bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 13 Haziran 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 10. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Tekrar uyandığım zaman nerede olduğumuzu anlamam artık imkansız bir hal almıştı. Büyük ihtimalle yine bir yumuşak-boyut-değiştirme sahasındaydık. Kalbimde katmanlara bölünerek büyüyen isimsiz bir ağrı vardı. Moskito’ya dönmek istiyordum. Yaz Çiftliği’nin ve oradaki tüm toprakların hayali beni korkutuyordu.

Arabanın filtreli pencerelerinden etrafı seyrettim bir süre. Fakat araçtan etrafı seyretmek zihnimi boğuyordu. Bu yüzden araçtan inip manzaraya karıştım. Gecenin soğuk sedası Victim kumaşının sentetik zarafetine işledi. Bu his gayri ihtiyari bir dürtü geliştirdi içimde. Lensin arayüzünü tekrar açıp annemi aramayı denedim. Kadın çağrıma cevap vermedi. Belki uyumuştur diye düşünüp bir mesaj bıraktım. Uyandığında cevap verir diye umut ettim. Kızların ve matematikçinin yanına gittim. Üstünde Etem Runo Nakla yazan bir mezar taşının etrafında toplanmışlardı. Etem Runo Nakla, Arjan Zivistan ile bağlantıları olan bir kaos matematikçisiydi. Yarattığı kaos formülleri sayesinde günümüzde pek çok bilgisayar artık toplumsal felaketleri tahmin edebilecek bir hale geldi. Titan’daki delilik bir istisna idi ama. Buzul asteoridlerinde çıldırıp insan-ötesi yaratık formlarına bürünen madenciler de öyle. Onlar sadece trajikti.

“Durumlar iyice karışıyor,” dedi matematikçi, “kalkanbalığı kuşları ve gramafon kargası eşmiş toprağı. Bay Nakla’nın huzursuz rüyalarında garip bir eşitsizlik var.”

“Balkabakları dans ediyor,” dedi kızlar, “ince upuzun bir vals, saçlar, rüzgar ve rüya… gece çok bulanık.”

“Kaçmamız gerekli. Acele etmeliyiz. Teröristler buraya da gelmiş. Bizi takip ediyorlar. Her yerdeler. Onlarca yankıyı söndürdüler. Bombalar patlıyor. Zamansızlık, kayıtsızlık, alelacele disforya bombaları. Acele etmeliyiz. Çabuk olun, iz bırakmamalıyız, her şeyi yıkayın, imajları, göstergeleri, her şeyi! Hadi! Gidin de o aracı imha edin!”

Kızlar ben sanki orada yokmuşum gibi yanımdan geçip gittiler hızlıca ve beni matematikçi ile başbaşa bıraktılar Nakla’nın mezarında. “Neredeyiz?” diye sordum. Cevap vermedi. Mezar taşına bakıp elindeki pespaye kağıda bir şeyler karalamaya devam etti. Bir lahza, “yumuşak-alan-eşitsizliği kuruyorum,” dedi, “şu kızlara bir baksana, neler yapıyorlar?”

Arkamı dönünce kızların aracın motoruna büyük tüplerden bolca makyaj malzemesi akıttığı gördüm. Bu şey aracın şasisini eritti. Sonra kızlar araca törpülerle saldırdı. Kedi gibi ciyaklayarak zavallı arabayı renkli ve işe yaramaz bir yığın haline getirdiler. Daha sonra tüpleri yere atıp ateşe verdiler onları. Matematikçi de işini bitirmişti. Arkasını dönüp kızlara seslendi. “Beni takip edin!”

Uzaklardan çatışma sesleri geliyordu. Moskito’yu düşündüm elimde olmadan, ürpertici bir his yayıldı her yanıma. Korkuyordum. Annem emniyette miydi? Yoksa o da mı çatışmaların ortasında kalmıştı?

Matematikçiyi takip ettim. İradem yok gibiydi Uçurumdan aşağı atlasa, yine de onu takip edecektim. Peşimden kızlar geliyordu. Gülüşüyorlar, matematiksel bir anaerkil faşizminin aygıtları ile espiriler yapıyorlardı. İçimdeki korkularla tamamen zıttı dünya. Ben içten içe ezilirken, dünya genişlemek için can atıyordu.

Yürürken, yumuşak-sürüş-aracındaki o menhus uğultu büyüdü etrafımda. Boyut değiştiriyor olduğumuzu hissettim. Karanlıkta bir golgi cisimciği parladı ve söndü. Mitokondri-adamlar geçit töreni düzenledi. Kuarklar kükredi. Kızlardan biri yatmak istediği erkekleri sıraladı. Diğerleri seks mekanizmasının etkisi ile kasıldılar. Bir hayal tüm vücutları ürpertti. Gökyüzünde gölgeli bir dharma sedası yankılandı. Bombardıman uçaklarının yoğun gürültüsü geldi sonra. Düşmeyen bombalar ve yanı başımda gülüşen kızlar.

Görünmezmiş gibi hissediyordum kendimi, belki de öyleydim, topluluğa karşı olan bu vasıfsızlığım başka ne ile açıklanabilirdi ki?

Mezarlık yolunun sonunda incecik bir hat halinde çamlar, kar tanesi yapraklı iğnedişi ağaçları, egzotik yüz çınarları ve de sakız çalıları vardı. Bu serhaddi geçtikten sonra yana doğru eğilen garip bir düzlüğe çıktık. Dümdüz bir toprak yol vardı önümüzde. Adeta hiçliğin içinden akıyor, uzanıyor ve uzanıyordu. Sağ taraftan seda eden manzara küçük küçük ışık noktacıkları ile lekelenmişti. Sonra deniz başlıyordu. Deniz manzarası içimde serin bir rahatlama yarattı. Fakat yol birdenbire eksenini kaybetti. Giderek yassılaştı dünya, denizin görüntüsünü yitirdim ve yol yusyuvarlak çorak bir zemine dönüştü. Etrafta hiçbir şey yoktu. Ne deniz, ne de bir ışık zerreciği. Kıyametin ötesinde, kozmik bir plakada, sonsuzluğu seyrediyor gibiydim. Tüm manzara yok olmuştu.

Dümdüz bir ay çölü gibiydi zemin. Aşağı baktıkça ürküyor, gökyüzüne baktıkça çığlık atmak istiyordum. Neresiydi burası?

Çok geçmeden bir ışık parlamaya başladı. Ne dolunay, ne de bir yıldız. Bilinen hiçbir şeye ait değildi. Kozmosun uzak bir yankısından gelmiş olmalı. Işığın kuşkusu ile meşgulken dalga seslerini duydum yeniden. İçime gayri ihtiyari bir ferahlık çöktü.

Uzaklarda ay çölü sona eriyor, devasa bir kalabalık kükreyerek yükseliyordu. Kozmosun ıssızlığı ile çevrili bu yankısız yerde her şeyi fısıltıların rengine boyuyorlardı. Kasvetli bir kutlamaydı bu. Grotesk heykellerin kalabalığı, açısı bozulmuş suratlar ve insanlığın garabeti.

Mitokondri-adamlar yine hızlı hızlı geçti. Güzelliğin hükmü zamana kapılıp bozuldu. Espiriler söndü. Gülüşmeler kayboldu. Bir vajina gece boyunca yırtıldı. Milyonlarca çığlık doğdu. Gramofon topları gökyüzünde süzülen faşist tayfları vurmak için kuzguni şarkılar çaldı ve biz o an bir ıssızlık ormanının içinde kaybolduk. Bu orman feci bir şeydi. Karmakarışık kökleri bilinmezliğe uzanan gövdeler hayatın sönüp gittiği, karbonlaştığı bir trajediye hapsedilmişti. Görünmez dallardan çağlara sığmaz bir hüzün, güzelliğin yitip gittiği o feci kıyamet, yeşil bir trajedi ve de buruk buruk tüten bir ispiritizma sarkıyordu. Gece çorak toprağa damlamış ve ışığın yoğun sızısına dair bir ürpertiyle birleştirmişti bu grotesk hilkatı. Yüz binlerce heykel zaman ötesi bir şeyin etkisi ile metamorfoza uğramış, savrulmuş, açılarını yitirmiş, asimetrik bir dehşete dönüşmüştü. Kocaman kafalar, şekilsiz suratlar, bomboş gözlerdeki trajik ifade, sonsuzluğa açılan ağızlar ve grotesk suratlardaki kederli istihza.

İlerledikçe iyice sıklaşıyor, yüz ifadeleri sertleşiyordu heykellerin. Hüzün, korku ve isimsiz bir hissin yankısı vardı etrafta. Muazzam bir güzelliğin ve saflığın çürüyüp gidişine dair o yankı eden burukluk. Heykellerin her biri, bir öncekinden daha korkutucuydu. Acı ve trajik bir inflağın dehşetinden kaçmak ister gibi öne uzanmış, zamansızlığın içine katılaşarak hapsolmuşlardı sanki.

Bir süre sonra aklım garip bir idrağın yankısı ile doldu. Bu heykelleri biri yapıp da bırakmamıştı buraya, bu imkansızdı… Bunlar ya heykellere dönüşen insanlardı, ya da heykeller topraktan çıkmıştı! Böyle çarpık varlıklara bir ruh üfleyecek insan nasıl sanatçı olabilir? Böyle bir sanatı hangi akıllı-varlık üretebilir? Heykellerdeki çirkinlik cismin en aşırı, en bayağı ve de akla en aykırı ölçülerindeydi. Kimisi sapkın bir cinsel iştahın vuzuhuydu. Şişen organlar, bozulan bakışlar ve kanlı orgazm. Kimisi ise sadece bir insandı. Sadece bir insan. Bedensiz, çırıl çıplak bir ruh. Zamanın etkisi ile soyunmuş, karbonlaşmış ve kudurmuş. Bu kadarı bile heykelleri korkunç kılmak için yeterli.

Kızlar susmuştu. Matematikçi hâlâ formüller yazıyordu. Heykeller sıklaştıkça artık ışık yeryüzüne ulaşmaz oldu. Matematikçi de elindeki kağıdı ateşe verdi. Ateş bir polinom halinde uzandı gökyüzüne. Kanımda hâlâ Deleuze sıvısı vardı. Ruhum yapı bozumuna mı uğruyordu?

Kıpkırmızı polinom alevi grotesk karanlığı aydınlatırken kızlar garip bir bilinç evresinde sayıklamaya başladı. Ufak tefek olanı çıplaktı, “ben bir kaltağım!” diye bağırıyordu, “aynalardaki çirkin fahişe, şu dünyada akan zehir, ışığın yarattığı zavallı kaltak, pis kaltak!” Gözlerindeki odak yoksunluğu grotesk bir hadde ulaşmıştı. Mitokondri-adamlar kapkara kanın içine karışan virüs cadısına eziyet ediyordu. Bu eziyetten doğan hormonal aksülamel kanın rengini iyice koyulaştırıyor, geceye bambaşka bir yankı katıyordu. Grotesk heykeller ormanının geniş kayranına vardığımızda gaz maskeleri takan iki satir ile karşılaştık. Tüm bu diyarın korkunç kaderini de böylece öğrenmiş oldum.

Her şey teker teker cisimleşti yeniden aklımda. Birden bire sirayet eden imajların hepsi şimdi önümdeydi. Faşist bombardımanı sonrası yeşil bir ışık ile yanan şehrin kalıntılarıyla karşılaştım.

Yıllar önce bu arazi böylesine yalnız ve ürkütücü değildi. Tam tersine cennet gibi, saf ve güzeldi. Muhteşem koruluklar, göller, parklar ve mansiyonlar ile doluydu. Akordeon kaleleri vardı hatta, taptaze bir rüzgar kır tanrıçasının kokuları ile dağın zirvesinden gelirken kalelerin pencerelerinden ve koridorlarından geçip şarkıya dönüşürdü. Kırlarda ve heksagonal biçimli platolarda kır tanrıçasının müritleri mutluluk ayinleri yapardı.

Çekirdekte muhteşem bir şehir vardı. Saat kuleleri zamanın ne denli önemsiz ve hafif bir gerçek olduğunu neşeli tik taklar ile anlatırdı insanlara. Bu şehirdeki refah zamanın hiç uğramadığı, zamandan tamamen ayrı, zamanı önemsemeyen fakat kayıtsız da olmayan canlılık ötesi bir şeydi. İnsanlar ona şükran ve minnet ile yaklaşıyor, daha fazlasını da istemiyordu. Herkes tok ve mutluydu. Kimse rahatsız değildi, huzursuzluğa dair hiçbir gösterge yoktu. Bu şehirde sanat ve zarafet egemen gerçeklikti. Çirkinlik yok değildi ya da rahatsız edici düşüncelerin kıtlığını çekmiyordu insanlar. Bu şehirde sessiz sessiz olsa da düşünen ve kederlenen insanlar da vardı. Fakat onlar da şükreder, yarının bu günden ne eksik, ne de fazla olmaması için yakarırlardı Tanrıya. İnsanlar dünyanın işleyişine kafa yorardı bu şehirde bile. Sopokles’in trajedisine ağlarlardı bazen, yerçekimi yüzünden cennete asılı kalan meleklere de, denizlere karışamayıp titreyen ve gökyüzünde ışıldayan yıldızlara da, dip uzayın kayıtsızlığına da. Türlü türlü şeyler tasarlarlardı. Hayat tekdüze bir güzellikten ibaret değildi burada. Tiyatrolarda büyülü oyunlar oynanırdı. İnsanlar kırlara açılırdı. Kasalar dolusu kitap okurlardı. Gazlambalarının dağ sisine eşlik ettiği buğulu kızıl gecelerde muhteşem şarkılar seda ederdi karanlığın içinde. Mağrur ve asil yüzlere sahipti hepsi, bu şehrin kadınları tanrıça yavruları gibiydi, erkekleri ise esmer yıldızlar.

Fakat Kara Terör Çağı başladığı sıralarda şehrin büyüsü yavaşça bozuldu. Gökyüzü isle doldu. Mağrur suratlar gittikçe yorgun bir ifade ile karardı, şarkı sesleri birer birer sustu, tiyatrolar kapandı, gazetelerde iç karartıcı fikir yazıları egemen olmaya başladı. Yemeklerin tadı tuzu yoktu. Saat kuleleri insanların midesini bulandırıyordu artık ve rüzgarda güzel olan hiçbir hissiyat yoktu. Zaman geri gelmişti çünkü. Artık insanlar zamanın ağırlığını ve kasvetini hissediyordu.

Faşistler karaya çıkarma yaptı Terör’ün başladığı yılın sonbaharında. Eşsiz camdan kulelerin seyrettiği büyülü sahil bir anda tümen tümen kuzgun ile doldu. Kuzgunlar dağdaki şehre ulaşmak için harekete geçti. Yasemin, limon, nergis, okaliptüs kokan bu güzel diyarı yaktılar. İnsanlar mağrurdu ve teslim olmadılar. Faşistler başarısız oldu. Tankları, teçhizatları ve de hırsları ile birlikte sahildeki çıkartma karargahına geri dönmek zorunda kaldılar. Şehir hazan kadar kederli bir muhasara altına alındı. Açlık başladı, gri keder korkutucu bir nefrete dönüştü. İkinci senenin başında faşistler en son icatları olan kayıtsızlık bombasını bu şehrin üzerinde denemeye karar verdiler. Üç tane bombardıman uçağı Doğu Akdeniz’in öbür ucundan havalandı. Havayı bir çığlık gibi yararak gelip garebet silahlarını şehrin üzerinde bıraktı. Korkunç bir ışık peydahlandı gökyüzünde. İnsanlar kurtuluşa erdiklerini sandılar. Fakat saniyeler sonra tüm umutlar, tüm hisler ve tüm sesler sustu, zaman yeniden akmaya başladığında kayıtsızlık yangınları şehri cehenneme çevirmişti bile. Tam o anda nüfusun yarısı kül oldu. Diğer yarısı ise acı, dehşet ve delilik ile birlikte kaçmaya başladı. Bir bomba daha patladı. Toprağın köklerini sarsıp insanları esir etti anının momentumuna. Kaçan insanlar korkunç bir trajedinin rüzgarları ile taşlaştılar. O grotesk heykeller ormanı işte böyle oluştu. Zaman yoğun ve çirkin çarkları ile bu diyarı işleyip çekildi ve bir daha da asla uğramadı. Burası tanrısal bir uzviyetin hücresiydi artık. Biz ise bu hücreye giren parazitlerdik. Gerçekliğe kendi uzviyetimizden türeyen zararlı rizomları sarkıtıyor, onu emiyor ve beslendiğimiz kadarını geri kusuyorduk.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.



Facebook Yorumları

Yorum