bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı insan basli tanri

Tarih: 11 Temmuz 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 12. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Çok kasvetli bir hazan yeli esiyordu Yokkent’in sokaklarında. Her tarafı dokuz sayısıyla boyanmış, dokuz katlı penceresiz bir beton binada daktilolar şehvetle tıkırdıyordu. Mürekkep gerçekliğin üstüne dökülüp yeni bir ten ve vücutta yükseliyordu. Sonra bu ızdırap dolu müzik iğneler, kalemler ve de ah eden bir parça dudağın arasından nefes halinde çıkıp karanlığa karışıyordu. Bazı yerlere zaman uğramaz. Bazı duvarlara zaman işlemez. Nitekim Yokkent Gerçeklik Bakanlığı’nın duvarları zamansız-betondan inşa edilmişti. Bu duvarın ardında saatler çalışmazdı. Kimse saati merak etmezdi. Kimsenin buna ihtiyacı yoktu. Bazı yerlerde, insanlık zamanı yenmeyi başarmıştı fakat bunun ötesinde ne var ki? Sadece esaret. Zamansızlığın yarattığı bilinmeze esaret!

Gargamel işte böyle bir yerde uyandı. Gözlerini toz ve Akdeniz kederiyle dolu bir büroda açtı. Her köşeden kağıtlar fışkırıyor, matbaa aletlerine ait şehvetli organlar durmadan kağıdın tenine basılmış mürekkeple kavramlar fışkırtıyordu ortalığa. Acı içinde doğrulup uyuşmuş bacaklarını ovuşturdu. Kafası çok karışıktı. Upuzun ve yekpare bir karanlığın içinden doğup, yeniden varlığa tükürülmüşçesine. Çok yalnız ve de aşağılık hissetti kendini. İş arkadaşlarının arsız sohbetini dinledi.

“Fillerin karanlıkta tepetaklak yürüdüğü diyar?”

“Magombo Deresi.”

“Yanlış. Sadece iki harfli bir yer?”

“Xu?”

“Hayır aptal. Bu Ay.”

“Ay’da filler yaşar mı?”

“Elbette.”

“Ama nasıl?”

“Ay bir tepsi şeklinde ve tepetaklak duran filler sayesinde var oluyor… bu kadar basit işte.”

“Ama bu çok aptalca.”

“İşte bu yüzden halk buna bayılacak.”

Önündeki sehpada duran amfetamin haplarına, kahve fincanına ve de dolgun kağıt destesine baktı. Kapakta “İnsan Başlı Tanrı” yazıyordu. İsim ürpertici bir rüzgar gibi Gargamel’in zihin kaslarına dokundu. Adamcağızın algıları bir anda öyle genişledi ve öylesine zayıfladı ki kainatın dışına taşıp öylece kalı. Gözleri kapandı yine. Kendi içindeki karanlığa baktı. Kapkara bir kaleydeskop gördü sadece. Kuantum yaylarındaki gerilim dolu hatlarda kaybolmuş ve orada çınlayan seslere bulaşıp acı içinde hakikatin müziğini yaratıyor. Sonra bu müzik organik bir harca dönüşüp gerçekliğe sirayet ediyor ve onu inşa ediyor yeniden.

Bu kurgunun üzerindeki dağ kabileleri karanlıktaki tanrılara kurbanlar adıyor korkuyla, sonra fatihler dağlarını fethediyor onların… Gargamel gözlerini açıyor. Tekrardan yazdığı kitaba bakıyor. Sayfaları özlemle ve de kendine duyduğu nefretle karıştırıyor. Kendi ruhunun müziğinden kopmuş pek çok kelime, anlamsız pek çok terim, pek çok yakarış ve pek çok inilti var sayfaların teninde. Kağıt destesini korkuyla kucağına alıyor. Biri görür de el koyar korkusu var Gargamel’in içinde çünkü kurmaca eserler yazmak yasak! “Fakat İnsan Başlı Tanrı kurmaca değil ki?” diye düşünüyor. “Ben hakikatleri yazdım… ama nasıl bir hakikati, hangi hakikati? Gelecekteki hakikatleri yazdım ya da kuantum yaylarındaki bir göçebe hakikati. Hakikat bir göçebedir!”

Tüm bu düşünceler Gargamel’i gerdi. Gözlerini yine kapayıp gerindi. Bu sefer kurguladığı şeyler üşüştü zihnine. Victim modası, Moskito şehri, Plazma’nın ada ütopyası ve sonra yumuşak-sürüş-araçları. Bunlar neredeyse iki asır sonraki bir geleceğin ufacık bir panaromasıydı. “Bu hakikat mi?” diye geçirdi içinden, “yoksa büsbütün saçmalık? Her kurgu bir hakikattir. Her yalan bir hakikattir. Hakikat ise… göçebedir, hakikati yakalamak için insan da bir göçebeye dönüşmüştür. Bizler hakikat güneşinin peşinde serpilen, ona yakaran ve onu bulmak için kozmosun engin çığlıkları arasında sürünen pespaye maymunlarız!”

Saklanmak istiyordu. Dünyanın ne denli büyük ama aynı zamanda ne kadar yalnız olduğunu biliyordu. Bu şey saklanmayı daha da güçleştiriyordu. Kendi içinde saklanmak istese de burası en güvensiz sığınaktı. Ruh, her şeyi ele vermeye hazır bir düzenekti. Öyleyse tek yapması gereken bu Yokkent denen şehirden kaçmaktı. Ama önce Bakanlık’tan kurtulmalıydı… sonra? Sonra özgür olacaktı işte. Saklanabilirdi ama önce kurtulmalıydı.

Ayağa kalktı. İş arkadaşları Gargamel’in suratına acayip bir şey görmüş gibi baktılar. Gargamel kafasını çevirip ofisten çıktı. Kucağında bir deste kağıt, kafasında ise ağır bir gürültü vardı.

Mesai bitmişti. Koridorlar mürekkep kokan insanlarla doluydu. Gargamel hepsinin arasından bir serbest parçacık özgürlüğü ile sızdı. Sonra dışarı çıktı. Transistörlerin cıvıl cıvıl ışıldadığı bir şehir panaromasıyla karşılaştı. Cadillac’a bindi. Benzin göstergesine korkuyla baktı. Evine kadar yetecekti.

***

Gargamel evinin bulunduğu sokağa vardığı sırada ortalık adam akıllı kararmıştı. Cadillac’ı kaldığı apartmanın yanındaki bir açık sahaya park etti. Kağıt destelerini korkuyla kavrayarak kaldığı apartmana doğru yürüdü. Aşk Baharı’nın revaçta olduğu yıllardı. Pilili etekler, umursamaz suratlar, kayıtsız bedenler ve ana tanrıça güzelliğine sahip yeni yetme kızlar geçip gitti. Peşlerinden serseri oğlanlar koştu. Sokak lambaları ışıldadı. Transistörler cızırdadı ve televizyonlar açıldı. Gargamel evine girdi.

Simsiyah çöp poşetleri salonda sıra sıra dizilmişti. Lamba yanmıyordu. Kapıya bakan duvar büsbütün fotoğraflarla kaplıydı. Gargamel karanlığın içinde o mahzun fotoğraflara bakıp kederlendi. Zaman yavaşladı, ten soğudu ve muhayyile kasıldı. Oğlunun altı yaşında öldüğünü hatırladı. Bu talihsiz olaydan birkaç yıl sonra bir kız çocuğu olmuştu. Fakat daha altı günlükken ölmüştü. Karısı çok geçmeden intihar etmişti. Gargamel tüm sevdiklerini yitirmişti.

Bu trajik geçit töreni Gargamel’i yıkıp sona erdikten sonra tekrardan yapayalnız ve sönük bir adam kaldı geride. Gezegenlerini ve yakıtını yitirmiş bir yıldız gibiydi. Bir zamanlar çok mutlu ve saadet dolu ama şimdi yapayalnız ve üzgün.

Yokkent’e taşındıktan sonra kendine bir bilgisayar almıştı. Bu bilgisayar sahip olduğu tek şeydi. Dev bir kasa ve bir televizyon kadar büyük bir monitörü vardı. Bilgisayar adeta enerji yiyen teknolojik bir canavardı. Bu yüzden Gargamel bilgisayarını her açtığında kaldığı sokakta tüm elektrikler giderdi. Tabii ki kimse bunun Gargamel yüzünden olduğunu anlamazdı. Anlayamazlardı.

Fakat Gargamel o gece bilgisayarını açtığı zaman elektrikler sapasağlam yerinde durdu. Monitörün içindeki devrelere enerji aktı, büyük bir gürültü çıkararak fanlar döndü, enerji bilgiye çevrildi fakat bunun haricinde başka bir aksülamel yaşanmadı. Gargamel tüm beklentilerini dahi yitirmiş biri olarak, bunun karşısında da hiçbir vehme kapılmadı. Bunu alalade bir şey olarak değerlendirdi. Demek ki enerji hatlarını güçlendirmişti belediye.

İnsan Başlı Tanrı’nın yazılı olduğu desteyi bilgisayara okutmaya başladı. Bu teknolojiyi elde etmek için saydığı banknotları düşündü. Sonuç tamamen memnuniyetti. Kelime-görüntü-okuyucu-makine kusursuz çalışıyordu.

Yazdığı eser bilgisayara aktarılırken önünden geçip giden sayfalarda yazdığı eserin havada duran, anlamsız ve de yorucu terimlerine, garip fakat son derece tutarlı kurgusuna, sıkıcı pasajlarına, boğucu betimlemelerine ve kelimelerindeki yorgunluğa bakıp durdu. Bunu kendisi yazmıştı değil mi? Utandı. Bu eseri herkesten saklamak zorunda hissetti kendini. Hiçbir anlamı yoktu. Hiçbir değer ihtiva etmiyordu, üstüne üstlük bütünüyle kurguydu. Yakılası bir çöptü sadece. Fakat yazdıkları ya hakikatse? Bunları öylesine korkunç bir bilinç hali içinde yazmıştı ki, yazdıklarını adeta yaşamıştı. Moskito şehrinin karanlığını, o lila, pembe ve sarhoş ışıklarını görmüştü. Daha sonra yumuşak-sürüş-araçlarının boyut değiştirip kuantum sahalarına indiği anları dahi yaşamıştı. Tüm bunlar rüya ile karışık bir sayıklamanın neticesi miydi yoksa? Hayır. Olamaz. Bunların hepsi saf kurgu. Saf suç. Üstelik bilgisayarında artık. Eğer müfettişler bir şekilde bilgisayarını incelemek için evine dalarlarsa? İnsan Başlı Tanrı’nın yazılı olduğu bu metin dosyasına ulaşırlarsa? Ne yapacaktı? O zaman ne yapabilirdi ki sahiden?

Korku içinde kağıt destesini okuyucu makineden çıkardı. Elleri titriyordu. Pencereyi sıkı sıkı örten perdeleri çekip sokağa baktı. Şehrin inim inim inleyen ışıklarına, gece manzarasına, ürpertici rüyalara ve inleyişlere baktı. Akdeniz’in rayihasını kokladı. Bu şehir ona düşmandı. Bu karanlığın yer yer yanıp, kızıla döndüğü, yer yer sönüp büsbütün tüm geceye dolduğu hissiyat ona düşmandı. Ne yapmalıydı? Suçlarını gizlemeliydi. Yazdığı şeyi yok edecekti. Banyoya girdi.

Kağıt destesini küvetin içine bıraktı. Kafası karışmıştı. Şimdi ne yapmalıydı? Onları yakarsa koku komşulara dek giderdi. Eğer onları yıkarsa mürekkep silinirdi fakat müfettişler bu kağıtlarda günahkar bir şeylerin yazılmış olduğunu anlayabilirdi. Nereden göreceklerdi ki peki kağıtları? Evet. Kağıtlar er ya da geç Çöplük’e ulaşacaktı. Müfettişler kağıtlara karşı hassastı. Onları bir güzel elden geçirip belki de yazılmış olan şeyleri tekrar açığa çıkarabilirlerdi.

Gargamel sinip kaldı. Bilgisayar da açıktı hâlâ. Enerjiyi vahşi bir imparator gibi sömürüyordu. Koşarak bilgisayarın bulunduğu odaya gitti. Makineyi kapattı. Daha sonra monitörün kapağını açıp hafıza kartını söktü. Yeni bir hafıza kartı taktı. Bu yeni kart da Gargamel’in ihtiyacı olan tüm dosyaları içeriyordu, fakat artık elinde tuttuğu bu hafıza kartını en ölümcül sırrıymış gibi saklamalıydı.

Çürük bir ufunetle dolu salona geçip karanlıkta tur attı korkuyla. Sonra cebinde sigara paketi olduğunu fark etti. Paketi zor anında ortaya çıkmış bir dostmuşçasına okşayarak içinde kalan son sigarayı aldı. Bu zalim ve sahte dostun kılıfını çöp poşetlerinin olduğu yere savurdu. Büyük bir minettarlık, haz ve kederle yaktı sigarasını.

Fotoğrafların asılı olduğu duvarı seyreden bir koltuğa oturup birkaç nefes çekti içine ağır ağır. Gözlerini kapadı. O kağıtlardan nasıl kurtulacaktı yarrabi? Peki ya eserinin bulunduğu hafıza kartını nasıl saklayacaktı? Peki ya oğlunun hatıraları… onları zihninden nasıl söküp atacaktı, bu acıyla nereye kadar yaşayacaktı? Derince iç çekti. Çok akıllı bir çocuktu oğlu. Çok usluydu. Çok meraklıydı. Çok zekiydi. Büyük bir yazar olabilirdi. Tatlı ve zeka dolu ışıltılarla parlayan büyük ve siyah gözleri vardı. Gargamel’in kalbi kaybettiği o muazzam şeylerin acısıyla ah etti. Oğluna her gece masal anlatırdı. Çocuk nasıl da uslu ve de merak içinde, çıt çıkarmadan dinlerdi babasının anlattıklarını. Sonra kim bilir ne güzel, ne renkli rüyalar görürdü.

İtiraf etmeli ki karısı güzel bir kadın değildi. İnce, zarif ve kederli bir görünümü vardı. Fakat Gargamel için dünyadaki en güzel çiçek onun saçlarıydı, en güzel şarkıysa onun sesi. Gargamel ona aşık değildi… hayır. Aşktan da ötede, bambaşka, sahici bir sevgiyle seviyordu onu. İnsan aşka ihanet eder. Aşk zaten haindir… fakat Gargamel, karısını tuhaf ve çocuksu bir sevgiyle seviyordu. Kimi zaman bir baba gibi, kimi zaman da annesini seven bir çocuk gibi.

Peki ya kızı olacağı için duyduğu mutluluk? Şiir bile yazmıştı ona… fakat küçücük bedeni bu karanlık dünyaya itiraz etmiş, tutunamamış ve babasının kalbini de söküp alarak uçmuştu hiçliğe.

Gargamel’in gözyaşları gömleğini büsbütün ıslatırken sigaranın köküne ulaşmıştı. Parmağı yandı. Öfkeyle savurdu izmariti. Kalkıp mutfağa geçti. Gözüne birkaç hamam böceği çarptı karanlıkta. Umursamadı. Alkol aradı. Bulamadı. Sersemlemişti. Karanlıkta öylece dururken kağıtlara ne yapacağına karar verdi.

Hışım ve bir karara sahip olmanın verdiği o somut cesaretle banyoya girdi. Küvete serdiği kurgu mozaiğini birer birer parçalamaya başladı. Öfke, tutku ve histeriyle birlikte un ufak etti yazdığı eseri. Saatler boyunca parçaladı kağıtları ve sonra geride bıraktığı yığını yıkadı. Küvette iğrenç bir lapa kalmıştı. Salona savruldu sonra. Sersemlemişti. Kendini bulanık ve de dumanlı hissetti. Cebinde biraz para vardı gerçi ve saatler çok geçti. Ne yapmak istediğini de biliyordu üstelik; sarhoş olacaktı. Üzerine bir ceket giyip dışarı çıktı. Gece mayhoş bir esintiyle ürperiyordu. Arabasına binmekten imtina etti. Birkaç blok ötedeki yeraltı kulübüne yürüyecekti. Karanlığı ve karanlıkta yankılanan sessizliği dinledi. Şehrin ışıklarına baktı, kederle ağırlaşan ve de yükünü boşaltmaya hazırlanan bulutlara baktı. Nice katillerin saklandığı gölgelerin uzantılarını hissetti boynunda. Ölmeyi düşündü. Bu fikir onu rahatlattı.

Betonlaşan, kayıtsızlaşan ve birbiri içine sıkışan insanların yarattığı Yokkent’te karanlık şarkılar yükselirdi geceleri. Gargamel bu şarkılara müptela oluyordu gittikçe ve ölümün asil sessizliğini düşünüyordu durmadan. Fakat bunu düşünen insanlar gürültülü müzikler dinliyordu. Organik kaplamalarına sarılmış dünyanın hakikat dolu hışırtılarına karşı onlar da gürültülü müziklere kaçıyordu. Nitekim kulübün içinde böylesi karanlık bir elektronik müzik çalıyordu. Sözleri bir bilgisayar düzeneği sayesinde kadın sesine sahip zavallı bir android söylüyordu.

Yağmur ve siyah kelebek

suskun, suskun, suskun gece

sessizlikte yağmur

bu son rüya… bu son rüya…

gözlerin kapansın

üşüyor musun? üşüyor musun?

Bilgisayar histen yoksun karanlığında yaratıyordu bu sözleri. Hepsi lalettayin bir akım içinde devrelere sıçrıyor ve silikon bir kalpten akan gözyaşlarıyla karanlığa damlıyordu. Sessizlik bir anda geriliyor, hava yankılar ve dumanla doluyordu böylece. Kuklacı tüm kalplerin ipini çekiyor, insansı tende tüyler ürperiyordu. Şarkı meydana geliyordu hiçlikten, insanın kendi yarattığı silikona hapsedilmiş bir hiçlik, muhayyel bir kadının bozuk sesi, dışarıda gürleyen gökyüzü ve hakikatin estiği yağmur.

Sarhoş olmak istiyorum, dedi kendi kendine Gargamel, sızmak istiyorum. Ölmekten korktuğum için hissiyattan yoksun bir karanlıkta avutmak istiyorum kendimi.. ben sadece kaçmak istiyorum. Ölüm bir kaçış değil ki?

Havadaki görünmez liflerde dolanan müzik titreşimlerini ve de yüzlerce ciğerden çıkan yanık nefesin kirliliğini hissediyordu. Gözlerden ırak bir köşeye yürüdü acı içinde. Tek isteği onu görmekti. Neon lambaların her yana acıyı, baş ağrısını, insomniayı ve de sonsuzluğa benzer bir hissi kustuğu o masmavi karanlıktan uzakta, sahici bir sessizlikte buldu onu. Poligon Androidi’ni. Yeni çağın bir ikonuydu o kadın. Metal bir iskelet üzerine giydirilen silikondan inşa edilmişti. Ölümsüzlüğe uzanacaktı bu vücut ve zihninde açan elektronik güller uzak geleceğin tutkuları ile camdan köşelere, kaleydeskoplara, yalnızlığa ve de dehşetin burgularına dönüştürülecekti.

“Yokkent’te her şey ucuz, her şey sıradan ve her şeyi elde edebilirsin. Kasvet de öyle değil mi? Sırf bu yüzden mi bu şehirde her gece böylesine kasvetli?”

Poligon Androidi silikon ile yaratılmış gözlerini açtı. İrislerinde tanrısal bir işmara benzeyen anlam yüklü ışık parçacıkları geziniyordu. “Buraya niçin geldin?” diye sordu, “seni beklemiyordum.”

“Biliyorum,” dedi Gargamel kederli bir sesle, “biliyorum… beklediğin kişi hiçbir zaman ben olamayacağım zaten fakat korkuyorum. Yardıma ihtiyacım var.”

“Söyle.”

“Yanımda bir kurgu taşıyorum. Bunu gizleyebilir misin?”

“Göster,” dedi Andorid.

Gargamel, hafıza kartını ruhuna akort edilmiş bir mücevheri söküyorcasına temkinli ve acı içinde çıkardı. Silikon kadın çok hızlı bir hareketle adamın elindeki şeyi aldı. Çok geçmeden kurgunun ılık safhaları, acı, endişe ve burukluk ile akmaya başladı zihnine damla damla. Rafine bir talihsizlik ve büyük şehrin dokusuyla birlikte hafif bir rüzgar esti elektronik muhayillenin iklimlerinde. Sonra kurgu tamamen dibe çökünce ve sahiden olduğu şeye, bir düşünce embriyonuna dönüşünce Android gözlerini hatıralara açtı.

Silikondan kalbi yıllar önceki bir cinayetin korkusu ile atıyordu şimdi. “Bir zamanlar gerçek bir kadındım,” dedi, “sahiden bir kalbim vardı ve yumuşacık bir tenim. Fakat beni katlettiler.”

Anılar kurgunun akarken açtığı sıcak yataklardan dolmaya ve elektronik kayıtsızlığı yıkarak yerine insansı bir korkuyu getirerek yanmaya başladı. Yokkent varoşlarındaki atıl bir bölgede floresanların cızırdadığı loş bir depoya gitti. Dakoy denen bir müptezel lordunun karargahıydı burası. Burada hep kaotik şeyler yaşanırdı. Gizemli kurguların bestelendiği, karanlık düşlerle dolu bedenlerin müzik aletlerine dönüştüğü çirkin bir zamansızlık düzlemi. Fakat hayatın ve çürüyüşün alalade tonlarıyla doluydu içerisi. Muhtelif yerlerde fare ölüleri, kolilerin altında ve köşesinde örümcek ağları ve havada nemli bir koku vardı her daim. Zamansız fakat son derece sahici bir yerdi.

Tavandan işkence aletleri sarkıyordu. Sadistik zevklerin ürünü olan metal canavarlar. Onlara cansız demek mümkün değil çünkü soğuk gövdelerinde, nice canın pırıltısını taşıyorlar ve nice bedenin kanını, böyle karanlık gecelerde zevkle içmişlerdi. Dışarıda yarasalar karanlık gövdeleriyle geceye karışırken, zincirler her yerden sarkıyor ve hayaletvari yarı canlı kıskaçları ile av için bekliyorlardı. İnsan teninin özlemiyle yanıp tutuşan korkunç varlıklar kabuslar yaratıyordu. Kurgu atölyesi harıl harıldı.

Depoya giren bir dizi insanın tabanlarına ait tak tak sesleri duyuldu. Bu boğuk yankılar yaklaştı; Dakoy ve Maskeli Hizmetçiler’i… hepsi süslü birer kadavra gibi, zalim ve de trajik. Ölü etlerini satan ölü fahişeler ve ölü etlerden beslenen bir karga. Çirkin bir manzaraydı sahiden fakat manzaranın ortasında çok daha kötü bir şey vardı. Her yeri bağlanmış yarı baygın bir kadın. Maskeli Hizmetçiler ölü dudakları ve parçalanmış boğazlarından yükselen nemli kıkırtılar ve mırıldanmalarla yere attılar kadını. Dakoy tüm hizmetçilerinin ortak bilincinin üzerinde yükselerek bir örümcek gibi konuştu, “Acı çektiğini sanıyorsun öyle mi?” diye güldü. Bir örümcek ısırığı kadar tizdi sesi ve kahkahası tırmalayıcıydı. Giydiği siyah, fetişistik deri kıyafetlere taktığı demir eklentiler iğrenç bir nekrofil ilahına dönüştürmüştü onu.

“Hissettin mi?” diye sordu Android. Korkuların tılsımı çözülmüş ve gerçeklik kristalleşip buz kestiği yankısız düzlemden çözülerek akmaya başlamıştı. Yokkent’in acı içinde ve korku dolu on iki milyonluk insani karanlığı bulandı. Güzellikler hızla döküldü, kederin kutsallığı kayboldu. Kulübün karanlık gölgelerinde yankılanan elektronik müzik sesi parça parça akan bir hayatın alametleri gibi bastırarak yükseldi. “Kurgunu saklayacağım,” dedi Android, “fakat sen de benim kurgumu bulacaksın.”

“Fakat nasıl?”

“Bir androide dönüştürülüp elektronik bir mumya olmadan önce kim olduğumu, neden öldüğümü ve beni kimin bir androide dönüştürdüğünü bulmanı istiyorum.”

Gargamel kurgusunu tamamen yitirmişti ama bir İnsan Başlı Tanrı’ya dönüşmek üzereydi şimdi. Çok kederliydi dünya. Güzelliğin öldüğü, yıkıntılarının ıssız bir mezbeleye dönüştüğü fırtınalarla doluydu. İnsanlar çirkinliği alkışlıyordu. Alalade ışıklar geceyi incitiyordu. Güzellik çürüyordu. Ruhların o mukaddes molekülü yitiyordu. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti Gargamel. O tüm güzelliklerin nasıl da kaybolduğunu görüyordu şimdi. Bir androidin sentetik gözlerindeki insan-ötesi bakıştan izlemişti hepsini.

Gargamel yüreğindeki sancılar, kurgunun yitimi ve de hayatın gerçek ötesi bulantısıyla birlikte karanlığa karıştı. Şarkı sustu. İnsanların gözleri kapandı. Android rüya görmeye başladı. Yağmur şiddetini arttırmıştı.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum