bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 16 Mayıs 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 8. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

İnsan plasitisesinin sınırlarını aracın içinde gözlemlemek mümkündü. Işığın büküldüğünü, cisimleştiğini ve insan suretine dair bilgiye aksedip onu erittiğini görüyordum. Araç insanı gerçekliğin dışına iten bir ivme ile hareket ediyordu. Bir zamanlar yerli yerinde duran insanlar, yarı ışık, yarı karanlık, tuhaf bir cisme dönüşmüştü şimdi. Sonra kuantum bazda sarmal sarmal birbiri içine geçmiş bilgiler rizomlara dönüşüp insanları yeniden yaratıyordu.

Aklıma korkunç bir fikir uğradı böylece. Bunca insan bu değişime uğradı ve ben onları seyrettim… bu, değişimin dışında olduğum anlamına mı geliyordu? Telaşla her yere baktım yeniden. Sanki bir şey kaybetmiştim de onu arıyordum. Aklımdaki o tuhaf düşüncenin yarattığı korku daha da büyüyordu. Çünkü her şeye hakim olan o neon ışık, karbonun yapıtaşına dek ayrıştırıyordu varlığı ve sonra otobüsün ivmesi her şeye yeni bir anlam katıyordu. Oysaki ben, kendi varlığımda bir değişim hissetmiyordum. Ben değişimin dışındaydım. Sahiden bir Victim’dim! Anlam veremediğim bir şekilde mahkumdum buna.

Ben hayatım boyunca hiç tatmadığım türden bulanık korkuların içinde gidip gelirken insanlar yeniden kendi cisimlerine kavuşmuştu ve bozuk bir mayadan kabaran mutluluk feromonları ile bu iki yüz kişilik dev aracın içinde seks kolonileri kurmuştu. Bu koloniler mücessem bir şey, adeta birer vücuttu. Bacaklar, ayaklar, fetiş, sıvı ve hormonlar. Birbiri içine girip çıkan organlar. Şehvet ve haz. Sonra bu organik makineler bozunuma uğradı. İhtiraslı kılıklarını düzelten vücut damlacıkları kaldı geriye, her şey geceye has bir yorgunlukla boyandı yeniden.

Dört tane Victim’in yanındaydım. Hem oradaydım, hem de uzaklarda. Uzaklarda hiçbir şey yoktu, var olduğum düzlemse ışığın boş bir sedasıydı.

Yumuşak-sürüş-aracının zihnim üzerinde yarattığı basınç tüm görsel aygıtları iyonize ediyordu. Görüntüden ve onun aldatıcı tesirinden arınıp tamamen yalnız, el değmemiş, steril bir karanlığa süzülmek istiyordum. Bu ekstazın sırları zihnimde saklıydı. Fakat benliğimin ihtiva ettiği tüm sırlar bana kapalıydı. Kendi  arzularıma, ruhumun mezbelelerinden yükselen tüm o çığrışlara karşı tepksizdim. Ruhum kalabalığa karışmak istiyordu. Şu gölgelerin yarattığı metafor tiyatrosunda alalade bir makine, bir ayna, bir yansıma olmak sadece… aklım ise vücudumun içinde sıkışmış, büyümek ve sonsuzluğa değmek istiyordu. Dünya yansımama karşı kayıtsız bir aynadan ibaret kalıyordu. Cinnetimi de, cennetimi de kendi içimde yaşamaya mahkum olanlardandım ben.

Otobüsteki insanları seyrediyordum aklım düşüncelerle ağırlaşırken. Fakat ilgim, ekseriyetle kızların üzerindeydi. Bu hormonal çekimin etkisinden hasıl olan bir durum değil. Ben o kızların yarattığı kederli panaromayı seviyorum. Hepsi güzel, hepsi çirkin, hepsi dolgun ve hepsi ezilmiş. Doğunun o isimsiz karanlığından husul eden bir hüzünle çizilmiş hepsi. Çoğu Çember’den çıkmış, fakir, göçmen ve belki de bakire bile değiller. Hepsine acıyordum. Kiminin bomboş bakışları şiddet gördükleri evleri yıkıyor, o imajinal deryalardan süzülüp boşluğa, aklın serhaddindeki inci çiçekleriyle dolu karanlığa doğru açılıp tarlaları, yalnızlığı ve Akdeniz’in boğucu gecelerinden kalan gözyaşlarını yırtıp geçiyordu. Şarkın kızları bir parça nefes ve bir vücuda hapsedilmiş hadsiz hayallerden meydana gelmez mi?

Bakışlarımı her haliyle mutsuz olan bu yapış yapış kızlardan kaldırıp derin bir rüyadan uyandım. Onlar bir rüyanın sedasıydı. Tüm o kızlar benim gerçekliğime yabancı, ben ise onların gecelerine çok yakındım.

Otobüse ait karbon kalıbın etrafında dünya dışı bir sürtünmenin tazyiği büyüyordu. Öte-gezegen çığrışlarını, nörotransmiter notalarını, golgi paletlerini ve mitokondri şehvetini duyuyordum. Hiçbir insan bunun ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Bu deney ya da gözlem ile ölçülecek bir şey değil çünkü. Bu sesler belki saf bir hiçliğin sedası, belki de sadece karbonun hava ile sürtünürken çıkardığı alalade bir tını. Fakat kesin olan şey şu ki yumuşak-sürüş-araçları insanlığın evriminde tarımdan sonraki en önemli ikinci kademeydi.

İnsanlar bu araçlara bindiği an alalade bir yoldan koparlar, kendi içlerine doğru dönüp, bir öz-hiçlik anaforunda yiterler. İnsan dediğimiz mefhum bir nörolojik karmaşadır, bunun yorumu ise ruhtur. İnsan doğayla kıyaslandığında bir mahkumdur. Yumuşak-sürüş-araçları bu yorumun açılımını yapar. Fakat insanlar ekseriyetle, aracın tüm bu etkisine rağmen sönüp giden, dağılan ve bir daha asla toparlanmayacak kadar karışan genetik bilgiler yığınından ibarettir hâlâ. Bireyin ve kalabalığın trajedisidir bu.

Victim arkadaşlarım ayağa kalktı birer birer. Onlar da birer hayvan kayıtsızlığına sahipti. Onları takip ettim bir vücut anaforu boyunca. Gözler, saçlar ve suratlarda dolaşan neon ışık garip bir ihtirası açığa çıkarıyordu.

Otobüs farklı bir düzleme geçmiş gibiydi. Bir lahza annemden bir mesaj aldım. O an kalbim buruldu. Bomboş bir anın ardından evden ne kadar uzakta olduğumu hatırladım, korkunç bir boşluktaymış gibi hissettim kendimi. Ruhum ızdırap ile dolmaya başladı. Evime dönmek istiyordum. Ben buraya ait değildim. Bu yabancı ve hodbin insanlar ancak acı veriyordu bana. Böylesi derin bir kederle lensin ara yüzünü açtım. Annem nerede olduğumu sormuştu. Ona karşı dürüst oldum. Yaz Çiftliği’ne gidiyor olduğumu, o meşhur yumuşak-sürüş-otobüsüne bindiğimi, delilik tiyatrosunu ve flamingo göçünü seyredeceğimi söyledim. Ertesi gün evde olacağıma söz verdim. Çok kısa ve azap dolu bir andan sonra cevap yazdı. “Evde her şey yolunda,” dedi, “keyfine bak, iyi eğlenceler.”

O an içime kahredici bir sızı doldu. Otobüsün karbondan yapılmış duvarlarını delip dışarı fırlamak, anlamsız bir tekilliğe savrulup orada erimek ve tekrar evimde uyanmak istedim sadece. Fakat eylemsizlik yürüyüşüne katılmıştım. Hama’nın Victim kolonisine varmıştık. Daha doğrusu onlar varmıştı, ben yürüdüğümü ve onları takip ettiğimi sanmıştım.

Izbandut herif üç tane bebek gibi Victim kızlaydı. Kızların üzerindeki kan canlı ve tazeydi. Hama burada patrondu. Her yerde olduğu gibi. Bazı insanlar sadece patrondur. Ne olursa olsun. “Arabayı ne yaptın?” diye sordu.

“Sahilde bıraktım,” dedim.

“Köpekbalıkları yiyecek onu.”

“Özür dilerim.”

“Boşver. Hurdacılardan toplarım köpekbalıklarını.”

Sonra diyaloglarda bana ait olan kesitler birer birer silindi. Her şey suskunlaştı. Neon ışığın sancılı yankısı altında arkadaşlarım Hama’nın kolonisine entegre oldular birer birer. Bu anı nasıl tarif edebilirim? Bir enzimin kilitlen ve yok et modeli gibiydi. Toplumun en yumuşak işlevi. Victimler onlara ayrımış bölümlere öyle büyülü ve sihirli bir biçimde kenetlendiler ki, o an benim gerçekliğimden tamamen sıyrılıp bir resme dönüştüler. Ben de onlar gibi koloniye entegre olmak için resme doğru adım attım.. Fakat bir şeyler beni engelledi. Hama, Pas, Lale ve diğerleri bana karşı tamamen kayıtsızdı. Seslenmeme rağmen bana bakmadılar bile. Ben yok gibiydim. Yüzlerce resim vardı ve ben bu resim-gerçekliklerin karşısında bir hiçtim.

Bir süre boyunca aptalca bir beklentiyle belki bana da yer verirler diye ranzaların önünde durup bekledim. Fakat o resmin içinde dönen sohbeti dinledikçe ne tür korkunç bir şeyin beni bekliyor olduğunu anladım. Hama, “Yaz Çiftliği’nde bir villam var,” dedi, “hepiniz davetlisiniz.”

Ben değildim.

Karnıma bir tekme yemiş gibi ayrıldım oradan. Bedenimi aşağılanmanın aksülameli kadar saf bir sıcaklık doldurdu. Tüm suratlar, tüm cisimler ve ışığın o migren ile dolu mavisi bana şimdi katlanılmaz bir hüzünden ibaret görünüyordu. Her şey beni itiyor, kalabalıkların içindeki mutlak konumuma sürüklüyordu. Buraya neden geldiğimi, Pas’ı neden aradığımı ve Yaz Çiftliği’nde ne halt yiyeceğimi düşünerek yumuşak-sürüş-otobüsünün neon mavisi alacakaranlık koridorunda yürüdüm.

Korku, keder ve öfke vardı içimde. Niçin kalabalıkların arasına karışamıyordum? Neden her şey böyle kederli ve korkunç olmak zorundaydı? Oysa ki Yaz Çiftliği son derece hoş sokakları, bembeyaz bahçeleri, villaları, opera salonları, havuzları, zevk veren dev kristal küreleri, öforya çeşmeleri olan muhteşem bir ütopya çemberiydi. Neden en dehşetli kabuslardan bile daha korkunç kılıyor insalar onu?

Her ne kadar muazzam bir cennetin sedası gibi de gözükse, Yaz Çiftliği geceleri yalnız geçirenler için cehenneme dönüşür. O beyaz, özenle dizilmiş sokaklarda kalmışsa insan, en azından yalnız olmamalı. Çünkü o ütopyadaki gece, hakikatin gecesinden çok daha farklıdır. O gece, yalnız insanı yutan, eriten ve başkalaştıran, acı verici bir gölgedir. O, hakikatin gecesi gibi kayıtsız değildir üstelik… o gölgenin de bir aklı ve aklın içinde cereyan eden tasarıları vardır. Önce kehribar bir sızı gibi çöker ütopyanın üzerine. Bembeyaz bahçelerde, havuzlarda, sahilde ve de uçsuz bucaksız kumlarda sarhoş gibi dolanır insan. Yalnızlığın bir ehemmiyeti olmadığını sanar ilk başlarda. Çünkü gecenin içinde parlayan ışıklar büyüleyici bir kalabalıktır. Fakat saatler saatleri kovaladıkça kalabalık sadece bir bulantıya dönüşür, sonra acı ve sonra hakikatin kahkahaları olur. Sabahın gelmesini beklemeye başlar insan fakat sabah asla gelmez. Saatler böyle bir beklenti ile akmaya başlar bu sefer. En sonunda sahiden güneşin asla doğmayacağına inanır insan. İnsanın zavallığı tutsaklığı da böylece yeniden tamamlar kendini. Ütopyanın karanlığı insanı yutup bambaşka bir şeye dönüştürür, insan yine mahkumdur fakat bu sefer kendine bile yabancı bir mahkum. Yalnız insan ütopya gecesinin metamorfozu yüzünden kendini unutmaya başlar nihayetinde. Tam kendini yeniden hatırlayacağı an asırlar geçmiştir bile ve gri pelerinli bir adam çıkar karşısına. Bir seçim hakkı sunar…

Yaz Çiftliği ile ilgili olan bu efsaneyi hatırladıkça tüylerim ürperdi. İlk defa yalnız ve de bir öteki olmak bana sahiden korkutucu bir şey gibi gelmişti. Yalnız insanın trajedisi hakikatin her köşesinde var olsa da, Yaz Çiftliği ile ilgili anlatılan bu ucube hikayenin gerçek olup olmadığını anlamak çok zordu. Yaz Çiftliği kimsenin gitmeyi kolay kolay göze alabileceği bir yer değildi çünkü. Oraya sadece yumuşak-sürüş-araçları denen bu tanrısal varlıklar girebilirdi. Yaz Çiftliği belki de bu dünyada bile değildi. Yaz Çiftliği bambaşka bir uzayda, bambaşka bir zamanın esaretindeydi belki? Ben oraya ilk kez gidiyordum ve iliklerime kadar pişmandım.

Neden bir Victim olduğumu iyice anladım. Kendi aptallığımın ve insanlara karşı olan zaafiyetimin kurbanıydım. Pas’ı reddedip evime gitmeli, iki tane öforya tüpü içip huzurlu bir uykuya yatmalıydım. Sabah kalkınca annemle soğuk bir diyalog kurardım, sonra alalade hikikomori rutinime devam ederdim. Fakat şimdi evden ve hikikomorinin o asil yalnızlığından uzaktaydım.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Oturabileceğim her hangi bir yer kalmamıştı. Otobüs bir canavara dönüşmüştü adeta. Hiçbir penceresi olmadığı için dümdüz bir yolda mı yoksa uzayın şehvetli karanlığında mı süzüldüğümüzü anlayamıyordum. Bir demir eklentisinin dibine çöküp ağlamaya başladım.

O kadar ezik, her şeyden o kadar uzak ve o kadar aptal hissediyordum ki intihar bile bana hiç kirletmemem gereken asil bir erdem gibi görünüyordu. Pas’ı reddetmeyip de şu pespaye yola çıktığım için kendimden tiksiniyordum. Yaz Çiftliği’nin o bilinmezlikle dolu efsanevi varlığı da korkutuyordu beni. Geceyi yalnız başıma geçirmek tüm tekillik dehşetimi yeniden ve yeniden yaşatacaktı bana.

Neden sonra tanıdık bir sesin ismimi söylediğini fark ettim. “Hey Gargamel!” diyordu istihkar ile, “şarkıyı duyuyor musun?”

Gözyaşlarının bulanıklaştırdığı görüş hatlarımdan neon karanlığına baktım. Bu bir süre önce, şarkıyı duymadığı için iletişimi kestiğim matematik dehası arkadaşımdı. İstediği kadar alay edebilirdi. Umursamazdım. Çünkü ikimiz de evrenin uzak ve vahşi geleceğindeki demir yıldızları gibiydik. Her şeye düşman ve birbirimize yabancı ama çok düşük bir ihtimalin yaratıkları.

“Seni kimse görmüyor,” dedi, “beni de öyle.”

“Neden buraya geldin ki?” diye sordum.

“Seyretmek için.”

“Neyi?”

Kısa bir kahkaha attı. “İlginç şeyler görmek ister misin?” diye sordu, “bir devin midesini mesela?”

Ayağa kalkıp onu takip ettim. Buruş buruş olmuş bir kağıda bir şeyler çiziktirdi. Biz yürüdükçe insanlar şekil değiştirdi. Kaybolup gittiler. Şimdi sadece neon ışıkları vardı. “Ne oluyor?” diye sordum.

“Bir ritüel yapıyoruz,” dedi kendinden emin bir sesle. Çok geçmeden neon ışıklar kayboldu. Neon ışıklarla birlikte aracın hareket ettiğine dair o bulanık çekim hissi de söndü. Kendimi eylemsiz bir karanlıkta buldum.

“Beni takip et,” dedi, “endişelenmene gerek yok.”

Bir süre bomboş bir karanlıkta yürüdük. Bastığım zeminde hiçbir şey yoktu. Ayaklarım dahi yoktu. Hatta bu öylesine bir hiçlikti ki, karanlık bile yoktu burada. Karanlık bile sönmüştü. Nihayet uzaklarda gürül gürül yanan acı verici ışık damlaları gördüm. Biz yürüdükçe şehvet ve açlıkla büyümeye başladılar. En sonunda bir sahilde olduğumuzu fark ettim. Denizin o alışılageldik hışırtısı yanı başımdaydı.

“Yumuşak-sürüş-aracındayız hâlâ,” dedi matematikçi, “sakın benim yürüdüğüm yönden ayrılma yoksa bu hakikat seni de yutar.”

Kafam karışmıştı. “Bunu nasıl başardın?”

“Yumuşak-sürüş-araçları belirli bir hıza ulaştığı anda, seni istediğin her hangi bir düzleme taşıyabilir. Sadece insanların saf biyolojik enerjisine ve de kolektif hafızanın kozmostaki kaotik projeksiyonuna ihtiyacın var. Yumuşak-sürüç-araçlarının çalışma prensibi bu; projeksiyonların köklerinden besleniyorlar… fakat bazı insanlar o kökün altına giremediği için dışarıda, sürreal bir yalnızlığa mahkum oluyor. Ben bu yalnızlığı matematiksel formüller ile manipüle ediyorum şimdi. Projeksiyonu farklı yönlere taşıyorum… farklı zamanlara ve farklı mekanlara. İstersem Titan’a gidebilirim, istersem Mars’ın kutuplarındaki donmuş karbondiyoksit göllerinde kayabilirim. Fakat ikimiz için de önemli bir yere gideceğiz bu gün…”

“Nereye?”

“Şarkıyı sahiden duymaya.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum