bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 23 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 17. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Surlariçi’nin en kalabalık olduğu saatlerdi. Dışarıda müzik sesleri ve insanlara özgü statik bir uğultu vardı. Rozura caddeyi seyreden dört katlı, köhne bir binada, esmer bir kadınla karşı karşıyaydı. Vudu Kraliçesi’yle. Odanın tahtadan panjurları kapalıydı fakat sesler yalıtılmıyor, aksine birbirine karışmış boğuk bir gürültü lekesine dönüşüyordu. Bir gaz lambası yanıyordu içeride sadece. Görsel ve işitsel duyulara eziyet eden kombinasyonlar yaratıyordu. Masada dört tane oyun kartı açıktı. Diğerlerini Vudu Kraliçesi elinde tutuyordu. Rozura kartları seyretti bir süre. O karolu desenlerin ardında yatan şekilleri gördü. Hatta kralın kahkahasını ve kupanın kırılışını duydu, fakat Maça Kızı yoktu…

Kendini tuhaf hissetti. “Bu kadar yeter,” dedi kadına, “yine gelirim, yine bir kahve içeriz.”

“Dediğimi unutma,” diye söylendi kadın. Rozura başını salladı. Odanın o boğuk esansını içine çekti ve gölgelerin dansını seyretti. Sonra arkasını dönüp gitti. Kadın çoktan bir bebek hazırlamıştı bile. Kartları gülümseyerek masayı serdi ve bebek cam kırıklarına basarak yürümeye başladı. Hiçlikte yüzlerce ağız açıldı ve karanlık saçıldı ortalığa. Bebek yollara karıştı. Gece akarak bir sarhoşluğa dönüştü.

Rozura bacaklarının hakimiyetini yitiriyor gibi hissetti. Kasıklarından vuran muhteşem bir zevk sızısı ile uyuşukluk dizlerine kadar indi. Fakat bunu umursamadı. On altıncı yüzyıldan kalma bir merdiven sırasından inip caddedeki olağan insan akışına katıldı. Bir daha bu koca karıyla karşılaşmamaya yemin etmişti. Kadının gözlerinde bile korkutucu bir ışık vardı. Bazen, bir insan öylesine korkunç hisler yaratabilir ki…

Amber parfümleri ve de Akdenizli bir kayıtsızlığın ürünü olan o boğuk esans cadde boyunca parlayan kırmızı ışık ağlarına takılıp büyüyordu. Bu tarihi dokuyu sevmişti Rozura. Gökyüzünde pembe, mor ve laciverdin muhteşem bir karışımı vardı. Işık kasıklarında bir kalp gibi atıp duran o zevk sızısının lifleri gibi gökyüzünde dans ediyordu.

Çok geçmeden caddeden sapıp izbe sokaklara girdi. İnsanlar ve kalabalık ona hep kaderini hatırlatırdı. Rozura ne bir insandı, ne de bir canlı. Çok uzun çağlar önce bir karadelikte doğmuş zavallı bir ölümsüzdü. Belki de hayatsız demek daha doğru. Canlılık ölmeden canlı değildir çünkü. Hiç ölmeyen bir şey canlı olamaz. Tükenmeyen bir şey var olamaz. Bu hakikatin biricik kuralı ve onu hakikat yapan şeydir.

Fakat Rozura kendi kalıbının dışına çıkmak hatta belki de ölmek istiyordu. Hakikatin ötesindeki gölgeli diyar ölümle bağlantılıydı. Kendini aşmak ve de kurtulmak istiyordu. Her türlü insanın bilinçdışı bir şekilde arzuladığı o yegane istek Rozura’ya da bulaşmıştı. Fakat şimdi ölüm fikri ürkütücüydü. İnsanların uzaklardan yükselen gürültülü varlığı ise acı verici. Moskito gölgelerinde bile bambaşka deneyimler saklayan bir şehirdi. Nereye gitse bambaşka bir haz, aynı zamanda bambaşka bir acı duyuyordu.

Surların içinde kalan o köhne şehirden dışarı çıkmak ve de yeni yeni serpilmeye başlayan banliyölere karışmak istedi. Hatta iyice uzaklaşıp dağlara, belki de Faşistler’in kayıtsızlık silahı ile vurarak yeşil bir yıkıma sürüklediği, sonra da zamanda esir bıraktığı o kayıp şehri bulmaya gidebilirdi. Fakat aklına vudu büyücüsünün söyledikleri geldi. Tuttuğu kartlar ve kartların ardındaki hareketli figürler… ensesinde bir ürperti dolaştı, bacaklarını haz dolu öpücükler ıslattı. Bu fahişeyi öldürmeliyim, dedi kendi kendine.

Bir billboard sırasının önünden geçti. Yeni bir çağı, kapitalizmin yeni bir merhalesini, insanlığın evrimindeki yeni bir sedayı yansıtan onlarca reklam gördü. Sonra surların ötesinde, kuzey tarafta filizlenmeye başlayan o yeni şehrin panaromasına baktı. Binalar hırsla yükseliyor, ışıklar arzulu kelebekler gibi savruluyor. Sesler, arabalar ve insanlık. Başının döndüğünü hissetti. Hava soğuk ve rüzgarlıydı zaten. İyice kararmıştı ortalık.

İzbe sokakları ardında bırakıp eter kokan bir yer altı barına indi. Eski bir şapelden bozmaydı içerisi. Tozlu, soğuk ve de ürpertici. Bir köşeye atılmak ve de unutulmak istedi. Makyaj, teşhir, fetiş ve de arzu. Bir parça pahalı et ve süslü damarlarda gezen sıcak kan. Hatırlardan kurtulmak istiyordu sadece, soyunmak istiyordu ve bu şehirdeki herkesin onu düzmesini belki de?

Aklı genital uçurumlardan yuvarlanıp bir arzu kıyametine düştü. Görsel uğuldayarak yağdı zihnine. Denizin ötesinde insanlığın bu güne dek gördüğü en korkunç şeylerden biri vardı. Canlı bir ateş, korkunç bir yangın, kanlı bir bodhisattva. Milyonlarca insanın zihnini kendi vücuduna hapsetmiş. Tüm bir şehrin damarlarını emmiş. “Artık istediği ruha dokunacak kadar güçlü bir insan yıldızına dönüşmüş,” dedi kendi kendine Rozura, “şimdi benim ruhuma dokunuyor, bulamadığı Maça Kızı’nın silikondan bedenine benim arzularımı dolduruyor.”

Yalnız değildi asla. Milyarlarca yıldız vardı ve bir tanesi de artık denizin öte yakasında büyüyordu. İnsanlık neye dönüşecekti yarrabi? Rogg’u kim durduracaktı? Kocaman bir bomba? Neye yarardı? Nükleer silah programları bile hızla yükselen küresel çeteler ve korkunç boyutlara ulaşan ajanlık faaliyetleri yüzünden iptal edilmişti. Hükümetler global çetelerin nükleer silahları çalmasından korkuyordu. İnsanlık atomun kuvvetini unutmayı deniyordu ve bunu unutmak isterken kendini aptallaştırıyordu. Sokaklarda kol gezen jilet çocuklardan kaçınmak için evlerine hapsoluyorlardı. Gençler ya bir ‘hikikomori’ oluyor ya da bir gangster. Ortası yoktu.

Rozura içtiği ilk kadehte bu aptallaşmanın bir dilimini yakaladı. İnsanlığın uzandığı o kurak ve de post apokaliptik nehir havzasına yuvarlandı. Parlak alevlerin yuttuğu gökyüzünde televizyon aleminden damlayıp düşmüş raks eden bir çift acıklı dizi vardı. İkinci kadehte ise seks sineması. Üçüncü kadehte arzulu bir insan vücudu. Dördüncü kadehte gözyaşı. Beşinci ise sırf sarhoşluktu ve altıncının şafağında bir çift meraklı göz yakaladı. Bambaşka bir şeydi bu. Adeta gecenin ötesinden gelen tahrik edici bir çağrı. Dudaklarını bordoya boyamış bir siren gibi, siyah bir elbisenin içinde onu seyrediyordu.

Çok zarif, adeta köpük gibi bir kadındı. Rozura hiçbir erkeğe hissetmediği kadar şehvetli hissetti kendini ona karşı. Ne olduğunu anlayamadı… şehvet hakikati yuttu. Rozura’nın rahminde sıcacık bir yıldız silyalarıyla birlikte kıpırdıyor, gittikçe büyüyor, hazdan örülü bebeğe dönüşüyordu. Kadının gözlerinde ise bambaşka bir likörün tadı vardı. Bir kadehten öbürüne boşalan gece ve yıldızların arasında gezinen sarhoşluk.

Çok geçmeden yanyanaydılar. İki yalnız kadın. Pek çok erkekle birlikte olmuş ve şimdi suratı, hiçbir hatırası ya da ismi olmayan erkeklerden ibaret kirli bir iz bırakarak birbirlerine dokundular. Bu çok gizli, hatta sarhoşluğun alevler içinde kalmış perdelerinden bile uzakta, çok karanlık, daracık bir izbenin izdüşümü gibiydi adeta. Fakat bu izdüşümün içinde gittikçe daha çok sıkışan korkunç bir arzu vardı. Gecenin, karanlıktan başka ismi olsa, arzu olurdu ancak.

Bardan çıktıkları zaman hâlâ daha o ilk gizli temasın tutkusunu alev alev yanan bedenlerinde hissediyorlardı. Sanki birbirleriyle alakaları yokmuş gibi, tamamen tesadüfi bir biçimde aynı sokağa girdiler. Kadim evlerin gölgelerde saklanan hayaletleri onları keyifle izledi. Sonra kadınların yolu sahiden bir izbeye saptı. O ilk temasın büyülü hatırası gittikçe büyüyerek renkli alevlere dönüştü. Rozura kadını öperken kendini sorguladı bir an için. Bunu yapan ve isteyen o değildi… rahminde büyüyen karanlık bebek…

Fakat düşünceler zihnini kasıp kavuran o alevli arzuya kapılıp kül oldu ve nöral rüzgarlarda ıslak bir hiçliğe döküldüler. Kadın bir an için durdu ve “beni takip et,” dedi. Birlikte caddeye çıktılar tekrardan ve orada bir sedana bindiler. Araç liman yoluna saptı ve oradan Lunatik Çemberi’ne doğru ilerledi. Çember’in kırmızı ışıklarla örülü o tropikal gotik görünümü Rozura’nın şehvetle ıslanmış iliklerine işledi.

İnci çiçeğine benzeyen lambalardan yayılan o kocaman kasvetli ışık kütleleri rüzgarla sağa sola savruluyor gibiydi. Camdan binalar, yeni estetik anlayışı ve de kırmızı rengin her türlü tonu geceyi doldurmuştu. Araç yer altına inen bir tünele girince dünyanın dokusu değişti. Kadın araba durduğu zaman hızla indi ve Rozura’ya gelmesi için işaret etti. Ağzını bile kıpırdatmadan bir kart gösterdi, Maça Kızı.

Rozura ensesinde bir ürpertinin gezindiğini duyumsadı yine ve bu ürperti şehvetli öpücükler halinde bacaklarına kadar indi. “Victim” kelimesi ilk kez o anda aklından geçti. Kadim dünyadan artakalan o global dildeki en beyaz ve en kırmızı anlam. Bu düşünce gittikçe eriyip elegant bir lounge’a dönüştü. “Bizi burada kimse rahatsız edemez,” dedi kadın.

Duvarlar siyah bir materyal ile kaplanmıştı. House müzik çalıyordu içeride. Bir androidin kalbi şarkı söylüyordu. “Seni istiyorum, çok geç olmadan, saatler durmadan, seni istiyorum…” Küçük lambalar amnezya renginde çığlıklar atarak yanıyordu. Kimse yoktu içeride. Puf koltuklar öylece sepelenmişti ortalığa. Sonra tam ortada yanan bir medyum lambası gördü, fakat anlam veremediği bir şekilde kalbi korku ile buruldu. Korktu, bakamadı lambaya. Sanki en dehşetli kabusun hatırlanmak istemeyen bir ayrıntısı vardı içinde. Sanki aysız bir gecede birden bire beliren bir dolunaydı o şey.

“Korkma,” dedi kadın, “burada bizi bulamazlar.”

Rozura tüm iradesini karşısındaki bu kuşkulu nimfe teslim etti ve gece bir Maça Kızı’nın kahkahasıyla doldu.

***

Çok uzaklara, zamanın yekpare bütünlüğündeki soğuk diyarlara gitti Rozura. Bozulmanın kasvetli dokunuşları insanları bulmuştu. Şimdi o minik vücutları görünmez parmakları ile sıkıyor ve deliliğe dönüşüyordu. İnsanlar çemberler çizerek dans ediyor ve tam ortalarına konan o dev böceğe kurbanlar veriyorlardı. Rozura bir tapınakta uyuyordu öylece. Kadim günlerin turuncu ışığı zihninde parlıyordu. Sonra bu ışık aktıkça bozuluyor ve sessizliğe dönüşüyordu. Hayat dolu platolar, nehir sahanlıkları ve bir zamanlar şarkıların çınladığı tepelerde şimdi sadece buzdan bayırlar vardı.

Gözlerini açtığı zaman kanayan bir karadelikten yuvarlanmış gibi hissetti kendini. Rüyalar tekrar geri gelmişti. “Bir zaman sonra sadece Rogg’u göreceğim,” dedi, “Rogg’u ilk gördüğüm zamanda olduğu gibi.”

Bu talihsiz düşünce içini acıttı. Karanlığın fersah fersah ötesinde, çırpınarak yeni yemler arayan bir tanrı yürüyordu ve ona tapan milyonluk bir çete imparatorluğu… tüm denizleri doldurmuşlardı ve yakında küresel korsanlık çağını başlatacaklardı. Limanlar çökecekti, borsa dağılacaktı ve sonrası? Anarşi? Kıyamet? Yoksa yeni bir politikal evrim?

Kendini bu soğuk ve acı verici düşüncelerden kurtarıp da etrafını incelemeye başlayınca, uzayın o yönsüz boşluğunda savruluyor gibi hissetti çünkü odanın her yanı karanlıktı. Garip bir mimari… tavanın kenarlarından duvarlar renk renk yansıtılıyordu. Yer yer Kiroy Traklar’a karşı propaganda posterleri ve gotik temada resimler vardı. Odanın hiç camı yoktu ve Rozura’nın tam yattığı yönün karşısında bir bayrak asılıydı. Siyah arkaplan üzerinde, yatay, kızıl bir sırıtkan hilal ve hilalin içerisinde dairel bir pentagram.

Görünürde oturacak ya da yatacak başka yer bulunmayan oda kişinin hareketlerine göre şekil alıyordu. Rozura’nın kıpırdadığı her an yattığı yer şekil değiştiriyordu. Yere fırlatılmış gaz maskeleri, pahalı ve şık kapakları olan dergiler, kıyafetler ve bir adet tam otomatik silahtan başka oda boştu.

Doğrulup oturunca dün gece neler yaşadığını hatırlamayı denedi. Yer altı barı, kadın, lezbiyen bir alev, şarkı ve de lounge… sonrası karanlıktı. Tıpkı o falcının gözleri gibi. Maça Kızı’nın yoksunluğundan kendi vücudunda bir tanrıça mı yaratmıştı yoksa? Ürperdi. Ayağa kalktı. Kapıyı el yordamıyla bulup dışarı çıktı.

Duvarları gece mavisi bir materyal ile örülmüş koridordan geçip tekrar dün gece geldiği o lounge’a ulaştı. İçeride yumuşak bir caz müziği çalıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi puf koltuklardan birine oturdu. Garsonun biri onun oturduğunu görür görmez yaklaştı ve önüne bir kokteyl bıraktı. Nitrojen dumanları yükselen büyüleyici bir iksir gibiydi. Rozura bunu yapması gerekliymiş gibi hiç düşünmeden yudumlamaya başladı kokteyli.

Artık kendini büsbütün kaybolmuş hissediyordu. Muhakeme yeteneğini yitirmişti. Yokkent gibi hatırları da yavaş yavaş sökülüyor, parçalanıyor ve Rogg’a doğru ince bir şerit halinde savruluyordu. Ya da sadece paranoyaktı Rozura. En sonunda Rogg’un onu özümsediğini sandığı bir psikoz ile sonuçlanacaktı varlığı. Yine de yalnızlığı seviyordu. Bir şekilde onun o yumuşak ama acı verici varlığını hissediyor hatta muhakeme edebiliyordu. Evet, insanlardan bıkmıştı. Bir haz oyuncağı gibi orada oturmak hoşuna gidiyordu.

Portakal tadındaki ekşi-tatlı kokteyl dilini uyuşturmaya başlamışken uykuya doğru yuvarlandığını hissetti. Bu uyuşukluk hali hoşuna gitmişti. Tüm duyuları zonklayarak ve hafifçe dağılarak zayıflamaya başladı. Bir takım cümleler işitti hayal meyal. “Artık Mota Amradh için zamanın geldiğini gösteriyor her şey. Kanlı Nükleer Çember şimdi kurulmalı!”

“O dediğin çok zor kardeşim, çok zor. Belki anarşistleri toplarsan, örgütlersen hatta o yunus fetişisti Posadistleri bile, böyle bir projenin oluşumuna destek verirler. Ancak ya Kiroy Traklar? Onlar artık oyunun yeni parçası? Ya hükümetler? Ya Plaza? Ya küresel partiler? Ya Diskaruma’nın Ajanları? Çok zor kardeşim. Mota Amradh burnunu bile çıkaramaz buralardan dışarı.”

Konuşmaya bir kişi daha katıldı. Rozura gözleri kapalı bitkin bir vaziyette koltuğa yığıldığı için onları sadece dinliyordu.

“Kardeşlerim boş verin böyle saçmalıkları. Yıl olmuş bilmem kaç hala daha Kanlı Nükleer Çember falan diyorsunuz. Geleneksel Küreselci sistemin hiçbir eksiği yok hatta fazlası var. Sadece haksız yönlerle zengin olanlar ki neyi kastettiğimi anladınız kaynakları hunharca kendisine ayırıyordu. Kim peki bunlar? Hükümetler, çeteler, partiler ve nasıl oluştuğunu bilmediğimiz bir ton yapı… bırakın artık. Hiçbir şey yapamayız. Kimseyi devrime ikna edemeyiz. Nükleer bir savaş seçeneğimiz de yok. Tüm bu projeler yok edildi. Kocaman dünyaları yok edecek büyüklükte bir silah var… o da atomun kutsal kudretinden yoksun, bambaşka bir şey. Nerede biliyor musunuz? O kayıp Diskaruma’da.”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum