bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 7 Mart 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 3. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Bataklıklarda kurbağalar ve flamingolar bir caz senfonisine başladığında Hama’nın mezbelesine varıyorum. Nefret dolu bir his tenimin altında kıvranıyor. Ötede, gece karanlığının aşağılık sızlanmalarını duyuyorum. Orada çirkin bir gölge şeker emiyor, sigaram olup olmadığını soruyor. Yüzümü çeviriyorum. Hama’nın bahçesine giriyorum. Beaty arkamda, gölge de arkamda, dünya arkamda ve dünyayı bir an için özlüyorum. Korku ile sarmaş dolaş bir özlem bu. Aklım ürperiyor. Omuriliğimde bir basınç.

Pencereye doğru yöneliyorum. Gecenin soğuğu yeni biçilmiş çimlerle birleşince ruhumda aşka benzer bir mayayı kabartıyor. Banliyö toprağında bir karga rüyasına benzer ektoplazm kireci kükrüyor. Böcekler geçiyor gecenin sathından. İçerideki manzara berbat. Bir ayna gibi kırık dökük, bembeyaz, sonra metamorfoz, başkalaşım ve ANİMA, kutsal boşluk, fakat benimki değil, kimsenin boşluğu. Duvarda bir abide var. Beyaz flöresanın ışığı onu oraya bir günah gibi saplamış, dört bir tarafı kanla boyanmış. Bir yapboz, bir kurban.

“Özür dilerim… hemen; hemen toplarım ortalığı… özür dilerim.”

Kıvranıyor. Özür diliyor. Yalvarıyor ve aşağılıyor kendini. O bir kadın. Yumuşak makine, zevklerin en çirkin tonuna boyanmış. Bağırsaklarını dışarı çıkaran koprofaj bir striptiz yapmış. Beyazın içerisinde çok çirkin bir kalp atıyor şimdi. Hama’nın evinde her yan beyazdır. Arada sırada içeri bir sis bombası atıp kendini zehirlemeye kalkışır fakat iki metrelik ızbandudun teki olduğu için ölemez. Evinin her yanında ufak tefek kan lekeleri vardır fakat bu gece işi biraz abartmış. Lekeyi bir kaos tapınımı gibi yerleştirmiş evin ortasına. Kan lekesi bu günlerde epey moda. Victim. Bembeyaz bir hiçlikle örülmüş sisli öz-aşağılama hücreleri. Bu trajik hüznün içine kan lekeleri sıçratıp bu şeyi giyiyorlar, bu şeylerin içinde yaşıyor, bu şeylerden inşa ettikleri bir atmosferde nefes alıp içten içe ağlıyorlar. Beyaz sentetik deriden ceketler, gömlekler, pantalonlar giyiyor, güneşin öldürücü dokunuşlarına rağmen tenlerini solduruyor, kendilerini yaralıyor ve aşağılıyor, bembeyaz hastalıklı cennetlerin kokaine bulanmış histerik melekleri oluyorlar.

Hama’nın oraya girdiğini görüyorum. Penceredeki suratımdan habersiz. O ızbandut gövdenin üzerine konan papara kellesindeki sinir, et ve kan topağı etrafı fotoğraflıyor, insansı bir ayıklama süzgecinden geçirip tiksinme tepkileri vermek için öğürüyor fakat beynin kokain kanalları fazla yüklenildiği zaman nasıl aşınıyorsa, öğürme borusu da bir süre sonra peristalsisi gevşetiyor, dalga içeride düğümlenmiş bir kasvet halinde çözülüp açılıyor.

Kan ve bir miktar pislikle lekelenen halıyı, duvarda asılı kalan Victim fahişesini seyrediyor Hama. Çok tepkisiz. Bir demir yıldızının o uzaydan ve zamandan yoksun karanlığı içindeki müritleri gibi. Ellerinden çivilenmiş ve çarmıha gerilmiş gibi bir haç çizmiş duvarda Victim, Hama bir yerçekimsiz-amnezya-zamazingosu gibi onu seyrediyor. Kadın büyük ihtimalle artık acıyı hissetmiyor, kan kaybı durmuş ve bilinci hâlâ açık.

“İyi hissetmiyorum… oh, penceredeki de ne öyle?”

“Sağlam uçmuş,” diye gülüyorum pencereyi tıklatıp. Hama suratıma dost canlısı olmayan karanlık bir ifadeyle bakıyor. O sıra, loş ışığın altında adeta bir patates püresine benziyor kafası.

Bağırsakların yaydığı iğrenç ufuneti daha fazla solumamak için odadan çıkıp evin giriş kapısına yöneliyor. Ben de pencerenin kenarından ayrılıp kapıya yürüyorum. Kapı menteşelerden kopan bir çığlıkla açılıyor. Victim ufuneti, toz sancısı ve morg soğuğu yüzüme vuruyor. Banliyö karanlığı şebekenin dağıttığı nemli bir ışık ile bozulmuş. Hama’nın gözlerinde bir Victim sızlanışı var. “Selam,” diyor, “yanında mı?”

Tüpü gösteriyorum. İçimde anlamsız bir sıkıntı var. Kısa kesmek istiyorum. “Yüz kredi.”

“Hesabına aktarıldı,” diyor. Lensim ışıldamaya başlıyor. Kredi transferini onaylıyorum. Tüpü veriyorum. “İçeri geçsene,” diye bir teklifte bulunuyor, “yukarı katta bizimkiler var.”

Evin sis içindeki elegant huzursuzluğuna bakıyorum. Çok cezbedici. Morg soğuğu, migren beyazı. Bir anlık kuşku. Çok kararsızım. Zihnimde uğultular var. Hama’nın suratındaysa çirkin bir ifade. Hiçbir şey söylemiyorum. Aslında sadece bir Victim olmak istediğimi farkediyorum. Bembeyaz trajedinin içinde canlı canlı iç çeken bir kan lekesi. Düşünemiyorum o an ve düşüyorum. Kaybettim. Kendim diye bildiğim her şeyi.

Birlikte içeri giriyoruz. Koridor boyunca yürürken tam tepemden migren saçan bir flöresanın geçtiğini fark ediyorum. Her şey o kadar beyaz ki midem bulanıyor. Her türlü sancının, bulantının ve karmaşanın beyazı bu. Saf bir beyazlık değil, insanı dehşete düşüren bir şey. Tüm renklerin kırılmadan birkaç mikrosalise önceki trajik hali. Merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Beni bir odaya sokuyor. Odada üç tane uykusuz Victim, koltuğa dizilmişler, kafaları sanırım matiz. Bir cojones gibi buruş buruş hissediyorum, gommalar selam veriyor, başımla karşılıyorum. “Ooo Gargamel nasılsın?”

Başımı sallayarak “iyiyim” diyorum. Gommaların ortasında bir piliç oturuyor. Gotik bir parça. Bembeyaz. Bir Victim kadar. Gözlerim ister istemez ona takılıyor.

Bir cojones gibi sere serpe ortalarına çöküyorum. Elemanlardan biri, ismi Pas olsun, bir şeyler söylüyor.

“Bir ilüzyondur bu hayat. Kapkara boklu diyabetik şeker ve ölümcül şişko tanrı zırvalamaları. Et ve kemiğin ürpertisi. Ya sence? Hayat et ve kemiğin ürpertisi değil mi? Şekeri ısıttım, sıcacık boklu kâfuru üstünden aldım, kafam iğrenç böceksi tırmalamalar ile sere serpe açıldı. Hayat, dedim, çok gerçek. Çünkü hisettiğim korku çok canlıydı. Sonra titreyen ellerle o karanlık zifti çaktım. Canım çok yandı. Damarlarım kavruldu. Bunu kendime ben yaptım ve sonu gördüm. Bir demir yıldızı? Ya sence? Sence bunlar gerçek mi? Ben geri geldim, ziftin süzülmemiş pis kokusu damarlarımda. Yürüyen bir ufunetim ben.”

Pas’ın suratında gördüğüm ifadesizlik çok acı. Hayat üzerine zırvalayan bir makine ifadesizliği bu. Yüzündeki organik deri haritasında insansı hiçbir duygu aksülameli yok. Bambaşka bir hap almış olmalı. Beyninde çakan uçsuz bucaksız tırmalayıcı gelecek karanlığında saçmalayan bir müptela yıldızı var. Yıldız var oldukça konuşacak, durmadan konuşacak, sinirsel haritası yeniden yapılandırılmış. Saçma, uyduruk ve de trajik şeyler anlatıyor. Beynindeki kıtalara kasvet çökmüş. Durmadan devam ediyor.

“Lunatik Çemberi’nde bir genelev var. Flamingolar çok sık uğrar oraya. Evet bir flamingo görmüştüm. Saksafon çalıyordu. Flamingo pembesi ölümcül alçak geceye sinmişti. Ortalık şeker kokuyordu, bakire teri, tatlı misk. Sonra Lunatik Çemberi’nin zemininde bir gazete görüyordum. Kerhanenin ikinci katındaydım. Tüm Çember şırınga, kırık cam, gazete, yosun ve babutsa dikeninden oluşan bir mozaik ile kaplı, sonra bu mozaiğe yeni şeyler katılıyor. Bir dansın artıkları, ölü eş cinseller, cansız mankenler ve fahişe cesetleri, kırık cam şişeleri, sperm torbası ölümcül hayat emici jelatin. Yepyeni desenler, yepyeni bir dans. Her şey dönüyor, dans ediyor ve ben manzarayı izlerken flamingolardan bir tanesi de bir karıya kayıyordu fakat karıyı görmeniz gerekir; şişirilmiş naylon bir bebek adeta. Cennetin pastel boyası yüzüne dökülmüş, sahte cennet, sahte uyluklar ve bezbebek sayıklamaları ve agalmatofili ızdırap. O pavyonda bir kadın yanaştı yanıma sonra. Nasıl yaptı bilemedim, çok ihtiyacım vardı kaymağa. Birden bire yumuşacık bir sitoplazma gibi sardı etrafımı. Bana kaymağı gösterdi. Üzerinde Don Valentine’in kupası vardı. Titreyiverdim. Ona istediği kadar para sayabilirdim fakat o taze ve kuvvetli maskülen bir enerji istiyordu. Testestoron solumak istiyordu. Suratına bakınca göremedim, oysa en az altmış yaşındaydı. Beni çok mutlu edeceğini söyledi. Ona kayıverdim. Altına sıçtı. Onu temizledim ve bir kez de arkadan kaydım. Sonra zevk ızdırabı onun kurumuş yaşlı bedeninde bir peristalsis gibi gezinip iç organlarını hareketlendirirken ağzı açılıverdi kapkara çirkin bir mağara gibi, oradan feci bir ufunet koptu ve gördüm, Orwell gibi, poetik bir distopya manzarasına bakar gibi, o kadının dişsiz ağzındaki karanlık geceyi gördüm. Dışarı koştum. Yarı çıplaktım. Don Valentine’in adamları bir nonoş gangsteri duvara çakmış, pespembe bir iğne ile iğdiş ediyorlar. Koştum ve koştum. Arkamda çürüyen bir dünya bıraktım, uyandığımda kanımda kaymak, yanımda bir cansız manken vardı ve sahilde, gün doğumu mavisine bakıyordum.”

“Peki ya sonra?” dedi kız.

Pas susmadan hararetli ve ter kokan bir şehvet ile anlatmaya devam etti anlatmya. Sınırı geçişini, kaymağı, kadınları, hormonlu bir travestiyi ve öte gezegen korkularını. Onu umursamıyorum. Muhabbet genel olarak antidepresanlar üzerine ağırlaşıyor. Zavallı Pas çok kötü hissediyormuş son günlerde. Kendini öldürmeyi, geride süslü bir ceset bırakmayı, ihtişamlı ve parlak bir intiharı düşlüyormuş. Hayatı güzelleştiren şey bu. Sex, drugs and rock’n roll devri biteli bir asır geçmiş. Devir artık hentai, antidepresan ve vaporwave devri.

Kız, ‘vajina hatlarının’ kurguladığı tazyikli anaerkil faşizminden, anaerkil ütopyalardaki parlak yıldızlardan, seksten, seksten ve haz ile kasılan politik suçlardan bahsediyor şimdi. Cinsiyet rollerini kırmak, takıyı değiştirmek, uzvun aritmetik ortalamasını saptırmak ve de zavallılaşmaktan bahsediyordu. Oysa ki nasıl bir mahkumuz biz. Hayal kurarız ve hayaller hapishanemiz olur. Akıl parmaklıklardır. Zaman gerçektir. Dile, akla ve onu yaratan makineye nasıl da muhtacız.

Sohbete katılmak istiyorum. Söyleyeyim, diyorum, x ile y’yi referans gösterirsen, x benliğini yitirip başkalaşıma katılır ve başkalaşım mahkumiyettir, demek istiyorum. İnsan bir başkasıdır, öz kaybolup gitmiştir evrenin yankısızlığında. Öz ancak etten kemikten bir hapishanenin içinde inleyen ruhun en derin mezbelesinde bulunan sözsüz bir şarkıdır. Vücutsuz bir sestir. Öyle cılızdır ki, insan onu her an duyar. Sonra yitirir ve farkına varmaz. Gnostizm talihsizliktir.

Kızı inceliyorum.  Bacakları güzel ve biçimliydi önce, içimde bir fallik ejderha uyanıyor, sonra kızın yüzüne bakınca aslında onu hiç beğenmediğimi farkediyorum. Bir nihilist olduğunu söylüyor bu sırada. Hıçkırarak gülüyorum. Tek flöresanı yanan odanın beyaz alacakaranlığı içinde üçüncü bir göz açılmış sanki alnına, “dünyayı nihilistler bile kurtaramayacak,” diyorum. Suratıma garip bir ifadeyle bakıyor. Onu görmezden geliyorum. Kıkırdıyor. Kendimi suçlu hissediyorum. Aklıma sevgilimin hatırası çöküyor. Ağlamaklı oluyorum. Ruh halim dibe batıyor, içimde bir gözyaşı vadisi var.

Öteki gomma kıpırdamaya başlıyor. Kıza sarkmak istiyor asalak. Ölü bir kemik gecesinin içinde sarsılan aciz çığlıklar gibi konuşuyor. İsmine Lale diyelim bunun. Pedofil tecavüzcülerden bahsediyor. Pas gülüyor. Kız siniyor. Çok ağır bir cinsel fetişizm çöküyor beyazın üzerine. İyice susuyorum. Yine yukarıdayım. Varlığımın üzerine binen pişmanlık inanılmaz. Zevk yok, tat yok, masumiyet yok.

Çok geçmeden kendi aralarında üç yüz miligramlık haplardan paylaşıyorlar. Bana veriyorlar bir tane. “Bu çok sağlam, ota dönüşeceksin,” diye gülüyor Pas. Kıkırdıyorum. Çok geçmeden gözlerim açık uyumaya başlıyorum. Gördüğüm tek rüya tavandaki Victim gölgesinden ibaret. Ve birkez daha yukarıdayım oraya bakınca. Sadece on yedi yaşındayım. Bir üstte grup seks yapanlar var, gürültülü orgazmlar, sancılı sevişmeler ve tükürükten sarkan hakaret, bir altta ise açlıktan ağzı kokan müptezeller var. Üstteyim yine. Ailem parmparça, dostlarımla tehlikeli oyunlar oynuyorum. Acizim, yalnızım, küstahım. Daha on yedi yaşındayım.

Tüm gece uykusuz geçecek. İnsomnia şebekesi aktif. İçim kuruyor, midem büzüşüyor, kusacak gibi oluyorum. Uykusuzluk, eğlence-evlerindeki çarpık aynalar gibi; düşünceleri, hisleri, anıları çarpıtır, gecenin karanlığı içindeyken aslında olduğu halinden daha ağır, daha tatlı ya da ekşi olurlar.

Evin o beyaz yankısızlığı beni boğuyor uykusuzluk aynalarından sıçrayıp. Hama evdeki tüm ışık kaynaklarını kapatıyor. Her şey karanlık, beyaz trajediyi bir gölge yutuyor. Hama’nın bir sis bombası attığını duyuyoruz. Şerefsiz gebermek istiyor, lo-fi bir dehşet senfonisi başlıyor. Aşağıda çıldıran bir garabet var. Korkuyorum. Hap iyiden iyiye tırmanıyor içimde. Kasılmaya başlıyor. Kız esrarlı bir sigara tutuşturuyor elime. Tenlerimiz temas ediyor. Ürperiyorum.

İnsanlar vücutlarını çok hor kullanıyor artık. İçimden kendime küfrediyorum. Sigarayı ateşliyorum. Dumanı içime çekiyorum. Esrarın tadı topraksı ve oradaki kutsal bir tınıda şekerli yankılar kabarcıklanıyor, içimi tırmalıyorlar. Artık bir Victim’e dönüşüyorum kesinkes. Pişmanım. Eve dönmek istiyorum. Fakat kıpırdayamam. Canım çok yanıyor. Tazyik inanılmaz. Ruhum o beyaz cehenneme sürüklenirken çığlık atmak istiyorum. Bana verdikleri hap uykularımı tamamen parçalamış, gözyaşlarım devasa buzullar.

Bile isteye, bu gece Hama’nın evine girerek hayatın mucizevi özüne hakaret etmişim aslında. Burası ve burada dönen şeyler benim gibi biri için değil. Ben içmeyi, sarhoş olmayı ve çeşitli uyuşturucularla bilincimi şekillendirmeyi severim fakat kendimi böylesine aşağılayarak değil. Ben yalnız başıma, içimde hâlâ bir parça nefes alan o saflık ile yaşamayı seviyorum. Bu yüzden intihar etmedim. Çünkü kalbimde bir çocuk var hâlâ, ona kıyamıyorum. Şimdi o çocuk, Victim belasının beyaz sisleri içinde boğuluyor, acı çekiyorum, kendimden özür diliyorum.

Hama çığlıklar atarak ikinci bir sis bombası daha patlatıyor. Hepimiz uykususuz. Suskunuz. Panik atak sancıları geliyor. Delirium tramens. Borderline. Ektoplazm. Trans. Hiçliğin çağrısı. Uğultu. Parapsikoloji ve gölgeler. Sigarayı kıza uzatıyorum. Ona karşı hissettiğim çekimde cinsellikten hiçbir alamet yok, sadece merak ve sohbet etme arzusu var. Uzattığım sigarayı kavrıyor. Birkaç nefes çekiyor sonra arzuyu sezmişçesine konuşuyor, “küçükken çok sevdiğim bir arkadaşım vardı,” diyor, “o da aniden bir Victim oldu. Fakat senin benim gibi değil. Aniden, her şeyini yitirerek, küçücük bedeninde inanılmaz korkular yaşayarak ve sonra ölerek.”

Hikaye ilgimi çekiyor. Duyacağım felaketlere kendimi hazırlayarak kızın suratına sonsuz bir anlayış ve iyilik ifadesi ile bakıyorum daha doğrusu kendimi buna zorluyorum. Anlatmaya devam ediyor. Pencereden vuran gecenin ışıkları gözlerinde bir ses perdesi yaratıyor, sesi ağlamaklı.

“Onu kandırdıkları zaman sekiz yaşındaydık ikimiz de. Çok mutlu olacağını söylediler, onun özel olduğunu söylediler ve onu alıp götürdüler. Oysa o zaten mutlu bir çocuktu. O yaşıma dair her şeyi unutmuş olsam da, onu çok iyi hatırlıyorum; gözlerinin içi bile gülerdi. Çok geçmeden onu aldıkları gibi geri bıraktılar. Fakat değişmişti. Ölmüştü gözlerindeki papatya. Bir daha bizimle hiç konuşmadı. Onu defalarca alıp götürdüler ve tekrar bıraktılar, sonra tekrar ve tekrar. Her geldiğinde biraz daha ölüyordu, o mutlu çocuk, o heyecanlı, meraklı ve saf kız, bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Bir gölge oluyordu gittikçe, tozpembe dünyasına karanlık çöküyordu. Onu son kez gördüğümde ayıcığına sarılarak ağlıyordu. Konuşmak istediğimde artık bir ‘kurban’ olduğunu söyledi. Onunla konuşmamız yasakmış. Bir kurban olduğu için o gece kendini pencereden aşağı attı. Boynu kırılmıştı. Anında ölmüş. Daha sekiz yaşındaydı. Ona ne yaptıklarını ya da yaptırdıklarını bilmiyorum fakat bacakları kesik kesikti, kollarında yanıklar vardı… zaman geçtikçe önce unutur gibi oldum sonra ben de bir ‘kurban’ olduğum an aklıma düştü o zavallı arkadaşım. Ona tecavüz ediyorlarmış.”

“Ailesinin haberi yok muydu peki?”

“Biz yetimdik,” diyor titreyerek. Migren sessizliği çöküyor. Sorduğum her şey için pişman hissediyorum. Hicap içindeyim.

Saçaklı bir gannavuriye dönüşen Pas, “neden bir kurban oldun? Sana da mı tecavüz ettiler?” diye gülüyor. İçimdeki utanç dolu karanlıktan bir sızı geçiyor. Arkadaşımdan da, duvarlardan da, geceden de tiksiniyorum. Arkadaşım çok umursamaz. Pis pis gülüyor. Tozpembe karanlığın ağlayışından, tüm bu hatıraların ortasında çaresiz, küçücük bir kız oluşundan haz alıyor belki de. İnsanın içindeki falik ejderhayı neler uyandırır daha kim bilir? Kız hiçbir şey söylemiyor. Dudakları titriyor ve ağlamaya başlıyor. Tanrı hepimiz için farklı işkence metodları düşünüyor, hepimizin ruhundan yükselen müziği duyuyor, çünkü her şeyi o besteledi, kendi bedenine kazıdığı kozmik bir senfonide yarattı müziği ve müzik zamansızlıkta savrulup evrenlere dönüştü, her evren bir insan oldu. Vakumlanıp etten bir uzaya gömüldük. Hepimiz devasa karanlıkların ufacık noktalara sıkıştırılmış haliyiz, ruhumuzda tanrıdan arta kalan bir müzikle, ona döneceğimiz güne kadar sürükleniyoruz.

Aklımda annem var. Eve dönmek istiyorum. Kim bilir şimdi nasıldır kadıncağız. Şu hayatta akıp savrulmamı engelleyen yegane dayanak noktam. Onu birdenbire ne kadar çok sevdiğimi fark ediyorum. Birdenbire anlıyorum ki içimdeki o saf çocuk asla ölmeyecek, oysa ben bunları düşünürken uzaklarda bir yerlerde kaç milyon çocuk ölüyor.

***

Hama arabayı kullanmama izin veriyor. Ertesi sabah eve onunla dönüyorum. Çok yorgun ve pespaye bir haldeyim. Güneş bataklıklardan doğmuş gibi. Her şey bitkin ve de sönük. Tüm dünya göz alabildiğine yalnız görünüyor şimdi, kendimi terkedilmiş, varlığın tüm nimetlerinden soyutlanmış ucube bir meftum gibi hissediyorum. Oysaki tam şu an kozmotografyanın imkansıza yakın haddinde bir yıldız ışıyor, sönümleniyor ve karardığı yerden sayısız insan damlası doğup uzaklara, aklın serhaddinden bile daha uzağa açılıyor. Benim türüm uzayı ele geçiren, o karanlık ve koyu mürekkebin içinde yüzüp kendini yeniden inşa eden tanrısal maymunlardan oluşuyor, bense bu türün en aşağılık ferdiyim. Bir Victim’im.

Bunu düşününce daha aciz hissediyorum kendimi ve varlığımdan nefret ediyorum. Hiçbir şey yapamıyorum, ayağım gazda, tekerlekler dönüyor, rüzgar arkamda, okaliptüsler hışırdıyor. Birkaç karga uçuyor. Mutlak hareketsizliğe, ölüme ve sessizliğe hasretim. Midem çok kasılıyor, bir Victim olduğumu kabul etmek istemiyorum. Günün ilk ışıkları banliyönün üzerine düşerken antik Yunanlılardan miras olan garip bir aura yükseliyor topraktan. Gri, tunç ve opak. Bu hissin içinden kıvrılarak çıkan bir yankı düşüyor ruhuma. Nedense korkuyorum. Nedense eve gidince annemi ölü bulacağımı hissediyorum. Bu düşünce aniden geliyor aklıma. Ve bunu unutmak, boğmak, ondan kurtulmak isterken daha çok basıyorum gaza. Banliyöden çıkmış, artık anayola girmişim.

Ne yaparsam yapayım düşünce silinmiyor bir türlü. İçimi kemiriyor, gerçekliğime sirayet ediyor. Bense kendimden nefret ediyorum, kaza yapmak istiyorum, bir Victim’den ötesi olmak, bir ölü olmak istiyorum. Fakat olmuyor. Ölemiyorum, kaza yapamıyorum, düşünceler hâlâ aklımda. Ne onlardan kurtulacağım, ne de kendimden. Hiçbir şey bana, ben olmam için müsaade etmiyor. Çünkü her şey çok muntazam bir akış içinde, tüm detaylar olduğu gibi, değiştirilemez ve kaskatı. Bense karmaşık bir ızdırabın en sessiz kuytusunda sesimi sadece kendime duyuracak kadar konuşmaya ve ancak kendimi duyacak kadar varolmaya mahkumum.

***

Apartmana geldiğimde asansör beni tanımıyor. İçime yoğun bir karanlık düşüyor. Adeta sokaktaki ışık bile kararıyor. Birkez daha deniyorum. Bu sefer geçiş izni veriyor fakat çok gülünç göründüğümü söylüyor. Üstümde hâlâ daha degenerate modasının paçavraları var. Onları değiştirmem gerekli. Ben artık bir Victim’im. Kabul edemiyorum. Histerik bir uğultu boğazımı tırmalıyor. Ağlayacak gibiyim. Dünyanın en dipsiz mezbelesine düşmüşüm sanki, aşağılık hissediyorum.

Asansörden çıkıp evime girdiğimde gözlerimi kapatıyorum. İçimde hadsiz kuşkular, azap ve hacalet dolu bir hal var. Bu bileşim sodyum misali dağılıyor bedenime, sinirlerimi yakıyor. Gözlerimi daha da sıkı yumuyorum. Her şey aynı, diyerek rahatlatıyorum kendimi. Hâlâ musluklardan kanalizasyon kokusu yükseliyor, şebeke hâlâ Moskito’nun aşağılık rutubetini postalıyor içeri. Hâlâ içeri vuran güneş aynı güneş, o fotonlar aynı kaynaktan çıkmış. Her şeyin kimyası aynı, bir tek ben farklıyım! Alçağın tekiyim. Yine de tek bir şey istiyorum; sanrılarımın gülünç bir histen öteye geçmemesini, annemi canlı bulmayı. Sanki annem sahiden ölmüş de, ben hâlâ onun canlı olduğu bir hatıraya tutunup o kaybolmasın diye kendimi kandırıyor gibiyim.

Nihayet cesaret edip gözlerimi açtığımda medyum lambası ile karşılaşıyorum. Annem hâlâ hayatta, kafatasımın içindeki mezbelede dolanan sancı serbest, odama gidip sere serpe uzanıyorum, gün yükselirken, Moskito’da köpekler havlarken ve kargalar ötüşürken, feci bir şekilde titreyip kasılarak, uykuya dalıyorum.

Her şey normal diye Tanrı’ya şükrediyorum.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum