bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 25 Temmuz 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 13. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Yokkent’in origamik geometrilerden örülü şehir manzarası ışıl ışıldı. Merkezde Panopticon yükseliyordu tüm ihtişamıyla. Kırk katlı bir gökdelendi Panopticon. İdeolojinin kalesiydi. Her köşeyi dinliyordu, her köşeye aksettiriyordu kendini.

Panopticon amansız bir göz gibi soğuğa rağmen karanlığı tarıyordu. Yıldızlar gökyüzünde sıkılaşmış ve kurumuştu. Bu kristalsi noktalar donmuş ışık noktacıkları gibi dağılmıştı gökyüzüne. Zevkin yedi makamında inleyen kasvetli bir fahişe kozmosun bu eşsiz senfonisi karşısında ürperiyordu. En büyük zevki oradaydı çünkü; karanlık…

Kızın adı Rozura’ydı. Gölgelerdeki bakışların, zevkten yoksun karanlık uçurumlarda çığlık atan sapkın suratların tadını çıkarıyordu. Bir garabet sergisinin içinde parlayan en kıymetli mücevherdi. Mezarlıklarda dans etmiş ve cam kırıklarına basarak yürümüştü. Hayatı sefalet, gösteriş ve acıdan ibaret bir mozaikti. Kuzeydeki uydu devletlerin karanlık brutalizmi ile alay eder gibi birbirine benzeyen on apartmanlık bir blokta kendini kaybetti. O bloktaki alalade bir apartman onu içine davet etti.

Bu apartman etraftaki diğer muadilleri gibi her türlü gösterişten yoksun kaba bir beton kütlesiydi. Fakat Rozura burada bulunan bir dairede neler olup bittiğinden haberdardı. Malum daireye geldiği zaman zili şehvetli bir dokunuşla çaldı. İçerideki adam yoğun bir kan sarhoşluğundan sıyrıldı. Tüm uzviyetinin yırtıldığını ve acı içinde çığlık attığını hissederek uyandı.

Nordoc Miccelz. Paralı asker, kaçakçı, soyguncu, terörist ve de yamyam.

Küfrederek doğruldu. Salona çöken karanlık, yarım kalmış sarkastik bir kabusa benziyordu. Dudaklarının feci halde çatlamış olduğunu fark etti. Karanlıktaki acı tat bu hisle birlikte daha da kudurdu. Nordoc yeniden küfretti. Zil birkez daha çaldı. Çatlayan dudaklarında dilini gezdirdi fakat bu, acı bir pişmanlığa bedel oldu. Boğazının gerisinden gelen kuru bir ağrı zehir gibi işledi hissiyata. Zil inlercesine çaldı yine ve güçlü bir yumruk kapıya birkaç kez vurdu. Kendi dilinde kısa bir küfür etti Nordoc ve Rozura’ya bu gece buluşmak için söz verdiğini hatırladı.

Yığılıp kaldığı koltuktan kalktı. Simsiyah duvarlardaki polaroidleri, insan kanıyla yazılmış kasvetli şiirleri, yalnızlığını ve de korkutucu gecelerini geride bırakıp kapıya yürüdü. Rozura’nın kıvrımlı bedenini düşledi kapıyı açmadan hemen önce… içinde isimsiz ve çığlıklarla dolu bir arzu peydah oldu.

Alışıla geldik hafifmeşrep ve kayıtsız duruşuyla Rozura acı vericiydi yine. Parlak bir aurayla çevriliydi ve aşırı derecede çekiciydi. Kan gibiydi, lifler gibiydi, ışık ve müzik gibiydi ve tüm bunların karanlıkta öpülüp en muhteşem geometriye akort edilişiydi.

“Berbat görünüyorsun,” diyerek içeri geçti, gene siyahları kuşanmıştı. Bacaklarını çıplak bırakan dar bir deri etek ve göğüs dekoltesi olan siyah bir deri ceket giyinmişti, “varoşlardaki tüm evler bu halde mi?”

“Zaman zaman ben de buradan taşınmayı düşünüyorum,” dedi Nordoc, “fakat Kara Pelerinliler dahi buraya giremiyor.”

“Hadi canım. Küresel Beş Yıldızlı Ajanlar. Gölgesi bile olmayan insanlar bunlar… ahaha… onların işi burada değil, onların işi siz sefillerle değil. Onlar burayla ilgilenmediği için sen ‘giremediklerini’ sanıyorsun.”

“Bu da iyi bir şey. Tam da ihtiyacım olan şey. Önemsiz ve de sefil bir görünüm. Bu görünüm sayesinde saman altından epey bir su yürütülür.”

“Bunun gibi mi?”

Kokuşmuş karanlıkta sırıtan bir köşeyi işaret ediyordu. Gölge ve acıyla sarılıp sarmalanmış bir dehşet alameti vardı orada. Bir ceset. Yüzü kıyma makinesinden geçirilmiş ve önüne dökülmüş gibi, bir zamanlar kafa olan yer şimdi kanlı bir harabeydi, uzun dalgalı saçlarında yer yer kızıl kellikler oluşmuş, çıplak göğüsleri hâlâ daha bir parça canlılık taşıyordu.

“Bundan sıkılmadın mı hâlâ?” dedi Rozura dalga geçerek, “birkaç yıl sonra yeni bir çağ başlayacak. Işıltılı, renkli ve de sentetik bir çağ. Ne demirin, ne de altının çağı, slikonun çağı. Sen ise kapkara, hastalıklı yılların adetleriyle kendini çürütüyorsun.”

“Çok güçlüyüm,” dedi Nordoc acı dolu bir sesle, “aynı zamanda neredeyse ölümsüzüm. Fakat kimse yüzüme bakmıyor… sefil ve de önemsiz bir varlığım. Korkunç bir ihtişam ile kendi yalnızlığıma doğru göçmek zorundayım.  Ne yapacağımı bilmiyorum. Hıncımı zayıfları avlayarak çıkarıyorum insanlıktan. Belki de evrimin sadık bir kölesiyim? Fakat ben, tüm varlığımla birlikte evrime aykırıyım… bilmiyorum hiçbir şeyi, ne kendimi, ne de tüm bu iğrençliği… kafam çok karışık. Kendimi öldürmeyi düşünüyorum ya da ölüleri sömürerek zehirlenmeyi.”

“Yatak odan kadınlarla dolu,” dedi, “boşuna felsefe yapıyorsun, kendini kandırma. Aşağılık bir sapıksın sen. Kadınlara neler yaptığını biliyorum.”

“Buraya bana kadın ırkçılığı yapmaya gelmedin umarım.”

“Feminizm,” diye düzeltti onu Rozura.

“Meselem kadınlarla değil,” dedi Nordoc, “tüm insanlıkla.”

“Hayır,” diye güldü Rozura, “senin meselen parayla. Duvardan asılı cesetler, o kas ve sinirden arındırdığın çırıl çıplak etler kirli fahişelerdi bir zaman, hepsi Rogg’un kızlarıydı. Sen para karşılığı öldürüyorsun onları ve evinde ayinler yapılmasına müsaade ediyorsun. Sen de tıpkı benim gibisin. Hatta benden daha da kötüsün. Ben para karşılığı bedenimi satıyorum, sense ruhunu.”

“Bu dünyada başka bir şekilde yaşama şansımız yok. Benim beslenmem gerekiyor, senin de öyle. Başka neyle beslenebiliriz? Bizler tanrıyız. İnsanlar gibi yaşayamayız. Bedenlerimiz insansı bir makyajla öpülmüş ve bu öpücük ile kahroluyoruz. Ya bedenlerimizden kaçmak zorundayız ya da bu dünyada, bedenlerimiz ile birlikte çürürken yaşamalıyız. Bedenlerimizden kaçarsak bize sığınacak bir yer kalmayacak. Çünkü biz bu bedenlere kaçtık uzun çağlar önce. Şimdi böceklerin dünyasında sürünüyoruz. Onların böceksi varlıkları üstünde yükselen yeni tanrılar var. Kimisi stüdyolarda, daha küçük olanları bankalarda, en büyük tanrılar ise görünmez. Biz ise kendimizin tanrısıyız ve yaşamak için kendimizden parçaları satmak zorundayız.”

“İşin korkunç kısmı da bu… artık bunu da yapamayız. Takip ediliyoruz Nordoc. Artık masken düştü.”

“Er ya da geç bir gün düşecekti zaten. Ömrümün sonuna kadar Nordoc Miccelz olarak yaşayamazdım.”

“Fakat Yokkent’ten kaçarsak?.. Bu ucube şehir-devletinde daha fazla yapamayız. Yeni bir göç dalgası geliyor. Kötücül dünyanın topraklarından yoğrulup çıkan yeni milletler, omuriliği Sahra’nın zehriyle sarmalanmış, genetiğinde eski duaların yankıları olan milletler. Belki de onların arasına karışmalıyız?”

“Beni bunlar ilgilendirmiyor,” dedi Nordoc, “milliyet denen şu köpürtülmüş hissiyat bağıntısı ortak ataların rektum küfünden ibaret sadece. O küfe gömmek istemiyorum kendimi.”

“Ne yapmayı düşünüyorsun peki. Vaktimiz doldu Nordoc…”

“Dediğini yapacağız. Kaçacağız bu şehirden. Bağlantılarımı tekrardan harekete geçirmem lazım. Ama önce ortalardan kaybolmamız lazım bir süreliğine.”

“Nasıl? Panopticon her yeri gözetliyor.”

“Panopticon’un içinden biriyle çalışacağız bu yüzden. Elemanın adı Gargamel. Gerçeklik Bakanlığı’nda görevli. Hakkımızda sahte bir haber çıkarttırmasını sağlayabilirim. Evinde cansız mankenler, gerçek insanlara birebir benzeyen kopyalar üretiyor…”

“Heyecanlı görünüyor. Hep bir cansız manken olmak istemişimdir.”

“Daha beter bir şey olabilirdin… bir android mesela. Sahra’da seni nasıl kurtardığımı hatırlıyor musun? Bir Plazmik Geyşa tarafından özümsenmek üzereydin.”

“Mota Amradh ve Flamingolu Deniz’den uzaklaşalı kaç yıl geçti yahu?”

“Arjan Zivistan’ın bile öldüğünü gördük…”

“Çağ değişiyor.”

“Belki de vaktimiz sahiden doldu Rozura. Bizim gibi olanlar daha İlk Kopma Anı’nda vazgeçtiler. Biz neden ısrar ettik? Neden ilk cinayeti seyrettik? Neden yaşadık? Bu bedenlerde bir türlü yaşlanmadan neden çürüdük? Belki de ait olduğumuz yere, karadeliklere gitmemiz gerekiyor artık?”

Rozura Nordoc’un keder, karamsarlık ve kuşku dolu yüzünü seyretti bir süre. Tekillik’in hatıralarını görür gibi orada. Sonra  “hâlâ bir araban var mı?” diye sordu. Nordoc’un kafası karışmıştı.

“Evet,” dedi, “ne olmuş ki?”

“Sana bazı şeyler göstermek istiyorum. Hâlâ bizim gibi olanlar var… ve dahası geri dönüyorlar. Akıl almaz şekillerde geri dönüyorlar hem de. Kendin de görmelisin. Ben de yuvamı özlüyorum Nordoc… şu dünyada bir karadelik yaratabilmek isterdim. Simsiyah bir kelebeğin kalbi gibi, kanatlarını çırpan siyah bir yıldız ve sonra sonsuzuk. Hadi gidelim Nordoc. Çık şu kokuşmuş harabaden.”

***

Nordoc’un aracı altmışlardan kalma bir spor arabasıydı. Sosyal konutlar bölgesinin dışında, bir çıkmaz sokakta parkedilmiş halde duruyordu. Rozura aracın siyah kaportasını okşadı. Tüyleri ürperdi. Soğuk bir arzu bacaklarını okşadı. “Mekanik bir tutku bu,” dedi, “bir makine olacaksam böylesi bir makine olmak isterdim.”

“Altmışlardan kalma bir anı kırıntısı mı?”

“Hayır… sonsuzluğa uzanan metal bir tanrıça.”

‘Metal tanrıça’nın pıhtılaşmış karanlığına uzanan deri koltuklar insanın içini özgüven ve de hırs ile dolduruyordu. Nordoc yanında oturan Rozura’ya bakınca, ruhunun rüzgarları köşelerinden insansı bir arzunun kopup çığlık attığını, kudurduğunu ve de alevli arzularını karanlığa saçtığını hissetti.

Rozura’ya dokunmak istedi. Onu hissetmek istedi fakat elleri metal tanrıçanın direksiyonuyla buluştu. Gözlerini kapatıp aracı çalıştırdı. Zevk dolu bir gürültü koptu ve karanlığın damarlarına değdi. Sonra titreşen bulutlar ve ağırlaşan karanlık ile birlikte varoştan çıktılar. Otoyol bomboştu. Bir yanda gökdelenler uzanıyordu. Art deco, modernizm ve de küreselcilik oyunu. Öyle bir tiyatro sahnesi ki, dünyanın öteki yakasında duran bir ticaret metropolünün sahte bir aksi sanki…

Saatler gecenin en geç safhasını gösteriyordu. Siber uzay matriksleri ile yeraltından akıp sayısal bedenleri öpüyordu. Sabah beklenmedik bir sürprizdi şimdi. Son cesetler yere seriliyordu. Çöpçüler birazdan uyanacaktı.

Hiç durmadan çalışan ve otomatikleşmiş zavallı suretleri görmek Nordoc’un içini acıttı. 7/24 açık olan bir hamburgercinin o populuxe zavallılığı ya da eczaneler ya da polis arabaları. Panopticon’un damarlarına adrenalin enjekte ettiği mayışmış bir şehir.

“Geceleri gündüzlerden daha farklı, bu şehir geceleri kendini öldürüp bir rüyaya dalıyor, gündüzleri ise o rüyadan arta kalanı yaşıyor… tekrar rüya görebilmek için, yine öldürüyor kendini rüyasında.”

“Bu şehir bir ayna Nordoc, bu şehir bir yıldız. İçindeki tüm diğer yıldızlarla birlikte parıl parıl yanan bir yıldız. Fakat yakında içine çökecek. Gitmeliyiz buradan.”

“Göç’e niye bu kadar taktın ki? Artık dünyanın göçe ihtiyacı yok. Yeni nesil göçebeler televizyonlarda ve bilgisayarlarda. Yeni göç sahaları uçsuz bucaksız düzlükler ya da karanlık yollar değil, göçebeler artık sinyaller ve internet aracılığıyla yayılıyor.”

“Tamamen siber bir varlık olmak isterdim… sana çok tuhaf şeyler göstereceğim Nordoc. Beni dışladığın ve yok saydığın yıllar için utanacaksın.”

“Sahi, endişelenmeye başladım. Kim bunlar?”

“Bizim türümüzden varlıklar. Doktor Buco No Rico ve Aziz Anarko. İki kişiler şimdilik. Rodoe tepelerinde lüks bir villadalar. İnsanlardan ibaret yüzlerce kişilik bir tarikatları var.”

“Diğerleri?”

“Diğerleri mi? Diğerleri dediğini yapıyor. Göçebelik! Sinyaller ve internet aracılığıyla.”

“Peki amaçları ne? Neden geri döndüler?”

“Biz neden kaldık?”

“Varlık hastalığı.”

“Onların ise sahiden bir amacı var. Hasta değiller. Tanrıyla iletişim kurmak istiyorlar.”

Nordoc aracın motor sesine karışan garip ve hastalıklı bir kahkaha attı, “tanrı insanların ruhlarından aksetmiş bir şey. Tanrı yok. Tanrı biziz. Tanrı karanlık.”

“Aklın ve ruhun küflenmeye başlamış. Karadeliklerdeki muazzam tekilliği ve de çözülemeyecek denklerimi unutmuşsun. Tanrı tek bir hakikat ve hakikatin özü. Hakikat gibi o da bir göçebedir fakat o varolmuş tüm evrenlerde hiç durmadan göç eder…”

“Ama bazı evrenlerde hakikat ölmüştür,” dedi Nordoc ve iri damlalı yağmurların yağdığı alacakaranlığın içine sürdü aracı. Neon ışıklar asfalta düşen hakikatin ıslak yankısını öptü. Melekler kodein şurubu içip bayıldı.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum