bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 2 Haziran 2018 | Yazar: Bülent Akkoç

0

Bilimkurgu ve Nükleer Enerji

Nükleer enerjinin ortaya çıkışı Albert Einstein’ın ünlü ‘Görecelik’ kavramına dayanır. Bu formülde görülebileceği gibi az bir miktar madde sayesinde oldukça fazla enerji elde etmek mümkün olacaktır. Zaten BK yazarlarının da binlerce ışık yılı uzaklıktaki gezegenlere, yıldızlara gidebilecek uzay gemilerinin yakıt sorununu bir yoldan halletmeleri gerekmektedir. Çünkü bugünün teknolojisine sahip uzay araçları tonlarca sıvılaştırılmış yakıtı beraberlerinde götürmek zorundadırlar ve ancak Dünya’dan sınırlı miktarda uzaklaşabilirler. Halbuki nükleer enerji ile imal edilebilecek gelişkin motor sistemleri sayesinde geminin hacmi büyümeden uzayda yolculuk etmek mümkün olacaktır.

Aynı zamanda nükleer enerji, gezegenimizin tabi hammadde kaynaklarını tüketmeden gereksinimlerimize yardımcı olabileceği için bilimkurgu yazarları tarafından sevilmiş ve tutulmuştur. Bir de bazı bilimkurgu yazarları, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının yıkıcı etkileri görüldükten sonra kendi kahramanlarını bu tür silahlarla teçhiz ederek eserlerine daha ciddi bir hava vermeye çalışmışlardır. Atom tabancalarına sahip kahramanlar bir ışın huzmesi sayesinde dinozor büyüklüğündeki canavarları anında alt edebilmekte, piramit kadar büyük yapıları anında yerle bir edebilmektedirler.

Bu konuda yazılan ilk eser ise 1909 tarihini taşımaktadır. Yazar Garrett P. Serviss kahramanlarını atom gücüyle çalışan bir uzay gemisi ile Venüs gezegenine göndermiştir. Bu eserin adı A Columbus in Space (Uzayda bir Kolomb)’tur. Tüm alanlarda verimli ve güzel eserler veren ünlü İngiliz BK yazarı Herbert George Wells de bu konuda bir roman yazmıştır. 1914 yılında yayınlanan bu eserin adı The World Set Free (Serbest Bırakılan Dünya)‘dır. Bu eserde Wells bir atom savaşından ve sonrasından söz etmiştir. Nükleer enerjinin ortaya çıkışı bazı yazarları bir atom bombasının nasıl yapılacağını tasarlamaya kadar götürmüş ve bazıları gerçeğe o kadar yakın tahminde bulunmuşlardır ki insanın inanası gelmez.

ABD’de, 1944 yılında atom bombasının imali için son çabalar harcanmaktadır. Manhattan Projesi adındaki bu çok gizli projeden az sayıda kişi haberdardır. Bu sırada bilimkurgu yazarı Cleve CartmillDeadline (Ölüm Hattı) adlı öyküsünde atom bombasının yapılışını tıpatıp anlatır. Sanki elinde bulunan bir plandan anlatıyormuşçasına yazılan bu öykü üzerine FBI tarafından yazar ve dergi yöneticilerine casus oldukları şüphesiyle kovuşturma başlatılır.

On the Beach (1959)

1959 yılında yayınlanan On the Beach (Kumsalda), Nevil Shute’ı bir anda meşhur etmiştir. Gerçi kendisi başarılı bir uçak mühendisi ve uçak fabrikası sahibi olmasının yanı sıra başka eserler de vermiştir ama bu eserin etkisi çok daha fazla olmuştur. ‘Kumsalda, bir atom savaşı sonunda sağlam kalan Amerikan denizaltısı Scorpion’un yaşanılabilecek yer olan Avustralya kıtasına gidişi ile başlar. Atom savaşı sonunda ortaya çıkan radyoaktif serpinti bulutları birkaç ay içeresinde Avustralya’ya da varacak ve orada da yaşam olanağı ortadan kalkacaktır. Bu ümitsiz durum Avustralya’da yaşayan insanları değişik şekillerde etkiler. Kimi kendini içkiye verir, kimileri çılgıncasına otomobil yarışına katılır; kimileri de intihar eder. Bu arada bir sinyal alan denizaltı son bir ümitle ABD sahiline gider ve kıyıya çıkan bir asker bu sinyalin hatalı bir şekilde verildiğini görür.

Tüm sokaklar boştur, ölü bir kentte içinde azıcık kola kalmış bir şişe rüzgarın etkisiyle bir telsiz telgraf maniplesinin koluna basıp durmaktadır mütemadiyen. Denizaltı tekrar Avustralya’ya döner. Artık ölüm zamanı gelmektedir ve insanlara kolaylık olsun diye kendilerini zehirlemeleri için haplar dağıtılır. Romanın başarısı üzerine filme de çekilen bu yapım çok etkili olmuş ve özellikle New York’taki boş sokak ve caddeler o anda filmi izleyenleri çok etkilemiş, tümü ağlayarak dışarı çıkmıştır. Bu arada filmin insanları daha fazla etkileyebilmesi için aşk konusu üzerine eğilinmiş ve bu güzel filmin en önemli artistleri de Gregory Peck ile Ava Gardner olmuştur. Bu eser ülkemizde de 1960 yılında Aydın Yayınları’ndan, 1972 yılında da Güven Yayınları’ndan kitap olarak çıkmıştır.

Yine nükleer savaş sonrası hayatta kalmaya çalışan insanların mücadelelerini anlatan bir diğer eser de Wilson A. Tucker‘ın The Long Loud Silence isimli romanıdır. Ülkemizde de bu eser 1955 yılında Çağlayan Yayınları’ndan ‘Mavi Ölüm‘, 1971 yılında da Okat Yayınları’ndan ‘Dünya Batıyor” adıyla çıkmıştır. Bu konunun yine çok benzeri olan bir başka eser ise Alfred Coppel‘den Dark December (Kara Aralik) adıyla gelmiştir. 1971 yılında Milliyet yayınlarından ‘Sıfırdan Sonra‘ adıyla yayımlanan bu romanda da Dünya yine bir nükleer felakete sürüklenmiş, sağ kalanlar ise yeniden yaşama mücadelesine başlamışlardır. Roketlerin atılmasına neden olan bir subay da bu yaşam mücadelesine katılmıştır.

Yine bu konuda anılmaya değer başka bir eser, ünlü bilimkurgu yazarı Walter Miller Jr.’dan gelir. 1960 yılında yayınlanan kitabın adı A Canticle for Leibowitz (Leibowitz İçin Bir Şarkı)’tir. Bu eserde nükleer bir savaş sonrası ortaya çıkan durum anlatılır, Hayatta kalmayı başaran insanlar bu atom savaşına sebep oldukları için bilim insanlarını öldürürler. Bu arada yeniden insanlığı medeniyete ulaştırmak isteyen din adamları, teknik resimleri ve kitapları toplayıp gizlemeye ve çoğaltmaya çalışırlar.

The China Syndrome (1979). Yönetmen: James Bridges

“Üçüncü Dünya savaşının nasıl olacağını bilemem ama dördüncüsünün nasıl olacağını gayet iyi biliyorum. Taşlar ve Sopalarla!’ –Albert Einstein

Nükleer enerjinin insanlığa sağladığı yararların da bazen tehlikeli yönleri olabiliyor. Bu konuda çekilmiş bir başka ünlü bilimkurgu filmi de James Bridges‘ın “The China Syndrome (Çin Sendromu)’udur. Filmde kadın gazeteci rolünü ünlü oyunculardan Jane Fonda oynamıştır. Daha sonra film, Burton Wohl tarafından romanlaştırılmış, bu roman da ülkemizde Tehlike Geliyor adıyla yayımlanmıştır. Romanda röportaj için nükleer enerji santraline giden TV ekibi, röportaj anında bir depreme tanıklık eder. Bu esnada nükleer enerji santralinin kumanda odasında bazı tartışmalar olmaktadır. Daha sonra bu sarsıntının reaktörden kaynaklandığını öğrenen ekip olayın üstüne gitmeye karar verir.

Aslında çok emniyetli ve güvenli olması gereken nükleer enerji santralinin merkezindeki çekirdek katmanının soğutulmasını sağlayan borulardaki kaynak dikişleri iyi yapılmamıştır. Bu nedenle yeteri kadar soğutulamayan reaktörün çekirdeği zincirleme tepkime sonucu eriyip dünyanın merkezine doğru hareket ederek gerek çevreye, gerekse insanlara büyük zarar vermek üzeredir. Olay, TV ekibinin üstün çabası sonucu tatlıya bağlanır ama gerçek hayatta işler böyle olmaz maalesef. 1985 yılında SSCB’deki Çernobil nükleer enerji santrali, benzeri bir insani hata sonucu çevreye radyoaktivite sızdırır ve birçok insan bu olaydan etkilenir. Nitekim yine benzeri bir vana hatası da daha önceki yıllarda ABD’de de yaşanmıştı.

Firestarter (1984)

Radyoaktif enerjinin ortaya koyduğu bir başka tehlike de radyoaktif ışınların insanın genetik yapısını bozarak ortaya mutasyona uğramış canlılar çıkarmasıdır. Nitekim bu konudaki bir eser Bari Wood‘un 1976 yılında ‘Tatmin‘ adıyla yayımlanan The Killing Gift (Öldürücü Güç) adlı romanıdır. Burada hamileyken aldığı radyasyon sonucu bebeği etkilenen bir anne ve daha sonra çocuğun yaptıkları anlatılır. Buna benzer bir başka roman ise yine tanıdığımız ünlü bir korku yazarından, Stephen King‘ten gelir. “Tepki” adıyla 1980 yılında yayınlanan bu eserin adı Firestarter (Ateşleyici) olup daha sonra filme de alınmıştır. Buradaki küçük kız çocuğu da mutasyon geçirip birçok şeyi uzaktan etkileyebilme gücüne sahip olmuştur.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Yarım asırdır bilimkurgunun peşinden koşan bir âdemoğlu...



Facebook Yorumları

Yorum