bilimkurgu kulubu

İnceleme

Tarih: 15 Mayıs 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Çarkların ve Vidaların Arsız Müziği: Clockpunk

I bled on a pivotal stretch
Like a clockwork Christ
Bears sore stigmata, bored

Cradle of Filth’in Babalon A.D. şarkısı hastalıklı bir gerilim ile başlıyor. Daha sonra Dani Filth iblise benzer o meşhur sesiyle yukarıdaki nefret manifestosunu tıslıyor. Dani Filth’in sesi kadar kalemi de güçlüdür. Nitekim sırf bu satırlar bile inanılmaz bir imge taşıyor. Extreme metal müziğinin dehlizlerinden kopan bu imge muhayillede dönüp dolaşırken nihayet çarklara, tuhaf yaratıklara, bedenin ızdırabına, Bruegel ve Bosch tasvirlerine bırakıyor kendini.

Bu imgeleri bilimkurgu ile harmanlayabilmek çok da zor değil diye düşünüyorum. Basitçe, bir Hieronymus Bosch tablosu bir bilimkurgu öyküsüne ilham sağlayabilir. Böyle bir öykü neye benzeyecek peki? Klasik bir bilimkurgu olmayacağı açık. Bu şey çok büyük ihtimalle ya bir candlepunk ya da clockpunk olacaktır. Punklar’ı bu yüzden seviyorum aslında. Her ne kadar kimi punk saçma ve gereksiz bile gözükse, insanın ufku genişliyor. İnternette biraz punk sörfü yaparken, adamın birinin squidpunk diye bir şey uydurduğunu gördüm yahu… hentai sağlığa zararlı, hocam, akıl sağlığına özellikle.

Neyse biz bu yazıda clockpunk alt-türünü ele alacağız esasen. Konudan fazla sapmaya gerek yok. Clockpunk epey nezih bir punktır efendim. Tabii çarkların ve dişlilerin münasebetsiz tıkırtıları, koskocaman fabrika şehirlerin saat düzenekleri etrafında dönen hafifmeşrep gürültüsü, medeniyetin uğradığı sapkın metamorfoz belki clockpunk‘ı biraz transgresyonel kurguya kaydırabilir. Her şey yazarın keyfine ve de hayalgücüne bağlı. “Transgresyonel de ne ola ki?” diye soracak olursanız, “yeraltı edebiyatı” diyebilirim basitçe. Evet, yıllar boyu “abi yeraltı edebiyatı çok süper yeah!” dediğimiz şey, aslında transgresyonel kurgudur. Tabii clockpunk da bir yeraltı edebiyatı olabilir. Neden olmasın? Her şey yazarın hayal gücüne ve bunları tıkır tıkır işleyen çirkin düzeneklere yerleştirebilme gücüne bağlı.

Bilimkurgu aslında her şeye açık bir tür. Her şeyi içine kapsayabilir. Eğer kaleminiz yeterince kuvvetli ve de hayalgücünüz genişse her şey bilimkurgu olabilir. Örneğin J.G Ballard’ı bir bilimkurgu yazarı olarak biliriz… evet öyleydi fakat yazdıkları daha çok transgresyonel kurguya kaçıyor (yeraltı edebiyatı). Örneğin “biraz bilimkurgu okuyayım da ufkum açılsın,” mantığıyla gidip Çarpışma’yı alsanız, büyük ihtimalle trafiğe çıkamazdınız bir süre.

Clockpunk ile de benzer etkiyi yaratabilirsiniz. İnsanlar da tıkır tıkır işleyen her türlü mekanizmaya karşı büyük bir kin, korku ve öfke yaratabilirsiniz. Çarkları ve vidaları ürkütücü heyulalara dönüştürebilirsiniz. Tabii etkinin büyük bir kısmı yazarın kalemine ve hayal gücüne bağlı. Gelgelelim bu yazıyı yazmamdaki esas amaç bilimkurgunun ne denli engin bir tür olduğunu biraz bile olsa göstermek. Edebi bir prestij taşımayan clockpunk bile sınırsıza yakın temayı işleyebilir.

Clockpunk?

Clockpunk basitçe bir steampunk türevidir.  Henüz Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmediği yılları, bilhassa da Rönesans dönemini ele alır. Bunu yaparken retrofütüristik bir yaklaşım sergiler. Medeniyetin ve dünyanın her yönünde  çarklar ve dişliler vardır. Tüm hayat kocaman bir saat düzeneğinin etrafında döner adeta. Karmakarışık ve kalabalık şehirler, ilginç mimariler ve de durmadan, migren gibi sızlayarak dönen mekanizmalar. Gökyüzünde uçan taşıtlar da vardır belki, karmaşık sokak sıralarında  ata koşulmamış, kendiliğinden hareket eden arabalar da vardır. Evet, steampunk‘a çok benziyor fakat hiç buhar yok. Buhar yerine dünya Leonardo Da Vinci’nin eskizleriyle örülmüş durumda. Bolca otomatik mekanizma var her yönde. Dünya kessinlikle bir ütopya değil, distopya da sayılmaz. Obsesif bir estetik, durmadan işleyen çarkların sabit hareketi, makineleşme, devrim ve devinim…

Fakat clockpunk bunlarla mı sınırlı? Teknik olarak hayır. Dişliler ve çarklardan oluşan teknolojileri içerdiği sürece her şey bir clockpunk olabilir. Biraz fantastik edebiyatla karıştırabilirsiniz bu türü. Örneğin çarkların dönmesini sağlayan esas güç büyü olabilir. Ya da genel olarak fantastik edebiyatta karşımıza çıkan goblin ve ork gibi muhayyel ırkları clockpunk‘ta necis bir mühendisler ırkına dönüştürebilirsiniz. Çarklar sayesinde çalışan cihazlara sahip süperkahramanlar ya da süperkötüler, yine benzer teknolojiler sayesinde çalışan bilgisayarlar hatta internet ağları, clockpunk teknolojileriyle donanmış ordular, mekanik aletlerin sabit hareketi ile dönen bir dünyada ortaya çıkan yeni spor dalları, siyasi hareketler ve hatta dinler kurgulayabilirsiniz.

Clockpunk sayısız temaya sahip olabilir. Hatta insan vücuduna karşı yeni bir bakış açısı bile getirebilirsiniz. Bu vidalar, çarklar ve kusursuz bir mekanizma ile çalışan yeni bir vücut olabilir. Neredeyse obsesif türden ama hiç de insani olmayan yabancı bir estetik insan vücudunu ele geçirebilir. Tüm bu vücutların ve medeniyetin enerjisini ise sabit bir hızda dönen dişliler sağlıyor unutmayalım ki. Bu, fizikçiler ile münakaşa yaşamınızı neden olacaktır. Pek çok fizik kanunu ile hesaplaşmak zorunda kalabilirsiniz. O yüzden clockpunk eserlerde otomatik mekanizmaların çalışma prensiplerini kurgularken yaşayacağınız zorluklar mevcut. Bunları ya gerçekten hakiki dünyanın fizik kurallarına yönelik çözümler üreterek yenebilirsiniz ya da uydurma formüller ile bu işten sıyrılabilirsiniz.

Diğer ‘Punklara’ Kıyasla Clockpunk?

Atompunk ve populuxe estetiği…

Clockpunk’ın diğer punklar ile olan ilişkisini ele alalım.

Siberpunk genelde bilgisayarların hükümdarlığındaki uçuk teknolojilerin ama sefil hayatların egemen olduğu distopyaları konu alır. Merkezinde hackerlar, siborglar, askerler ve yeraltı insanları vardır. Tüketime, kapitalizme, kısacası yeşilliğe eleştiri getirilir bolbol. Maddecilik yerilir. İnsanlığı duygusuzlaşmaya karşı uyaran kehanetler atılır ortaya. Belki de günümüz bir siberpunk? Özellikle Uzak Doğu’daki o meşhur neon güneşlerin altında sıkışan, durmadan gökyüzüne doğru dikey bir şekilde büyüyen metropollerden bahsediyorum.

Siberpunk, kronolojik sıraya göre en sondaki tür. Çünkü bilinmeyen ama çok da uzak olmayan bir geleceği temsil ediyor. Siberpunk’tan bir önceki sırada ise 1980-2005 yıllarını baz alan Cassette Futurism var. Casette Futusim “SOKAKLARDA OYNAYAN, KASETE KALEM SOKAN, EN E F S A N E NESİL”e hitap ediyor. Nostaljilerinizi retrofütüristik bir bağlamda yeniden canlandırabilirsiniz.  Casette Futurism’den önce ise Soğuk Savaş yıllarını, polis devletlerini, karşıt-kültür hareketlerini, siyasi hareketleri, gençlik isyanını, uyuşturucuları, uzay yarışını, ajanları; kısacası 1960-1970 yılları arasındaki tüm temaları ele alan Transistorpunk bulunuyor. Transistorpunk da yine Türkiye açısından bakarsak zengin bir malzeme sağlayabilir. Bu punkların illa Amerika’da geçmesine gerek yok ya.  Transistorpunk, Atompunk’tan sonra gelir. Bu tür genel olarak Transistorpunk’ı da kapsıyor gibi gözükebilir, oysaki Atompunk daha çok atom enerjisini ve savaş sonrası toplumdaki şok ve yaraları ele alır.

Atompunk’tan önce Dieselpunk ve de Decopunk bulunuyor. Bu iki türü aslında iki ayrı alternatif evren olarak düşünebiliriz. Decopunk, ışıl ışıl, mutlu ve de müreffeh bir Art Deco dünyasıdır. Büyük Savaş bitmiş ve dünya asla sarsılmayacak bir barış çağına girmiştir. Bu çağ bize yeni hesaplaşmalar, yeni sorunlar ve aşılması gereken yeni travmalar getiriyor. Dieselpunk ise yıkıcı bir savaşın içinde, korkunç ve şeytani dizel motorların birbiri ile olan kasvetli mücadelesini anlatıyor.

Bu iki tür Steampunk’tan hemen sonra vuku buluyor. Hepimizin malumu, Steampunk Viktoryan bir dünyayı ele alır. Buhar gücü, kasvetli şehirler ve gotiklerin kahverengini aşırı derecede abartıp dünyaya bunu salgın gibi saçmaları… İşte bu kronolojiye göre clockpunk Orta Çağ’dan sonra, Sanayi Devrimi’nden hemen önceki bir devri ele alır.

Clockpunk’ta İşlenilebilir Temalar

Clockpunk‘ın diğer punklarla olan tarihi arkaplan ilişkisi muhayilleyi daha çok iştahlandırıyor. Çünkü clockpunk bir hikayede alternatif tarihler de yaratabilirsiniz. Osmanlı casuslarının İtalya’daki mucit loncalarından teknoloji çaldığını, çarkların hiç durmadan döndüğü bir dünyaya Osmanlılar’ın yaptığı akınları, bu teknolojilerin esrarlı doğuya doğru sirayet edişi böyle bir hikayeye konu olabilir.

Ya da koloniciliğin başladığı ve yeni bir dünyaya açılan gemileri düşünün. Sığ okyanuslardan bilinmezliğe yüzen çarklı düzeneklerden oluşan gemileri düşünün. Yelkenlere ihtiyaç yok! Gemiler birer saat mekanizması gibi çarklarla yüzüyor ve okyanusları aşıyorlar. Denizlerde yepyeni savaşlar, bu çarklı sistemleri vahşi kılıklara sokan korsanlar, gizemli hazineler, kayıp medeniyetler ve daha akılalmaz pek çok şey var. Hepsi bir clockpunk olabilir vidaların, dişlilerin ve çarkların tıkır tıkır döndüğü bir dünyada.

Tıpkı diğer retrofütüristik türler gibi clockpunk‘ın da gezegenimizde geçmesi şart değil. Belki de koloniciler sahiden de yeni bir dünyaya açılacak. Çark teknolojileri büyüyü damıtmayı başarıp ortaya atom gücüne benzer muazzam bir enerji açığa çıkardı diyelim. Medeniyet artık tarlalardan, sulak arazilerden ve bütün doğal kaynaklardan elini çekmeye başlayacak. Çünkü bu gücün etkisi ile sarhoş olan insanlar bu sınırsıza yakın enerji güneşinin etrafında dönmeye başlayan çarklılar haline gelecek ve bir düzeneğe dönüşen bu insanlık en nihayetinde uzaya da açılacak.

Yer, zaman ve düzen bakımından yazar tamamen özgür. Hiçbir yıldızın etrafında dönmeyen ve uzayda başı boş savrulan karanlık bir gezegende bile clockpunk yaratılabilir. Bu gezegenin tek ısı kaynağı uydularının yarattığı gelgit kuvveti olacaktır. Böylesi bir gezegende bile astronomik derece küçük de olsa yaşam ortaya çıkabilir. Bu yaşam, kozmik boşlukta savrulan gezegenin yeraltı kayranlarında evrimleşip  akıllı varlıklara dönüşebilir. Bu varlıklar üç boyutlu ortamı gözlemleyip anlamak için harekete geçecekler ve nihayetinde gezegenlerinin bir yüzeye sahip olduklarını anlayacaklar. Yüzeye erişmek ve orada hayatta kalmak için devasa çark mekanizmaları icat edip kendilerini bu sistemlere entegre edebilirler. Tüm hayatları gargantuan bir saatin etrafında döner. Tıpkı bizimki gibi. Bizim saatimiz ise muhayyel.

Ya da çok ileri bir tarihe gidip Güneş’in kırmızı dev evresine geçtiği bir dönemi baz alabilir yazar. Eğer medeniyetimiz gezegenlerin yerlerini değiştirecek kadar gelişmiş değilse ya da Güneş’in çıldırışını durduramayacak kadar acizse Dünya’ya “elvada” diyeceğiz. Fakat üzülmeye gerek yok; Güneş bir kırmızı deve dönüştükten sonra bir dizi gökcismi yaşama elverişli koşullar geliştirecek. Ceres, Europa ya da Titan gibi gökcismlerinde ortaya çıkması muhtemel medeniyetlere clockpunk teknolojiler yakıştırabilirsiniz. Titan’ın amonyak ve sıvı su karışımı okyanuslarındaki adalarda, birbiri üzerine inşa edilmiş çarklı düzeneklerin gölgeleri altında Satürn’ü seyreden bir medeniyet hayali muhayilleyi ilhamla dolduruyor.

Evrenin uçsuz bucaksız geleceğinde, son uzaylı türü yıldızsız ve yapayalnız bir gökyüzüne uyanacak. Işık çok kısıtlı olacağı için görme duyuları bizimkine kıyasla farklı gelişecektir. Medeniyetlerini çark benzeri yapılar üzerine inşa edeceklerdir belki kim bilir? Evrendeki son uzaylı türü nihai sondan kaçamayacak ve gezegenleri, yarattıkları düzenekler, kısacası tüm varlıkları ile silinip gidecekler. Fakat çok çok ilerleyen bir tarihte ortaya çıkması muhtemel öz-bilinç sahibi Boltzmann Beyinleri dördüncü boyutun ötesine geçmişken bu zavallı medeniyetin kalıntıları üzerinde arkeolojik çalışmalar yapacak ve çarklardaki trajediyi görecek belki de.

Kısacası clockpunk çarklar ve buna bağlı teknolojilerle bağdaştırıldığı sürece akla gelebilecek her türlü şeyi ele alabilir. Tarihsel bir fon kısıtlaması da aslına bakarsanız yok. Her şey sizin yaratıcılığınıza ve yazma arzunuza kalmış. Bilimkurgunun öteki alt-türleri de yaratıcılığa son derece açık. Bu yazıya muadil daha pek çok yazı yazmayı düşünüyorum. Çok sevdiğim fakat pek de dikkat çekmeyen candlepunk ve transistorpunk alt-türleriyle devam edip geniş bir alt-tür katalogu yaratmayı hedefliyorum.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum