaya ulaşınca mikro-iklimin değiştiğini hissediyorum. Her yana gazap yağmurları yağıyor çünkü ve müzik var. Müzik… Nairobi 2’nin kireçli sessizliğinden uzakta, ritimli bir gürültü. Aslında sadece tıslayan hamam böceklerinin seslerinden ibaret. Bu müzik o dev robot örümcekleri kendine çekiyor. Yağmur çok şiddetli artık. İsimsiz ile birlikte parti alanına girince kireçlenmiş ve sahiden bir heykele dönüşmüş olan Salamander’i döverek kendine getiriyoruz. Daha sonra hep birlikte speed denen pembe haplardan atıp coşmaya başlıyoruz. Nairobi’den onlarca kişilik seçkin bir konvoy geliyor. Marika gibi gerçek kadınlar bizi bir köşede izliyor, kireç ve alçıdan androidler ise şarkıya eşlik ediyor. Dev robot örümcekler parti alanına baskın verdiğinde dövüş başlıyor. Dehşet Mevsiminin Klimaksı. Partinin ismi bu.

The Cyclowns / Iflaxman

Çokluevren turistleri eğer Nairobi 2’de bulursa kendini, bu partiye mutlaka katılmaları gerek. Aksi halde eksik devam ederler yollarına. Fakat ben her şekilde eksiğim zaten. Marika ertesi sabah İsimsiz’in limuziniyle Nairobi 2’ye dönerken Salamander’in onu etkilemeyi başardığını söylüyor. Oysaki o geri zekalı bütün bir gece boyunca devasa anime ahtapotları tarafından kovaladığını sanıp bir köşede ağlamıştı. Marika ve Salamander, İsimsiz’in süitindeyken de yakınlaşmayı sürdürüyor. Bir bilgisayar programı sayesinde bu yakınlaşma bambaşka bir seviyeye ulaşıyor. Post apokaliptik bu dünyada cinsellik bilgisayar kodlarında gizli. Onları o şekilde izlerken küvetteki alçı kadınlardan biri bana göz kırpıyor. Bunaltıcı, korkutucu ve de ıslak. Onun alçıyla sarılmış bir mumya olduğunu anlıyorum. Ölümün ötesinden gelen bu soğuk flört boğazımı sıkıyor.

Saatler sıkıntıyla geçiyor. Marika, Salamander’in tüm vücut  hatlarını bilgisayara aktarıyor. Hatta yeni bir küvet getiriyorlar ve bilgisayarda beliren modelin alçıyla imal edilmiş bir kopyasını yaratıyorlar. İsimsiz ile limon birası içerken post apokaliptik dünyadaki felsefi akımlardan konuşuyoruz. Eğlence, yıkım ve yeniden doğum. Bu dünyanın tek felsefesi ve ideolojisi. Akşama doğru işler sarpa sarıyor. Gök gürültülü bir kireç fırtınası başlıyor ve ardından pis bir yağmur boşanıyor Nairobi 2’nin üzerine. Sonra şehrin o post apokaliptik geometrilerinden yükselen korkunç çığlıklar duyuyorum. Sistem’in eşsiz yankısı. Siren sesleri. Neler oluyor diye soramadan İsimsiz’in süitine bir düzine cybergoth giriyor. Çeşitli renklerde cyberlox takmış insan artıkları. O an her şey aniden su yüzüne çıkıyor. Marika’nın Federasyon içine sızmış bir asi olduğunu anlıyorum. Salamander ve benim için çıkarılan vizeler de sahte. Büyük bir kaçakçılık şebekesinin içindeyiz. Vücut kaçakçılığı şebekesi.

Sibergothlar “maskeler düştü,” diyorlar, “Marika’nın kim olduğunu anladılar. Sizi arıyorlar.”

Apar topar aşağı iniyor herkes. İsimsiz’in limuzini bizi alınca hızla geniş bir caddeye savruluyoruz. Tek bir kelime bile konuşulmuyor. İsimsiz tüm sorularımı yanıtsız bırakıyor. Marika, Salamander’i son kez öpüyor. Yağmur sürüyor. Her yerde siren sesleri var. Araç elegant bir gökdelen sırasını geçip Nairobi 2’nin yer altı dünyasına iniyor. Ametist kristalinin içine oyulmuş gibi görünen bir tünelden şehrin dışına çıkıyoruz. Sabaha karşı yağmur kesilince Salamander ile beni limuzinden aşağı atıyorlar. Kendimizi cybergothların sahil şehirlerinden birinde buluyoruz. Güneş pembe ve acı bir renkte. Soğuk. Yalnız. Berbat.

“Vücudumu çaldılar,” diye ağlıyor Salamander. Dehşet içinde soyulmaya başlayan derisini seyrediyorum. Yeni doğan güneşin pespembe ışıkları onu yamyam ve şizofren bir sanatçının elinden çıkmış aşırı gerçekçi bir sanat eserine dönüştürüyor. Nairobi 2’ye gelen kozmik turistler  bilgisayar aracılığıyla cinsel münasebetler kurmamalı. Aksi halde vücutlarını bu tarz hırsızlık şebekelerine kaptırabilirler.

Ulwangoku Sahili ve Cybergothlar

Ulwangoku denen şehir bana bu post apokaliptik kabusta biraz da olsa özgürlük hissini tattırıyor. Tamamen gotikler ve de yağmurda akan rimellerle yaratılmış bir şehir. Gittikçe yükselen güneşin pembeden griye dönen ışıkları sokakları mayhoş hatıralara benzetiyor. Her taraf ıssız. Fakat bir viyadüğün karşısından geçerken, gölgelerde pupa pozisyonunda sallanarak duran bir grup cybergoth görüyorum. Salamander hızla irinlenen yaraları yüzünden ağlıyor ve cybergothlardan birini uyandırıyor. Bu faşist, zorba ve yobaz yaratıklar bizi kovalamaya başlıyor. Orasından burasından klipsler sallanan garip lateks elbiseler ve cyberloxlar giymiş bu varlıklar görebileceğin en kötü kabustan daha kötü. Bir anda Federasyon’un algoritmalar ve de sistemlerle yüklü o baskıcı varlığını arar gibi oldum ama ne yazık ki burası sadece endüstriyel dans hareketleri yapan ve de durmadan EBM dinleyen cybergothların bölgesi.

Bu bölgelerde artık Federasyon’un hükmü geçmiyor. Federasyon’un algoritmalar ve de kurallardan örülü sistemi işlevsiz burada. Ulwangoku şehri cybergothlar tarafından yönetiliyor. Şehir ismini aldığı Ulwangoku Sahili’nin sadece küçük bir bölümünü dolduruyor. Zaten Pangea’yı andıran post apokaliptik süper kıtadaki en uzun sahil Ulwangoku. Burada eski çağlara dair hatıralar bulunuyor. Hatta bizim kendi evrenimiz ile, bu evrenin bir zamanlar aynı zaman diliminde bulunduğunu ispat eden bazı kalıntılara bile rastlanabilir. Fakat Ulwangoku şehri bambaşka bir dünya. Burada sembolik düşünce önemini yitirmiş durumda. Bu alışılageldik mantık biçimine dair son kalıntı her yana kırmızı fosfor ile yazılmış, “BU BİR AŞAMA DEĞİL! BU EVRİMİN SONU!” İnsandan uzaklaşan cybergoth asiler, onların ağır tekno müzikleri ve de sadece toksik renklerin hüküm sürdüğü fosforlu bir karanlık vardır.

Peşimizdeki cybergothları atlatmak için bir yer altı tüneline iniyoruz. Fakat Salamander artık ölmek üzere. Kandan, kanın üzerine yapışan mikroplu kireçten ve tüm tenini kaplayan o menhus sıvıdan dolayı kıpkırmızı görünüyor. Onu orada bırakıp tek başıma kaçmayı düşünüyorum fakat vicdanım galip geliyor. Yapabileceğim tek bir şey var. Hatta son çare. Bir lo-fi hiphop parçası açıyorum telefonumdan ve zavallı arkadaşımın yanı başına koyuyorum. Onun o kanlı suratında acı verici kas gevşemeleri halinde yanık bir gülümsemenin belirdiğini görüyorum. Arkamı dönünce üzerinde Sosyal Adalet, Makinelere Karşı, Adam Değil Birey gibi şeylerin yazılı olduğu tişörtler giyen bir grup hipster görüyorum. Kurtulmuştuk.

Onlar da bizim gibi zamanında buraya gelme talihsizliğine erişen kozmik hipsterlar. Fakat onlar Ulwangoku şehrinin altına kümelenmiş, cybergothların endüstriyel müziğine karşı kendi alternatif müziklerini çalarak direnişe başlamışlardı. “Her sabah şehri büyük bir pus kaplar,” dedi hipster direnişçilerden biri, “endüstriyi tüm hızıyla çalıştırır, hatta çarklara kendi vücutlarını dahil ederler, üretim artığı endüstriyel yağları damarlarına enjekte edip, dişlerine çarklar takarlar. Onlar birer çark ve makine olmak ister.”

“Peki ya siz?”

“Şahsen ben bir sebze olmak isterdim.”

“Buradan neden kaçmıyorsunuz?”

“Çünkü fazlasıyla marjinal ve alternatif.”

Yer altındaki hipster karargahlarından birine getiriliyoruz. Lav lambaları her yanda. Dünya saykodelik bir deneyim gibi görünüyor. Kaleydeskobun içinden bakıyor gibiyiz her şeye. Tam ortada, eski püskü bir İran halısının üzerinde alnına kocaman harflerle “GURU” yazdırmış ihtiyar bir adam oturuyor. Sakalları pespaye halde. Gözleri senelerin esrar kullanımı yüzünden artık bomboş bakıyor. Gerçek bir guru işte. “Bu diyardaki son hippi benim,” diyor acı içinde, “siz sevgili gezginler, sizi buradan kurtarmam gerektiğini biliyorum. Uğurböceği’ni hazırlayın arkadaşlar. Artık gitme vakti.”

Idlule Fosil Çölü

Uğurböceği denen o 1969 kalıntısı minübüsün içi İran halılarıyla döşenmiş. Tavandan lav lambaları sarkıyor. Havada purple haze kokusu var. Bizimle birlikte üç gezgin daha biniyor araca ve Ulwangoku Sahili boyunca kimseciklerin göremeyeceği güvenli bir kireç yığıntısı içinden geçip sonsuzluğa açılıyoruz. Denizde,  o kaskatı kesilmiş çalkantılı alçı buğusunun yüzeyinde eski çağlardan kalma sönük artefaktlar var. Harabe gemiler, şehirlerden arta kalan masum izdüşümler. Geri dönüp son kez, batan güneşin ardında bıraktığı lacivert yalımlarla kavuşan denizin o korkutucu buhranını seyrederken korktuğumu hissediyorum. Sonsuzluğa karşı ne kadar da aciziz.

Gece boyu sarsıntılı rüyalar, anlamsız imgeler ve dehidrasyon sancıları ile dönüp duruyrum. Güneş pembe ışınlarını dünyaya salınca karşıma hayatım boyunca asla unutamayacağım o trajik manzara çıkıyor. Artık sahile dair en ufak bir iz bile kalmamış. Azap, korku ve ölümün tılsımları var her yanda. İnsan vücudunun koca bir öğürtüye dönüştüğü soluk bir spirituel platform. Cehennemden kopan ışıklar hakikate uzanmış ve koskoca bir kireç platosuna saçılıyorlar. Renk yok. Işık ise karanlıktan yoksun anlamsız bir varlık. Üç boyutlu bir azap görseli içerisindeyiz. Her tarafta fosilleşmiş veriler var. Veri diyorum onlara, çünkü bu şeyleri başka şekilde ifade edemem. Cehennemin yansıması ve de post apokaliptik gerçeğin birleşmesi Idlule Fosil Çölündeyiz.

Relic / Iflaxman

Çokluevren turistlerinin mazoşist ölüm fantezilerini burada gerçeğe dönüştürebilirler. Burası dünyanın sonu. Burada dünya kaybolur. Amnezya, acı ve daha fazla dehidrasyon. Uğurböceği dümdüz kireç kumullarını ezerek geçip giderken, hayaletvari pek çok cisim ardımızda kalıyor. Elinde balon tutarak havada sürüklenen korkunç bir palyaço görüyorum. “O buralarda hep gezer,” diyor Guru, “o bir otomat ve kaybettiği çocuklarını arıyor.” Sonra bir nehir sahanlığına iniyoruz. Nehirden geriye ölü bir dünyanın yaralarından akan kirli cerahat kalmıştı ancak. Tenimiz kabuklaşıp, çatlıyor, hava solunamayacak kadar durgun. Idlule cehenneminde rüzgar bile yok. İnsan vücudu sadece azabı hissedebilir. Tüm görseller bir azap gibi. Sinaptik bağlarda yalnızca azabın mesajı. Yalnızca korku. Salamander bir heykele dönüşmüştü artık. Umudu kesmiştim ondan.

“Burada ne yapacağız?” diye sordum. Bana yemek için mola verdiklerini söylediler. Bu dünya, kesinlikle kozmik gurmeler için uygun bir durak değil. Çünkü bu insanların Federasyon ya da asi fark etmeksizin yemekten anladığı şey vitamin hapları. Kültürel, sanatsal ve de felsefi anlamda oldukça fakir bir dünya, haz ve tatlar ise neredeyse yok. Daha fazla kayıt edecek, yazacak ya da görecek bir şey yoktu. Her şey buradaydı işte. Idlule’deki nehir sahanlığında akan cerahate telim ettim kendimi Salamander’in fosilleşmiş bedeni ile. Bu hastalıklı sığ akışın içerisinde parçalanıp kainatın kristalleşen yolculuğuna karıştım.

Etiketler: , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum