bilimkurgu kulubu

İnceleme

Tarih: 6 Ekim 2016 | Yazar: Taner Güler

İnsanın Seyri Üzerine Sosyo-Teknolojik Bakış Eleştirisi

Başkalarıyla toplumsal bağlar kurmayan çocuklar gelişemez, yetişkinler ise varlıklarını sürdüremez. Toplum, bu nedenle insanın var olabilmesinin en belirgin koşuludur ve insanlar, yaşadıkları toplumu etkin olarak biçimlendirir. Bir topluluğun üyelerinin ortak yaşam tarzlarını anlatan kültür, insanların toplumsal yaşamdaki deneyimleri ya da doğrudan eğitim yoluyla edindikleri öğrenilmiş davranış modellerini izah ederken; günümüzde birçok modern sanayi toplumu, kendisini demokrasiyi benimsemiş olarak görüyor. Bütün demokratik sistemler ulusal ya da bölgesel bir temele dayanır. Ancak toplumu etkileyen güçler daha çok geniş kapsamlı küresel olay ve konularla bağlantılıdır.

Ekonomik değişim birçok toplumun sınırlarını aşmış durumdadır: İleri düzeyde gelişmiş teknoloji toplumlarının birbirlerine bağımlı doğalarının yarattığı risk, nüfusu sekiz milyonun üzerinde olan yeni mega şehirler gibi, pek çok yeni tehlike kaynağı ortaya çıkarıyor. Risk toplumu kavramı, modernleşmenin geniş analizi ile ilintilidir. Sanayileşme çağında modernleşme basit bir süreçti ancak günümüz bilgi çağında, düşünsel hale geldi. Ulrich Beck’e göre risklerin üretimi, uygarlığın kendi kendini tehlikeye sokacak -modernleşmenin bir parçası olarak- potansiyellerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşir.

İnsan

Tarım devriminden (neolitik devrim) önce avcı-toplayıcı olan insan (Homo sapiens), bir topluluk olarak çoktan birlikte yaşamaya başlamıştı. Tek orijin ya da Afrika’dan çıkış teorileri ele alındığında, Homo sapiense doğru türleşmenin yaşandığını söyleyebiliriz. Yerleşik düzene geçmeden önce farklı insan türleriyle karşılaşmış, iletişim kurmuş, yok etmiş ve bulunduğu çevrenin koşullarıyla mücadele etmiş olan Homo sapiensin, hayatta kalarak bugünlere kadar türünü devam ettirmesindeki en büyük kabiliyetlerinden biri, toplu hareket ederek sosyal zekalarının yüksek olmasıdır. Türümüz, biz insanlar; deneye yanıla çeşitli bitki ve hayvanları ancak daha çok buğdayı evcilleştirerek, kaçınılmaz olan tarım devrimini başlattı ve bir daha bırak(a)mamak üzere yerleşik düzene geçtiğinde, avcı-toplayıcı geleneği ardında bırakarak yaşadığı çevrenin de varyasyonunu etkiledi.

Bu bir kerede olmadı, yüzlerce belki birkaç bin yıl süren bir geçiş döneminden bahsediyoruz. Yapılan araştırmalara göre bu tarihi, yaklaşık olarak, şimdilik MÖ 10.000 yılı olarak işaretledik. İşte bu tarihten sonra çok farklı şeyler olmaya başlamıştı: Barınaklar yapılıyor, fazla ürün problemi ortaya çıkıyor, yazı süreçler içerisinde icat olunuyor, aynı şekilde para da benzer süreçlerden geçerek kullanılmaya başlanıyor, yaşam alanlarında sınırlar oluşturuluyor, kanunlar ortaya çıkıyor, sınıfsal ayrımlarla beraber bir topluluğa aidiyet oluşurken; savaşlar yapılıp, barışlar imzalanıyordu. Süreç günümüze kadar devam etti ve ediyor.

tarim-devrimi

Toplum ve İnsan

İnsanlar, tarih boyunca üç önemli dönemden geçmiştir: Tarım öncesi dönem, tarımsal dönem ve sanayi dönemi. Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşırken, devleti oluşturan siyasal bir iş bölümüne gerek duyulmamıştı. Bu yüzden de bu ilk dönemde, gücü eline alarak düzen sağlayan bir kurum oluşmamıştır. Ancak bu dönemin aksine, tarımsal döneme geçtikten sonra toplumların birçoğu, bir devlete ihtiyaç duymuşlardır. Kurulan devletlerin bazıları güçlenmiş, bazıları güçsüz kalmıştır. Bazıları despot, bazıları daha az kuralcı bir yaklaşım benimsemişlerdir. Yapısal anlamda birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Tarımsal dönemde devlet insanlar için sadece bir seçenekti. Üstelik devletin şekli de farklılık gösteriyordu. Avcılık-toplayıcılık döneminde ise, insanların böyle bir seçeneği olmamışken, sanayi dönemine geçildikten sonra insanlar için devletsiz olma ihtimali kalmamıştır.

Hegel devlet için şöyle demiştir: “İlk başta devlet yoktu, sonra biraz vardı, sonra ise hep oldu.” Hala devlet şekillerinde çeşitlilik vardır. Sosyal düşüncede, Marksizm ya da Anarşizm gibi gelenekler bulunmaktadır. Bu görüşler, en azından bazı durumlarda, devletin dağıtılabilir olduğunu savunurlar. Bu görüşlere şüpheyle bakmak için bazı güçlü sebepler vardır: Sanayi toplumları inanılmaz kalabalıktır ve bu toplumlar alışık oldukları ya da yaşamak istedikleri koşulları sağlayabilmek için, iş bölümü ve iş birliği yaparak çalışırlar. Bu ortaklıkların bir bölümü kendiliğinden ve isteğe göre ortaya çıkar ancak, her şeyin kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemek iyimserlik olacaktır. Yine de, bütün toplumlar bir devlete sahip olmak zorunda değildir. Eğer ortada bir devlet yoksa, milli sınırlarla uyuşup uyuşmadığını tartışmaya gerek de kalmaz. Yönetimi elinde tutan bir üst sınıf olmadığına göre, bunun yönetenlerle aynı milletten olup olmadığı da tartışılmaz.

devlet

Max Weber, kabul görmüş tanımıyla devleti; meşru zor kullanma hakkı ve yaptırım gücü olan bir kurum olarak açıklamıştır. Vurgulanan bu nokta gerçektir ancak tatmin edici değildir. Günümüzde kontrolü altındaki topraklarda zor kullanma hakkını ve yaptırım gücünü tekeline almayan bazı devletler ve devletçikler de vardır. Devlet, sosyal iş bölümünün olgunlaşmasının tipik bir göstergesidir. İş bölümünün olmadığı yerde devletten söz edilemez ama herhangi bir uzmanlık ya da her uzmanlık, devleti oluşturmaya yetmez. Yakın bir zamana kadar küresel olduğunu iddia eden devletlere rastlanmıyordu. Bu, günümüzde değişen bir durumdur. Küresel bir yönetim şekline olanak sağlayan yeni bir uluslararasılık kavramı oluştu. Küresel piyasanın aşırılıklarını dizginleyecek kadar etkili bir küresel hakimiyet henüz sağlanamadı ancak, uluslararası sivil toplum kuruluşları bazı şaşırtıcı başarılar elde etti.

Kamu çıkarı için çalışanlar, demokratik milletlerde var olan belediye hizmetlerini küresel düzlemde yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Çokuluslu şirketler, uluslararası bankalar ve spekülatörler her Şubat ayı İsviçre’de bir kayak merkezinde buluşuyor ve ortak bir ağ kurmak, strateji geliştirmek ve yasalar belirlemek için, davet ettikleri devlet adamları ve entelektüeller ile kafa kafaya veriyorlar. Davos, hükümet, sivil toplum ve özel sektörden oluşan ve üzerinde demokrasilerin istikrarlı şekilde durduğu söylenen üçlü bir sacayağı; sadece ekonomiden ibaret olan ve sallanan tekli sacayağa dönüştüğü uluslararası bir ortam için uygun sembol olmuştur. Piyasalar, aşınan ulusal sınırlardan kurtulup küreselleşebildiler. Ancak devlet örgütleri bunu henüz başaramadı. Bu, tehlikeli bir asimetriye neden oldu.

kuresellesme

Küresel ekonomiler; önemli düzenlemelerin yapılmadığı, ulusal toplumları acemi bir Darwinizm akımından kurtaracak insancıl kurumların var olmadığı arenalarda iş görüyor. Ulusal sınırlar, ekonomiyi içeride tutamayacak kadar geçirgen oldular ama hala, demokrasinin bütün dünyaya yayılıp her yeri uygarlaştırmasına izin vermeyecek kadar güçlüler. Ekonomilerimizin haplar, cinayet, terör, nefret, porno ve parasal spekülasyon gibi kötü yönlerini küreselleştirdik ama değerlerimizi değil. Ortaya çıkan sonuç, küreselleştirmeden yarar sağlayanlar ile geri kalan herkes arasında yaşanan gerilimler oldu. Kapitalizm, düzeni sağlayan ve uygarlaşmaya katkısı bulunan ulus devletten koparak kuralsızlaşıyor ve yıkıcı oluyor. Pazarlama sektörü itibar kazanırken siyaset büyük çapta geri planda kalıyor.

Tek bir birey çoğunluktan üstün görülürken, bireysellik giderek acımasızlaşıyor. Özgürlük artık otorite yokluğu olarak tanımlanıyor. Devlet deyince, akla zor kullanma ve bağımlılık geliyor. Demokrasi gerçekten de kontrolden çıktı. Çünkü para, emek ve mal piyasalarının yöneticiye ihtiyaç duymayan makineler gibi işlediği yeni uluslararası yapıdaki kontrol mekanizmaları -demokratik yönetim kurumları- yer almıyor. Neyse ki, uluslararası sivil kurumlarda ve sosyal hareketlerde yaşanan artış, uluslararası arenada denk bir güç oluşturuyor. Uluslararası sivil toplumlar; ulusal hükümetleri yitirdiklerini kazanmaya zorlayan, telafi edici bir demokratik baskı unsuru olabilir.

kultur

Kolektif Kültür

Hepimiz, başka insanlarla birlikte yaşıyor ve birbirimizi etkiliyoruz. Edindiğimiz şeylerin, diğerlerinin yaptıkları şeylere bağlı olduğunu çok iyi öğrenmiş bulunuyoruz. Arkadaşlarımızla veya yabancılarla iletişimimizin zaman zaman ıstıraplı bir biçimde koptuğunu hepimiz yaşamışızdır. Sosyolojinin sözünü ettiği her şey zaten bizim yaşantımız içindedir. Öyle de olmalıdır. Yoksa yaşamımızı yönetemeyecek durumda olurduk. Başka insanlarla birlikte yaşamak için çok fazla bilgiye gereksinimimiz var. Çevremizdeki insanları, onların özlemlerini, hayallerini, endişelerini ve ıstıraplarını biraz daha kapsamlı olarak anlamak; sosyolojik düşünmektir. Sosyolojik düşünme öteki yaşam tarzlarını anlamamıza da yardımcı olur: Kendi yaşam biçimimizin dışındaki yaşam biçimlerinin iç mantığına ve anlamına anlayışla bakmak, kendimiz ve ötekiler, “biz” ve “onlar” arasında çizilen sınırın kesinliği konusunda bizi tekrar düşündürmeye yönlendirir.

Durkheim kolektif temsiller kavramını ve bunların sembolik anlamının incelenmesini, toplumsalın sosyolojik açıdan anlaşılabilmesi için çok önemli buluyordu. Max Weber çok farklı bir gelenek içinde, sosyolojiyi, içinde şekillendirdikleri topluma ilişkin değerler, anlamlar, gelişen kavramlar ve yorumlarla ilgilenen kültür bilimlerinden biri olarak görmüştü. Kültür kavramının gelişimi ve kullanımı, insanların toplum, toplumsal değişim ve ideal toplum hakkındaki inançlarıyla ve değerleriyle ilişkilidir. Etimolojik olarak Fransızca kökenli olan kültür; “tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin” ve başka bir ifadeyle “bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü,” diye tanımlanırken bir de, “tarım” olarak biliniyor.[1]

kultur-2

Kluckhohn kültürlerin sadece içeriğinin değil aynı zamanda yapısının da olduğunu söyler. Bunlar, belirli bireylerden bağımsız olarak düzenlenmiş, rastlantısal değil örgütlenmiş modellere sahip kültürel sistemlerdir. Kültürler, tarihsel süreçler boyunca biçimlenmiş yaşam tasarımlarıdır. Persons’a göre, antropologların tabiriyle, bireylerin toplumsal kurumları oluşturan “toplumsal eylemi”, kültürel sistem içinde belirlenmiş değerlere ve normlara dayanan seçimleri içerir. Daha basit biçimde ifade edersek, insanlar belli bir koşulda onlardan beklendiği gibi davranır, çünkü toplumun normlarını ve değerlerini, yani kültürünü benimsemişlerdir. Williams’ın savına göre, “bir soyutlama ve bir mutlak” olarak kültür kavramı, 19. yüzyılda, “belli ahlaksal ve düşünsel etkinliklerin toplumun geri kalanından pratik olarak ayrılmasının onaylanması” ve öteki toplumsal ve ekonomik etkinlikleri amaçlamak ve değerlendirmek üzere kullanılacak en yüce değerlerin yaratılması çabası biçiminde ortaya çıkmıştır.

İnsanlığın kusursuzluğu araması gerektiği düşüncesi yeni değildi ama 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında Avrupalı, Britanyalı ve Amerikalı yazarlar bu arayış ile sanayileşmenin yarattığı yeni olanaklar ve sorunlar arasında bağlantı kurdu. Bu bağlamda, kültür kavramı uygarlık düşüncesi ile denk tutuldu. Bu denkliğin temelinde toplumların daha az uygar biçimlerden geliştiği ve Batılı sanayileşmiş toplumların bu evrimsel skalanın tepesine daha yakın olduğu anlayışı bulunuyordu ve bu nosyon ilkel toplumlarla ilgili yazılar yazan önceki yazarlar tarafından açıkça ifade ediliyordu.

kultur-3

Bununla birlikte, Durkheim ve öteki sosyologlar gibi Coleridge, Mill ve Arnold gibi yazarlar, bir kültürün gelişmesi için zorunlu olan koşulları özellikle sanat ve felsefeyi vurgulayarak belirlediklerinde, kültürü uygarlık ve gelişme gibi daha genel terimlerden ayırt ettiler. Ayrıca Mill, böyle bir kültürün bireyselliğin özgür gelişimine izin vermesi gerektiğini, böylece her bireyin kendi değerine göre kolektif kültüre daha iyi katkıda bulunabileceğini de belirtmiştir. Bir yaşam biçimi olarak kültür, değerler ve standartlar üzerine kurulmuş bir uzlaşı olarak görülür. Toplum ve kültür nosyonları arasında oldukça belirgin bir ayrımın ortaya çıkmakta olduğuna ve kültürün toplumsalı aştığına, yansıttığına ve toplumsal üzerinde etki sahibi olduğuna dikkat etmeliyiz.

Toplum ve kültür nosyonları arasında evrensellik söz konusu olduğunda, tüm insanlığın eseri ve malı olan düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eden; maddi ve manevi varlıkların devam eden gelişmeler sonundaki durumundan da bahsedilmelidir: Bu, uygarlık ya da medeniyet kavramıdır.[2]

uygarlik

Medeniyetlerin Yükselişi

Başarılı pek çok bilim insanı, bilimkurgu ile karşılaşmaları sonucunda bilime ilgi duymaya başlamışlardı. Büyük gökbilimci Edwin Hubble, Jules Verne’nin eserleri yüzünden büyüye kapılmıştı: Hubble, Verne’nin eserlerini okuması sonucunda, ümit vaat eden hukuk kariyerini terk etmiş ve babasının arzularına itaatsizlik ederek bilim alanında bir kariyer yapmaya koyulmuştu. Sonunda, yirminci yüzyılın en büyük gökbilimcisi oldu. Tanınmış gökbilimci ve kitapları satış rekorları kıran Carl Sagan, hayal gücünün Edgar Rice Burroughs’un Mars romanındaki John Carter tarafından tutuşturulduğunu gördü. Geçtiğimiz yüzyılda gerçekleşen dikkat çekici bilimsel ilerlemeler -özellikle kuantum kuramının ve genel göreliliğin yaratılması- göz önüne alınacak olursa, hayal ürünü teknolojilerden bazılarının -eğer gerçekleşebilirse- ne zaman gerçekleşeceği üzerinde kabaca tahminde bulunmak, artık mümkündür. Sicim kuramı gibi daha da gelişmiş kuramların ortaya çıkışıyla birlikte, zamanda yolculuk ve paralel evrenler gibi bilimkurgu sınırlarında dolaşan kavramlar dahi fizikçiler tarafından günümüzde yeniden değerlendirilmektedir.

Fizikçiler, gelecekteki teknolojilerin geniş bir bakış açısıyla neye benzeyeceğini makul bir güvenilirlik düzeyi ile ifade edebilir ve bu teknolojilerden yalnızca beklenmedik olanlar ile gerçekten olanaksız olanlar arasında ayrım yapabilirler. Uygarlığımız için yıldızlararası yolculuk açık bir şekilde olanaksız olmakla beraber, bizimkinden yüzlerce veya binlerce, hatta milyonlarca yıl ilerideki bir uygarlık için mümkün olabilir. Şu andaki uygarlığımız için olanaksız olan teknolojilerin başka türde uygarlıklar için de olanaksız olması şart değildir. Bir zamanlar Carl Sagan, “Bir uygarlığın bir milyon yaşında olması ne anlama gelir? Radyo teleskoplara ve uzay gemilerine birkaç on yıldır sahibiz; teknolojik uygarlığımız ancak birkaç yüzyıl yaşında… Bizler bir türlü maymundan veya makaktan ne kadar ileriysek, milyonlarca yaşındaki gelişmiş bir uygarlık da bizden o kadar ileridir” demişti.

carl-sagan

Carl Sagan (1934-1996)

Profesyonel tarihçiler tarihi yazarlarken, ona insan deneyiminin ve çılgınlığının merceğinden bakarlar, yani, kralların ve kraliçelerin kahramanca davranışlarından, toplumsal hareketlerin doğmaları ve tırmanmalarından ve fikirlerin yayılmalarından bakarlar tarihe. Fizikçilerse aksine, tarihe oldukça farklı bakarlar. Fizikçiler her şeyi, hatta insanların kurdukları medeniyetleri bile, tükettikleri enerji ile sıralar: Bunu insanlık tarihine uyguladığımızda, enerjimizin binlerce yıl boyunca 1/5 beygir gücüyle sınırlı olduğunu görürüz; bu, çıplak ellerimizin gücüydü. Yaklaşık 10.000 yıl önce, medeniyeti harekete geçiren bir olay meydana geldi: Buz devri sona erdi. Bu, tarımın ortaya çıkmasının ve ilerlemesinin yolunu açtı.

Atlar ve öküzler kısa sürede evcilleştirildiler, enerjimizi 1 beygir gücüne arttırdılar. Bir sonraki devrim, Sanayi Devrimi, 300 yıl kadar önce gerçekleşti. Buhar motorları güçlü makineleri ve lokomotifleri çalıştırabiliyor, böylece servet sadece tarlalardan değil fabrikalardan, değirmenlerden ve madenlerden yaratılabiliyordu. İçten yanmalı motorların ortaya çıkışıyla birlikte, bir kişi yüzlerce beygir gücünü kontrol edebiliyor. Sonunda, servetin bilgiden üretildiği üçüncü dalgadayız. Bilim, ticaret ve eğlence ışık hızında yol alıyor, bizlere her zaman her yerde sınırsız bilgi sağlanıyor.

Nikolai Kardashev

Nikolai Kardashev

Medeniyetleri tükettikleri enerjiyi temel alarak sıralanması, ilk olarak 1964 yılında, uzaydaki gelişmiş medeniyetlerden gönderilen sinyaller için gece gökyüzü araştırmalarıyla ilgilenen Rus astrofizikçi Nikolai Kardashev tarafından uygulandı. Kardashev “dünya dışı medeniyet” gibi belirsiz ve eksik tanımlanan bir şeyden memnun değildi, bu nedenle gökbilimcilerin çalışmalarını yönlendirmek için sayısal bir ölçek oluşturdu. Dünya dışı uygarlıkların kültürleri, toplumları, hükümetleri vb. temelinde farklı olabileceklerini, ama hepsinin uymak zorunda oldukları tek bir şeyin olduğunu fark etti: Fizik kanunları. Bu medeniyetleri farklı kategorilerde sınıflandırmak için, Dünya’dan gözlemleyebileceğimiz ve ölçebileceğimiz tek bir şey vardı: Enerji tüketimleri. Böylece Kardashev üç teorik tip önerdi:

1. tip medeniyet gezegenseldir; gezegenlerine düşen güneş ışığının çok ince bir dilimini veya 1017 watt kadarlık bir gücü tüketir. 2. tip medeniyet yıldızsaldır; kendi güneşinin yaydığı tüm enerjiyi veya 1027 wattlık bir gücü tüketir. 3. tip medeniyet galaktiktir; milyarlarca yıldızın enerjisini veya en az 1037 watt kadar bir gücü tüketir. Bu sınıflandırmaya göre, günümüz medeniyeti 0’ıncı Tiptir. Enerjimizi ölü bitkilerden, yani petrol ve kömürden elde ettiğimiz için biz bu ölçekte bile sayılmıyoruz. Ancak bu sınıflandırmayı genelleyen Carl Sagan, bu kozmik ölçeğin neresinde olduğumuza dair daha kesin bir tahmin elde etmeye çalıştı; hesaplamaları sonucunda 0,7’inci Tip bir medeniyet olduğumuzu gösterdi.

parallel-universe

Bu ölçekte, bilimkurguda gördüğümüz çeşitli uygarlıkları da sınıflandırabiliriz: Buck Rogers ve Flash Gordon; 1. Tip medeniyet karakterleridir. Teknolojileri bir yıldızdan çıkan tüm enerjiyi manipüle etme yeteneğine sahip Uzay Yolu serisinin yüze yakın yıldızı kolonileştirebilen Birleşmiş Gezegenler Federasyonu; 2. Tip medeniyettir. Yıldız Savaşları efsanesindeki İmparatorluk ve Uzay Yolu serisindeki Borg; 3. Tip medeniyete örnek verilebilir. Bununla beraber, enerjisini galaksi dışındaki kaynaklardan elde eden 4. tip medeniyet olasılığı da belirtilmelidir. Galaksimizin ötesinde bilinen tek enerji kaynağı, bilinen evrenin madde ve enerjisinin yüzde 73’ünü oluşturan karanlık enerjidir; yıldızlar ve galaksiler evrenin sadece yüzde 4’ünü oluşturur.

Bu ara 4. tip bir medeniyet için olası aday; enerjisini galaksi dışından alan, Uzay Yolu serisindeki tanrısal Q olabilir. Gezegenimizin 1. tip medeniyete ulaşmasının ne kadar süreceğini hesaplayabiliriz: Ekonomik durgunluk ve genişlemelere rağmen büyümenin ortalama hızı göz önüne alındığında, aşağı yukarı 100 yıl içinde 1. Tip statüsüne ulaşacağımızı matematiksel olarak tahmin edebiliyoruz. “Roket Biliminin Babası” olarak anılan Konstantin E. Tsiolkovski, “İnsan soyunun kaliteli bölümü büyük olasılıkla asla yok olmayacaktır. Onlar, gerektikçe bir güneşten diğerine taşınacaklardır. Ve dolayısıyla, insan ırkının yaşamı, zekası ve gelişmesinin sonu yoktur. İlerlemesi, sonsuza kadar sürecektir,” demiştir.

uygarlik-cokus

Medeniyetlerin Çöküşü

Gezegensel bir medeniyetin ortaya çıkmasıyla beraber, bu geçiş, muhtemelen insanlık tarihinin en büyüğü olacaktır. Bugün yaşayan insanlar, gezegen yüzeyinde yürüyen gelmiş geçmiş insanlar içinde en önemlileridir, çünkü bu hedefe mi ulaşacağız yoksa bir kaos içine mi sürükleneceğiz, bunu onlar belirleyecek. Yaklaşık 100.000 yıl önce Afrika’da ilk ortaya çıktığımızdan bu yana muhtemelen 5.000 insan nesli dünya yüzeyinde yürüdü. Bunlar içinde, bu yüzyılda yaşayanlar bizim nihai kaderimizi belirleyecekler. Bir doğal afet ya da felaket getiren aptalca bir eylem olmadıkça, müşterek tarihimizin bu aşamasına girmemiz kaçınılmazdır. Bunu en net şekilde, enerjinin tarihini analiz ederek görebiliriz.

1. tip bir medeniyete doğru gidişe içgüdüsel olarak karşı koyan gruplar var, çünkü bunlar; bu medeniyetin ilerici, özgür, bilimsel, müreffeh ve kültürlü olduğunu bilirler. Bu güçler bunun bilincinde de olmayabilir ve bunu açıkça ifade edemeyebilirler ama oluşturdukları tesir itibarıyla, hakikaten 1. tip bir medeniyete doğru gidişe karşı mücadele ediyorlar. Mevcut 0’ıncı medeniyetimiz ve geleceğin 1. tip medeniyeti arasındaki geçiş, az önce söylendiği gibi, muhtemelen tarihteki en büyük geçiş olacak; büyümeye ve gelişmeye devam edip etmeyeceğimizi veya kendi akılsızlığımız nedeniyle yok olup olmayacağımızı belirleyecek. Bu geçiş son derece tehlikelidir, çünkü bataklıktan ıstıraplı çıkışımızı simgeleyen acımasız vahşiliğimizin tümüne hala sahibiz.

atomic_bomb

Bilimin kendisi ahlaki açıdan tarafsızdır. Bilimin iki ucu keskin bir kılıç gibidir: Kılıcın bir tarafı yoksulluğu, hastalığı ve cehaleti kesebilir ama diğer tarafı, insanları kesebilir. Bu kudretli kılıcın nasıl kullanılacağı, onu tutanların bilgeliğine bağlıdır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, bilimin soğuk ve yıkıcı yanını gördük. Dünya dehşet içinde zehirli gazın, makineli tüfeğin, tüm bir şehre atılan yangın bombalarının ve atom bombasının savaşta kullanılmalarıyla, bilimin daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte nasıl tahribat ve yıkım getirebildiğine tanık oldu. Yirminci yüzyılın ilk yarısı, anlaşılması neredeyse imkansız bir vahşetin kapılarını açtı. Öte yandan bilim, insanlığa yenilenme ve savaş kalıntıları üzerinde tekrar yükselme olanağı sağladı, daha büyük bir barış ve milyarlarca insan için oldukça refah bir dünya yarattı.

Dolayısıyla, üzerimizdeki medeniyet cilasını kazırsak; tutuculuğun, mezhepçiliğin, ırkçılığın, tahammülsüzlüğün ve benzeri her kötülüğün hala içimizde, iş başında olduğunu görürüz. Son 100.000 yıl içinde insan doğası çok bir değişime uğramadı ama hala, eski hesapları kapatmak için nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlarımız var. Hayvan ve bitkilerin yetiştikleri doğal ortamlar, yaban hayvanlarından veya bitkilerden elde edilen gıda kaynakları, biyolojik çeşitlilik, toprak, enerji, tatlı su, fotosentetik kapasite, zehirli kimyasallar, yabancı türler, atmosfer gazları ve insan nüfusundaki artış; tahrip ettiğimiz veya kaybettiğimiz doğal kaynaklarımızın da içinde yer aldığı geçmiş ve bugünün toplumlarının karşılaştığı en ciddi çevre problemleri olarak geleceğimiz için risk unsurudur:

  1. Gittikçe artan bir oranda doğal kaynaklarını; tahrip ediyor veya onları insan eliyle yapılmış yeni doğal olmayan habitatlara çeviriyoruz.
  2. Balıklar ve daha az ölçüde kabuklular insanlar tarafından tüketilen önemli protein kaynaklarıdır. Balıkçılar, yaban balık stoklarını çok daha ciddi bir biçimde sömürür: Çoğu fakir olan yaklaşık iki milyar insan, protein yüzünden okyanuslara bağımlıdır.
  3. Yaban balık türleri, nüfusları ve genetik çeşitlilikleri açısından çok büyük bir ölçüde kaybedilmiştir.
  4. Tarlalardaki toprak, su ve rüzgar yüzünden erozyona uğramaktadır. İnsanların tarım uygulamalarının sebep olduğu diğer toprak tahribatları salinizasyonu da içermektedir.
  5. Dünya’nın en önemli enerji kaynakları, özellikle endüstriyel toplumlar için fosil yakıtlardır. Bunların çıkarılmaları ve işlenmeleri kirli ve çevre temizlik masrafları pahalıdır. Elbette fosil yakıtlar bizim biricik enerji kaynaklarımız değillerdir.
  6. Dünya’daki nehirlerde ve göllerde bulunan tatlı suyun çoğu, şu anda; sulama için, ev ve iş yerlerinde, gemi nakliye koridorlarında, balıkçılık endüstrisinde ve dinlenme merkezleri gibi mekanlarda kullanılmaktadır. Ayrıca tüm dünyada yeraltı taze su kaynakları doğal yollarla yeniden dolma oranlarından çok daha hızlı tüketilmektedir. Bugün bir milyardan fazla insan, güvenilir içme suyuna erişme olanağından yoksundur.
  7. Güneş ışığı sonsuz bir kaynakmış gibi görünür. İnsan, tarımsal ürünlerin ve yabani bitkilerin yetişmesi konusunda dünyanın kapasitesinin de sonsuz olduğunu düşünebilir. Dönüm başına düşen güneş ışığı, bitkilerin geometrisi ve biyokimyası sayesinde sınırlı olarak mahsulü destekler. Üstelik bitkiler güneş ışığını öyle etkili kullanırlar ki, tek bir foton bile emilmeden yere düşmez! Bu fotosentetik tavanın ilk ölçümü 1986 yılında tamamlanmış ve Dünya’nın fotosentez kapasitesinin yaklaşık yarısını kullanmış (örneğin ekim alanları, ağaç dikimleri ve golf sahaları) veya başka yöne saptırmış ya da israf etmiş (örneğin beton yollara ve binalar düşen ışınlar) olduğu tahmin edilmiştir.
  8. Kimya endüstrisi ile birlikte diğer pek çok endüstri; havaya, toprağa, okyanuslara, göllere ve nehirlere pek çok zehirli kimyasal bırakmaktadır. Bazıları sunidir ve sadece insanlar tarafından sentezlenebilirler. Bazıları ise doğada minik konsantrasyonlar halinde bulunur (civa gibi), canlılar tarafından sentezlenir.
  9. Kasıtlı olarak veya olmayarak doğal bulundukları yerden, doğal olarak bulunmadıkları yere transfer ettiğimiz yabancı türler, büyük etkilere sebep olurlar. Tıpkı insan nüfusunun çiçek hastalığına veya AIDS’e karşı koyamaması gibi, bunlarla temas kuran doğal türlerin bağışıklıkları yoktur ve bunlara karşı koyamazlar.
  10. İnsanların kullandıkları bazı sistemler, atmosfere kaçan gazlar üretirler ve bunlar da koruyucu ozon tabakasına hasar verirler (önceden yaygın olan buzdolabı soğutma sisteminde kullanılan gazlar gibi) veya güneş ışığını emen sera gazları gibi hareket ederler ve böylece global ısınmaya yol açarlar.
  11. Dünya’nın insan nüfusu artmaktadır. Daha fazla insan daha fazla besine, daha fazla toprağa, suya, enerjiye ve diğer kaynaklara ihtiyaç duyacaktır.
  12. İnsanların çevreye olan etkileri de önemlidir: Eğer bugün dünyadaki insanların çoğu kriyojenik[3] muhafazada olsalardı; yemek yemeselerdi, nefes almasalardı ve metabolizmaları da çalışmasaydı, bu büyük nüfus hiçbir çevre problemine yol açmazdı.

paskalya-adasi

Bu problemler birbirine bağlıdır. Bir problem diğerini kışkırtmakta veya diğerinin çözümünü daha da zorlaştırmaktadır. Dünya üzerindeki toplum şu anda sürdürülemez bir yol üzerindedir: Yukarıda özetlenen on iki adet sürdürülemezlik probleminden herhangi biri, gelecek birkaç on yıl içinde yaşam sitilimizi kısıtlamamız için yeterli olacaktır. Bunlar, elli yıldan az bir zamanda patlayacak olan birer saatli bomba gibidirler. Tarih boyunca, insanların bir kısmı diğer bir kısmına bağımlı olarak küçük ve sanal polderlerde yaşamışlardır. Paskalya Adalılar bir düzine klandan oluşmakla birlikte adalarını on iki araziye bölerek, diğer adalardan kendilerini soyutlamışlardır. Ancak bu klanlar arasında Rano Raraku yontu taş ocağı, Puna Pau Pukao taş ocağı ve birkaç doğal cam ocağı paylaşılmıştır. Paskalya Adası toplumu parçalandığı zaman, tüm klanlar birlikte parçalanmışlar ve dünyanın haberi bile olmamış, hiç kimse de etkilenmemiştir.

Geçmiş dünya ile modern dünya arasındaki önemli farklılıklar göz önüne alındığında -bugünün nüfusunun daha kalabalık olması ve teknolojisinin çok daha tahrip edici olabilmesi ile lokal bir çöküşten ziyade global bir çöküş riskini elinde tutan unsurlar- şu soruyu sormakta fayda var: Eğer Paskalya Adalılar daha hafif olan lokal problemlerini geçmişte çözemediler ise modern dünya o koca küresel problemlerini nasıl çözmeyi ümit edebilir? Karşımıza çıkan problemlerin ciddiyeti ortadadır. Eğer bunları çözmek için kararlı adımlar atmazsak, gelecek birkaç on yılda tüm dünyanın yaşam standardı düşecek veya belki, daha da kötü olacaktır! Leon Troçki de, 1921’de aynı noktaya işaret ederek acımasızca şunları söylemiştir: “İnsanlık her zaman yükselen bir eğri üzerinde ilerlemez. Hayır, uzun süren durgunluk dönemleri olmuştur. Toplumlar kendilerini yükseltirler, belirli bir düzeye ulaşırlar ve bunu sürdüremezler. İnsanlık kendi pozisyonunu koruyamaz, dengesi istikrarsızdır; ilerleyemeyen bir toplum geri düşer ve eğer onu daha ileri götürecek bir devinim yoksa, barbarlığın yolunu açarak, dağılır gider.”

gelecek

Gelecek Medeniyetin Umudu

Bizler çözümsüz problemlerin kuşatması altında değiliz. Büyük riskler ile karşı karşıyayız ancak en ciddi riskler bile, her yüz milyon yılda bir Dünya’nın devasa bir asteroidle çarpışması ihtimali kadar kontrol dışı değildir. Tam tersine, bunlar bizim ürettiğimiz şeylerdir. Kendi çevre problemlerimize kendimiz sebep olduğumuza göre, bunların kontrolü de bize aittir. Dolayısıyla seçim bize aittir. Gelecek kendi ellerimizin önünde uzanıyor ve bizim onu tutmamızı bekliyor. Eğer başarısız olmak değil de kazanmak istiyorsak, hangi seçenekleri tercih etmeliyiz?

Heyecan verici bir zamanda yaşıyoruz. Bilim ve teknoloji, daha önce sadece hayalini kurabildiğimiz dünyaları bize açıyor. Bilimin geleceğine bakarken, tüm zorluklara ve tehditlere rağmen, gerçek bir umut her zaman vardır. Önümüzdeki on yıllarda doğayı, tüm insanlık tarihinin toplamından daha fazla, kat kat fazlasını keşfedebileceğiz. Bu nedenle anahtar, bilim kılıcını ustalıkla kullanmak için gereken bilgeliktir. Immanuel Kant’ın dediği gibi, “Bilim düzenli bilgidir. Bilgelik ise düzenli bir yaşamdır.” Çağımızın önemli sorunlarını belirleme, bunları birçok farklı bakış açısına ve perspektife göre analiz etme ve bunlar içinden asil amaçları ve ilkeleri yerine getirecek olanı seçme yeteneği olan bilgelik; kısmen, muhalif tarafların makul ve bilinçli demokratik tartışmalarından gelir. Toplumlarda böyle bir tartışma, demokrasi şeklinde ortaya çıkar. Netice itibarıyla demokrasi, kolay değildir. Onun için çaba gösterilmelidir.

internet

Günümüzde internet, tüm kusurları ve aşırılıkları ile, demokratik özgürlüklerin bir muhafızı olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece bugün, 1984 kabusu[4] ortadan kalktı, internet bir terör aracı olmaktan çıkarak bir demokrasi aracına dönüştü. Ancak etkin ve demokratik bir tartışmanın değerini arttırmanın en emin yolu eğitimden geçer, zira sadece eğitimli bir seçmen medeniyetimizin kaderini belirleyecek teknolojiler hakkında kararlar verebilir. Bir demokrasinin anahtarı, günlük meseleleri mantık çerçevesinde ve duygularına kapılmadan, serinkanlılıkla tartışabilen, eğitimli, bilinçli bir seçmendir. Çünkü 1. tip medeniyete geçiş yaptığımızda, fikir ayrılıklarımızı gidermek için yüzyıllarca zamanımız olacak. Uzay kolonileri gelecekte de pahalı olmaya devam edecektir; bu nedenle, dünya nüfusunun önemli bir kısmının, Mars ya da asteroit kuşağını kolonileştirmek -insanlı uçuşların gerçekleşmesi muhtemel gözükse de- için ayırılması çok da olası değildir.

Tamamıyla yeni roket tasarımları maliyetleri düşünceye kadar veya bir uzay asansörü inşa edilene kadar, uzay yolculukları hükümetlerin ve zenginlerin özel alanı olmaya devam edecektir. Bu, 1. tip medeniyete ulaştığımızda, dünya nüfusunun çoğunluğunun gezegen üzerinde olacağı anlamına gelir. Netice itibarıyla, gelecek; yolumuzu açan, raylar üzerinde hızla ilerleyen büyük bir yük treni gibidir. Bu trenin arkasında, kendi laboratuvarlarında geleceği icat eden binlerce bilim insanının teri ve emeği unutmamak gerekir.

William Jennings Bryan, “Kader, bir tesadüf değildir -bir seçimdir. Gerçekleşmesi beklenecek bir şey değildir- gerçekleştirilecek bir şeydir,” dediğinde, tam da bu anlatıların özetini geçmiştir.

insanlik

Son Söz

Toplumların bütünü ya da başka topluluklar yönünden, toplu karar almada başarısızlıklar yaşanabilir. Şüphesiz bu sorun, bireysel karar almadaki başarısızlıklar sorununa bağlıdır. Bireyler de kötü kararlar alabilirler: Kötü evlilikler yaparlar, kötü yatırımlar ve meslek seçimleri yaparlar, işlerinde başarısız olurlar vs… Ancak toplu karar almada topluluk üyeleri ve topluluk dinamikleri arasındaki çıkar çatışmaları gibi bazı ek faktörler devreye girer. Bu konunun her duruma uyan tek bir yanıtının bulunamayacağı, karmaşık bir konu olduğu, açıktır. Toplu karar almadaki başarısızlıklara katkıda bulunan etkenler, karışık bir şekilde dört sınıfta ayrılarak sıralanabilir:

  1. Bir topluluk bir sorunla fiilen karşılaşmadan önce onu öngörmede başarısız olabilir.
  2. Sorun ulaştığında onu algılamada başarısız olabilir.
  3. Algıladıktan sonra dahi, sorunu çözmeye çalışmada başarısız olabilir.
  4. Sorunu çözmeye çalışabilir fakat başarısız olabilir.

Başarısızlıkların ve sosyal çöküşlerin nedenlerine ait tartışmalar sıkıcı görünse de, diğer tarafta cesaret verici bir konu vardır: Başarılı karar alma. Bu dört maddelik bilgi, toplumları iyi kararlar almaya yönlendiren, insanın ilerlemesi için bir kontrol listesi olarak kullanılabilir.

Taner GÜLER


İleri Okuma ve Kaynaklar

Anthony Giddens, Sosyoloji Başlangıç Okumaları, Say Yayınları, 2001

Eric Delson ve ark., Encyclopedia of human evolution and prehistory, 2000

William A. Haviland ve ark., The Essence of Anthropology, 2009

Jack R. Harlan, Crops and Man, 1992

Murat Baskıcı, Evcilleştirme Tarihine Kısa Bir Bakış, 1998
Ernest Gellner, Uluslar ve Milliyetçilik, 2014

Benjamin R. Barber, Küreselleşen Demokrasi, 2014

Zygmunt Bauman, Sosyolojik Düşünmek, 2014

Türk Dil Kurumu

Rosamund Billington ve ark., Kültürü Tanımlamak, 2014

Vikipedi, Uygarlık Maddesi

Michio Kaku, Olanaksızın Fiziği, ODTÜ Yayıncılık, 2008

Michio Kaku, Gelikipedieceğin Fiziği, ODTÜ Yayıncılık, 2011

Jared Diamond, Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır?, Timaş Yayınları, 2005

Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2011
Türk Dil Kurumu

Vikipedi

Kriyojenik: Aşırı düşük ısılarda soğutma.

George Orwell’ın 1984 adlı romanından bahsediliyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

2 Ocak 1979 tarihinde Bursa’da doğdu. Öğrenim hayatını yüksek lisans ile sonlandırdı. Çalışma hayatına Akademisyen olarak başladı, Mühendis olarak devam etti ve Stratejik Yönetim ve Planlama Müdürü olarak sürdürüyor. Çeşitli akademik makaleleri, editörlüğündeki sempozyum bildirileri ve bilimkurgu türünde kitabı yayımlanmıştır. Profesyonel olarak sporcu ve antrenör seviyesinde satranç sporuyla ilgilenmektedir. Araştırmayı ve okuyup - yazmayı çok seven TMMOB delegesi Taner Güler; evli ve 2 çocuk babasıdır.



Facebook Yorumları

Yorum