bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 22 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Fütüristik Bir Distopya: Hızın, Vahşetin ve Tutkunun Yarattığı Yemekler

Çokluevrenlerde yolculuk. Paralel dünyalar. Yaşanmaması gereken şeyler. Olmaması gereken olaylar. Kocaman saçmalıklar. Hastalıklı durumlar. Varolmayan hayatlar. Zavallı insanlar.

Çokluevren gezintilerinin kötü yanı kimi zaman nereye düşeceğimin belli olmaması çünkü çok uzun bir zamandır kozmik bir kaçağım. Zaman polisleri de peşimde. Artık sık sık enerjiye ihtiyacım oluyor. Nitekim bu seferki çokluevren turizmi ve tanıtımı dosyamıza konu olan evren, enerji ihtiyacımı adam akıllı karşılayabileceğim bir mutfağa sahipti. Fütürist bir distopyaya düşmüştüm ve fütüristler dağ tepe demeden her şeyi moloz yığınına çevirdiği için adrenalin turizmi burada iş görebilir ya da şiddet dolu katastrofik eserler yaratmak isteyen avant-garde sanatçılar da. Fakat şunu söyleyebilirim ki burada bir gurme hayatta kalamaz.

Neyse efendim, Idlule’deki o nehir sahanlığında akan cerahate atlayınca tabanı bulmam saniyeler sürdü. O harç beni atomlarıma dek parçaladı ve kendimi evrenler arası kozmik boşlukta buldum. Belki bu parçalanma Salamander’i düzeltir diye umuyordum fakat hâlâ daha bir heykeldi. Canım çok sıkılıyordu. Neyseki uzaklarda yanıp sönen bir ışık zerresi gördüm. Pasaportumu çıkartıp ona doğrulttum. Çok geçmeden etrafımdaki karanlık silindi ve bir yer altı sistemi geldi onun yerine. Dostum Salamander hâlâ daha korkutucu ve kayıtsız bir kireç heykeldi, canım hâlâ sıkkındı ve bir havuç sulu cahi tea latte dahi içememiştim. Hatta bütün bir koca yolculuk boyunca mikro-doz alıp felsefe konuşabileceğim hiçbir insan da çıkmamıştı karşıma. Bu seferki durağım fütürist bir distopyaydı üstelik.

Fütürizm… hızın, teknolojinin, gençliğin, şiddetin, ışıltının baskınlığı. Rüzgarın alışılageldik akımını bakırdan organlara doldurarak muazzam inorganik bir soprano yaratan insanların diyarı. Işıl ışıl parlayan nehirleri molozlarla dolduranlar… çirkinliği övenler, hızın, vahşiliğin ve teknolojik barbarlığın hüküm sürdüğü şehirler. Geceye nefret kusan ışıklar, dünyanın bağrını kemirerek yükselen gökdelenler, mozoleler, metal, mermer ve ivme! Bir anda spot ışığı parlıyor, geceyi tarıyor, bombardıman uçakları yüklerini bırakıyor, bir kadın çığlık atıyor ve kutsal ruh dünyadan çekiliyor. Geride iştahlı bir ziyafetin kalıntıları var. İnsanlar buldozerlerle ve koca kepçelerle geliyor.

Tüm o yıkım, yeniden doğum ve molozlaşma senfonisi yukarıda. Tekrar tekrar çalıyor durmadan. Bense şimdilik kanalizasyon sisteminde kireçten bir heykel olmuş dostumla yürüyorum. Ortalık leş gibi kokmasına rağmen, insanlığın sadece dışkısıyla değil, ta kendisiyle, hatta direnişiyle alakalı bağlar da var karanlıkta. Ülkelerini ele geçiren fütürist hareketten saklanan gelenekselcilerin yuvası halinde kanalizasyon. Bir süre sonra ciddi anlamda bir yer altı direniş kasabasıyla karşılaşıyorum. Yan tarafta Piyano şehrinin sindirim artıklarını içeren kanalizasyon nehri akıyor. Bir müzik kutusu akıntının kasvetli uğultularından müzik yaratıyor. Bakırdan melek figürleri şarkı söylüyor.

Kasaba teneke evlerden ibaret. Her şey boynu bükük, yıkık ve de kederli görünüyor. Yaşlıca bir kadın kasabanın tam ortasına dev bir kazan koymuş, büyük bir kepçeyle ağır ağır karıştırıyor içindekini. Kadını seyreden bir düzine kadar asker sigara içiyor. Tüfekleri sırtlarından asılı. Suratlarında yorgun, uykusuz ve de korku dolu bir ifade var. Gidip yanlarına oturuyorum. Kimisinin elinden kartlar sarkıyor, kimisinin ise parmaklarının ucunda bir sigara yanıyor hâlâ. Beni umursamıyorlar. Korkuucu bir transtalar. Kanalizasyonun turuncu alacakaranlığında savaşı anlatan bir tablodaymışız gibi sessizce yemeğin pişmesini seyrediyoruz birlikte. Bu yemeğin adı tepki çorbası.

 

Tepki Çorbası Tarifi

Üç tüp gelenekselcilik esansı, bir tüpün içinde antik medeniyetlerin tozları, diğer tüpün içinde bir vadiden alınmış hava, diğer tüpün içinde ise eski kitap kokusu.

Beş baş sarımsak

On baş soğan

On beş baş kırmızı biber

Yirmi gram ufalanmış acılı kırmızı biber

Biraz öküz dışkısı

Biraz barut

Birkaç kaz ayağı

Beş gram kokain

Bir litre absinthe

Yarım litre yağ

Üç adet alabalık

Bu karışımı kısık ateşte saatler boyu karıştırın. İçmeden önce Piyano Şehri’nin Direniş marşını dinleyin. Tüylerinizin ürpermesini bekleyin. Marştaki o yoğun dehşet duygusu damarlarınıza karışıp sizi ürpertecek. Kanınızda gereken hormonal tepkimeler başlayınca çorbadan bir yudum alın. Midenize inen ilk yudum sizi tiksindirecek. Tepki başlayacak böylece. Bu yüzden marşı kapatın. Kırlarla, çiçeklerle ve nehirlerle alakalı pastoral bir şarkı dinleyin. Sonra çorbanın tamamını bir dikişte bitirin. Tüm duyularınızın aktive edildiğini hissedecektiniz. Artık fütürizme ve yıkıma tepkili bir bireysiniz.

Tepki çorbası içen askerler esas duruşa geçip sıra sıra kanalizasyonun sonuna doğru yürüyor. Kadın gramofona yeni bir plak koyuyor. Hareketli bir parça. Bizim zaman dilimimizde herhalde 1920lerden bir dans müziği olabilir bu. Kadın bana dönüp, “sen de bir tas ‘tepki çorbası’ ister misin?” diye soruyor. Salamander için alıyorum. Salamander çorbayı içemiyor. Çünkü dudakları kıpırdamıyor. O yüzden tası kafasından aşağı boşaltıyorum. Biraz bekliyorum. Hiçbir şey gerçekleşmiyor. Uzaklardan, kanalizasyonun çıkışından gelen patlama sesleri duyuyorum. Kadın gülümseyerek bir şişe şarap açıyor. “Bu böyle olmaz,” diye düşünüyorum. Yer altı kasabasında, gelenekselci direnişin arasında kalırsam kafayı yerim.  O yüzden bir an önce yüzeye çıkmaya karar veriyorum. Patlama seslerinin geldiği yöne doğru yürüyorum. Salamander artık benim için kireçli heykel varlığını bile kaybedip, hareketsiz bir evcil hayvana, bir çeşit köpeğe dönüşmüştü. Tek fark sınırsız itaattı ve tepkisizlik.

Kanalizasyon çıkış noktası direnişçiler ve de fütürist polis arasındaki çatışma yüzünden kapalı. Gelenekselciler piyano, çello, gramofon ve kemanlardan bir siper oluşturmuş. Fütürist polis ise yıkımın korkunç ve cayır cayır yanan seslerini içeren kayıtlar fırlatıyor barikata. Bu korkunç kakafoninin arasından güçlükle sıyrılıp bombardıman uçaklarının vızıltılarıyla dolu Piyano şehri manzarasına açılmayı başarıyorum. Akordeyon biçminde yapılmış binalar, esneyen kasları andıran caddeler, ışıl ışıl parlayan krom kaplı gökdelenler ve dahası. Akşam ise bir sinemacının evine konuk oluyorum. Salamander ve beni bir performans sanatçısı sanıyor adamcağız. Oysaki tek amacım bu berbat, hızlı ve kaotik dünyadaki yemek zevklerini incelemek.

 

Sıradan Bir Ziyafet: Açılış Yemeği-Trilobit Mayasında Kızartılmış Sardalya

Ziyafetin açılış kısmı için, saatler akşamın yedisini gösterdiğinde hepimiz ev sahibinin burcuna göre masada yerlerimizi alıyoruz. Masa yaptığımız her harekete, hatta oturma pozisyonlarımıza kadar duyarlı. Hemen bir Akrep Burcu’na dönüşüyor. Evin dekorasyonunu incelemeye koyuluyorum. Saatler yıkım sesleriyle tik-taklıyor, müzik kutularından avcı uçaklarının dalışa geçerken çıkardığı o meyus ses geliyor. Ev Piyano’nun lüks caddelerden birindeki büyük apartman sıralarından en gösterişlisinde. Üst kattaydı ve panaromik pencerede alev alev yanan manzaralar rahatça görülüyor. Ev sahibi alüminyum folyodan imal edilmiş beş parçalı bir takım giyiyor. Tarzına yakışır bir ciddiyetle, “Bir kuğu parçalandı, bir kadın ağladı, tanklar yürüyor!” diye yemeğin başladığını duyuruyor. Metresleri adamın sakallarını okşuyorlar. Maça Kızı’na benzetmişler kendilerini. Dudaklarını siyaha boyamışlar, göz kapakları da siyah. Maça şeklinde lensler takmışlar bir de. Bunların hepsi ziyafetin ayrıntıları.

Adamın karısı camdan bir tabutun içinde. Mumyalanmış kadının elmacık kemikleri çökmüş, teninin rengi gül bozuğuna dönmüş. Gözleri korkutucu bir ifadeyle açık kalmış. O da bu ziyafete katılmak zorunda. Ziyafetin bir ayrıntısı bu çünkü. Dostum Salamander kireçten bir adam olarak öylece duruyor ve masayı seyrediyor. Sonra sinematograf adam koca bir boru öttürüyor. Dev, sürgülü kapılardan içeri kanat takılmış bir buldozer giriyor. Masaya devasa bir trilobit koyuyor. Kurşun askerler trilobitten parçalar keserek hepimize taksim ediyorlar. Bunu nasıl yiyeceğim diye düşünürken Salamander de ufak bir kıpırtı görüyorum. Mumya kadın öylece karşısındaki penceresiz duvarı seyrediyor. Film ekibinin geri kalanı süngüler ile trilobit parçalarının üzerindeki küflü sardalyaları kazıyıp çıkarıyor ve afiyetle yiyorlar. Ev sahibi ise metresleriyle öpüşüyor ve arada hepimize müşfik bakışlar atıyor. Kurşun askerlere doğru göz kırpıyor neden sonra. Ziyafetin ikinci safhası başlıyor.

Hazırlık Aşaması: Gliserin, Alkol ve Haşhaş İle Terbiye Edilmiş Endüstriyel Tavuklu Dans Çorbası

Panaromik pencereden kuşkulu ve kasvetli gecenin üzerinde gerilmiş şehrin panaroması tertemiz görünüyor. Bazı yerlerde yangınlar var, bazı yerlerde akordeyon binalar rüzgarın etkisiyle kasılıp gevşiyor. Bazı köşelerde mozololer inşa ediliyor, bazı köşelerde ise yıkılıyorlar. Bir zamanlar şehrin ortasından geçen nehir ısrarla moloz doldurulmasına rağmen hâlâ akmaya devam ediyor. Bir polis sireni ötüyor. Onu yüzlercesi takip ediyor. Tüm geceyi  siren sesleri, ani orgazm flaşları ve de kasılmalar doldurana kadar sürüyor bu duyusal işkence.

Metresler ve ev sahibi ayağa kalkarak dans etmeye başlıyorlar. Kurşun askerler onları alkışlıyor. Sonra dans erotik bir evreye geçiyor. Metresler soyunuyor. Askerler yine alkışlıyor. Sokaktan bir tank geçiyor. Peşinden onlarca zırhlı araç. Sonra sürgülü kapılardan içeri yine bir buldozer giriyor. Bu sefer dev bir kazan getirip bırakıyor masaya. Bol bol makine artığı, endüstriyel yağ ve de pislik ile beslenen kapkara tavukların tüyleri yüzülmüş cansız bedenleri kazanın içinde yüzüyor. Bu çorba, sıradan bir ziyafetin hazırlık aşaması. Film ekibi birer birer ayağa kalkıp yoga hareketleri yapmaya başlıyor. Onları taklit ediyorum ben de. Sonra hepimiz kocaman kaşıklarla çorbadan içmeye başlıyoruz. Tadı fena değil aslında. İçtikçe beynimin hareket reseptörleri uyarılıyor. Birden bire kendimi tekrardan salonun ortasına atıp dans etmeye başlıyorum. Tüm bedenimde arılar geziyor ve onlar da dans ediyor sanki. Biraz sonra yemeğin üçüncü aşaması başlıyor.

Isınma Aşaması: Bal, Hamamböceği Turşusu Suyu ve Yağda Bekletilmiş Arı Kovanı Tatlısı (içinde hâlâ canlı arılar olmalı)

Artık vücudum ve benliğim gerilip kopmak üzere olan bir deliliğe doğru ilerliyor. Ziyafetin ruhuna ve de tonuna uyduruyorum her şeyimi. Bu da benim deliliğe doğru olan trompetli yürüyüşüme hız katıyor. Hazırlık aşamasında içtiğim çorba bünyeme müşfik bir sıcaklık halinde yayılmış. Bu distopyada yemekler hem göze, hem hız tutkusuna, hem yıkım arzusuna, hem de duyulara hitap etmeli doyurmaktan ziyade. Çünkü insanlar gereken besin değerlerini rahatça damarlarına zerk edecekleri iğneler sayesinde de alabilirlerdi. O yüzden bu distopyada su içmek bile garip bir ritüel halinde yapılır.

Ziyafetin üçüncü aşaması bir tatlıydı. Arı kovanı tatlısı. Fakat arı kovanının başına gelenler açıkçası hoş şeyler değil. Koca göbekli iki metrelik bir şef tüm notaları tiz seste çığırarak getirip tatlıyı masaya bıraktı ve bir katanayla parçalamaya başladı. Arı kovanı avant-garde bir keke dönüşmüştü ve kendi payıma düşen parçayı alıp kürdanlarla didikleyerek yemeye başladım. Zavallı arılar son vızırtılarını kürdanımın ucunda verdiler. Sonra dilimde eriyip mideme doğru süzüldüler.

 

Ana Yemek: Bir Kadının Gözyaşları ve Çığlıkları ile Terbiye Edilmiş Sünger İnek Bifteği

Geniş, parıl parıl çimenlerle dolu çayırlar ve orada esen taptaze rüzgar bir fütüristin hoşuna gitmeyecektir. Çünkü bu şey fazlasıyla durağan ve dünyanın sırtına binmiş ‘köhne’ bir yüktür. Böylesi bir manzara binlerce yıl hiç değişmeden aynı kalır. Ama kelebekler, arılar, çiçekler, böcekler falan güzel değil mi? Hayır! Bu dünyada değil. Bu dünyada güzel olan şey makinelerin homurtusudur. Bir yarış arabasının o alevden haykırışlara benzeyen sesidir. Uçakların gökyüzünde yarattığı travmadır. Bir geceye karşı saçları kesilen kadının attığı çığlıklardır. Endüstri ve şehrin buluşması ve kadın çığlıklarının bu güzelliğe harman olmasıdır bu çağda en tatlı şey.

Bu yüzden çayırlar da insanın endüstri canavarına kaptırdı kendini. Tüm canlılığı emip ‘ivmeye’ dönüştürmesi için genetiği değiştirilmiş sünger inekler bu tarz çayırlara salındı. Şimdi sömürülen ve bir ‘hız’ unsuruna dönüştürülen doğadan insanlığın mutlak zaferine dair bir galibiyet nişanesi önümdeydi. Fakat bu nasıl bir biftek yarrabi. Süngersi olması bir yana. O kadar yumuşak ki… çünkü bir kadının gözyaşları içerisinde bekletilmiş ve gerçek bir kadının çığlıkları ile terbiye edilmiş. Bu etten bir lokmayı ağzıma koyduğum an fütüristik distopyanın her açısı ruhuma dokundu. Hızın sancıları, paranoya, delirium tramens, makineleşme ve bir kadının acısı. O mahzun gözlerindeki dehşet. Ağlarken akan rimeli. Sessizliği ve kaderi… ana yemek için hiçbir ritüel yok, çünkü yemeğin kendisi zaten bir ritüel.

Son Aşama: Ozonlanmış Yeşil Işınlı Harman Tatlısı

Bu ziyafetin son aşaması ve belki de en önemli yeri. Çünkü bu aşamanın adabı farklı. Harman tatlısı denen şey organik pek çok besinin bir araya getirilip parçalara ayrılması ve tekrardan karıştırılıp püre haline getirilmesi. Daha sonra ozonlanması ve gereken enzimlerle donatılıp şekerli bir besine dönüştürülmesi. Bu enzimleri aktive etmek için yeşil ışığa ihtiyaç var. Dolayısıyla sıra sıra aşağıya indik. Caddede bizi bekleyen limuzine bindik. Sonra aracında içindeki o yeşil ışık yayan hırpani alet tatlıyı açığa çıkardı. Aracın titreşimlerini hissederek ve yeşil ışığın tatlılaşan lapaya nüfuz edişini seyrederek şehrin içinde ilerledik. Her şey hızlı, savruluyor ve de ivme kazanmış sıçrıyor gibi görünüyor. Binalar, ışıklar, sesler ve yankılar gece göğünü sömürüyor gibi adeta. Tüm bunlar kalbimi bir şiddet arzusuyla dolduruyor. Son aşamanın önemli detayları bunlar. Yemek için hazırlıyor kendini vücut. Bu çağda artık bir yemeği yemek için sadece sindirim hareketleri yetmiyor… artık insanın bedeni bir kavgaya, savaşa ya da kozmik bir çılgınlığa atılıyorcasına hazırlanmalı yemek için.

Nihayet lapa yeşil sıvılar ifraz ederek kabarmaya başlayınca limuzin durdu. Şehri seyreden bir tepeye çıkmıştık. Orada belki de bu fütürist distopyada el değmeden öylece bırakılmış daracık bir yeşil alan sahası vardı. Bu sahanın her yanı güzelliğe hakaret etmek için yapılmış molozdan heykellerle doluydu. İnsan formunun hız ve ivme ile kozmik rüzgarlara karşı direnirken yitirdiği o kutsal yapışkanlığı ifade eden bozuk biçimlerdi bunlar. Bazıları ise savaşı çağrıştırıyordu. Bir bombanın patlayıp ardında bıraktığı harabeleri, kurşun deliklerini, sere serpe yatan enkazları ve de hızla hırpanileşen insanlığı… “Evet, işte karanlık buyuruyor ve karanlıkta bir jet motoru misali patlayarak süzülen o ışık huzmeleri, insanlığın tüm bu çılgınlığı büyük ve de belirsizliklerle dolu bir katastrofi  yaratıyor. Hepimiz yıkımı seviyoruz. Kendi bedenlerimizden, zamanın, takvimin, uzamın ve olmayan şeylerini yıkımına kadar… çünkü formlar bozulur, eskir ve de çürür, onlar yok edilmelidir. Formlar her daim yok edilmeli! EVET! KARANLIK BÖYLE BUYURUYOR!”

Maça Kızlar vahşi kahkahalar atarak üstlerindeki siyah elbiselerden parçalar kopardılar. Gittikçe daha da büyüyen tatlıya kopardıkları parçaları daldırarak bütün bütün yuttular onları. Ziyafeti düzenleyen sinemacı adam büyük bir keyifle olan biteni izledi. Ortamdaki vahşet, hız ve de dövüş tutkusu beni de esir etmişti kendine. İnsanı zıplatan bir uyuşturucu almışım gibi anlamsız bir öforya ve heyecan hissediyordum. Diğer sinemacıları yumruklayarak, ısırarak ve de onları adeta parçalamak istercesine saldırıyordum tatlıya. Arkadaşım Salamander bile o kireçli tepksizliği içerisinden sırıtıyordu. Fakat sinemacının zavallı karısı tüm kayıtsızlığıyla öylece seyrediyordu bizi.

Neden sonra hoşuma gitmeyen bir dizi ses duydum tepenin her yönünde. Sokak çocukları saldırıyordu. Sinemacı “yıkıntı böcekleri geldi, gidelim!” dedi fakat beni ve Salamander’i araçtan dışarı attılar. Limuzin parıltılarla dolu şehrin vahşi gecesine doğru uzaklaştı, bense her yanı sokak çocukları tarafından kıstırılmış fütüristik bir parkta, kirece dönüşmüş bir insanla yapayalnızdım.

Etiketler: , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum