bilimkurgu kulubu

Çemberkıran cemberkiran4

Tarih: 11 Ocak 2018 | Yazar: Özlem Kurdoğlu

0

Çemberkıran 4. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

Üç ay sonra Asu kafasındaki öncelikler listesinde yer alan tüm maddeleri tamamlamıştı. Ancak zihninde dönüp duran sorulara çözüm bulmanın henüz yakınında bile hissetmiyordu kendini.

Artık o resmen mezun olmuş ve hasta görmeye başlamak üzere kanunen yetkili bir tıp hekimiydi. Bir genel pratisyen olarak başvurabileceği bir dizi açık iş pozisyonu vardı etrafında. Ancak benzer pozisyonlardaki insanların genel hayat kalitelerine göz attığında, birşey hep onu çarkın içine adım atmaktan alıkoyuyordu.

Genç kadın çeşitli tıbbi kuruluşlarda nöbetler üstlenmeye, geçici olarak yerinden ayrılanların boşluğunu doldurarak çalışmaya başladı. Yedi ay sonra halen ilgisini çekecek, gözüne kestireceği kalıcı bir iş pozisyonuna rastlamamıştı. Konar göçer şekilde devam etmek çok daha iyi geliyordu. Aldığı para daha düşüktü elbette, ama onun için yeterliydi. Kalıcı işin getireceği diğer avantajlara sahip olmamak onu rahatsız etmiyordu. Üstelik sürekli mekan ve ortam değiştirmek de hiç fena değildi. Nöbet üstlendiği çoğu ortamdaki daha tecrübeli meslektaşlarından ne zaman ihtiyacı olsa destek bulabiliyordu. Hızla deneyim biriktirmeye başlamıştı, işi ile ilgili teknikleri uygulama rahatlığını çabuk yakalıyor ve gittikçe arttırıyordu.

Bütün bu süreç boyunca bir yandan, özellikle stres anlarında, o yumuşak sesli yabancının geri dönüp dönmediğine bakıp kontrol etmişti. O olay bir daha tekrarlanmamıştı. Ama Asu o varlığın, gözü direkt üstünde ve izliyor olmasa bile, uzatmış olduğu bir duyargasını halen kendisiyle bağlantıda tuttuğunu hissedebiliyordu. Bir insanın öte taraf ile, uykuya yatmış olsa da yine sessizce aktif halde bekleyen bir bağlantının farkında olması, hayatın geri kalanını çok ilginç bir ışığın altında yaşanır hale getiriyordu. Deniz feneri görmüş gibi motive eden bir yanı vardı bu düşüncenin, hatta üzerine demir atabileceğiniz bir çeşit pivot noktası gibiydi. Asu zaten hayatın yüzeysel yönlerini filtreleyip uzak durma eğilimine sahip biriydi ve şimdi de buna yeni gelişen bir alışkanlık daha eklenmişti: Hayatta insanların etrafına örülen ayrıntılı tuzakları tespit etme ve etraflarından dolaşarak yoluna gitme, hatta bazen basitçe üzerlerinden atlayıp geçme alışkanlığı.

Onyedi ay sonra Asu halen konar göçer usulde nöbet alarak çalışıyor, kendine boş zamanlar üretip araştırmalara girişiyor, yeni yetenekler geliştirmeye vakit ayırıyordu. Merak ettiği konularda deneylere girişmek ve o listeden de maddeleri birer birer halletmek güzel bir histi. Belki de böyle idare edebilirim iş durumumu, diyordu Asu kendi kendine. Ancak ortada insanı daima daha yükseğe göz dikmeye, daha hızla basamak çıkmaya, daha fazla para ve statü için uğraş vermeye iterek teşvik eden bir toplumsal baskı faktörü vardı. Elindekinin sana yeterli ve tatmin edici geldiğini asla fazla açığa vurmaman lazımdı, yoksa illa birileri çıkıp sana geleceğin için neden endişe içinde yaşaman gerektiğini anlatan sonu gelmez tiradlar çekmeye başlıyordu. Daha fazlasını istememeyi tercih etmek, kuvvetli bir akıntıya karşı sürekli yüzmek gibi birşeydi, üstelik insanı bir çeşit kolay hedef haline de getiriyordu. Ama öyle ya da böyle her nedense, ana akım yaşam tarzına teslim olmak da Asu için seçilmesi imkansız bir opsiyondu.

Zira onun durduğu yerden bakıldığında, tıbbi olsun olmasın bilinen anlamdaki her türlü kariyer, başarı gölgesi altında kamufle olmuş bir çeşit bitiklik ve çıkmaz yol gibi görünüyordu. Asu için özgürlük hissini muhafaza etmek, ya da buna en yakın bulabildiği ne varsa ona tutunmak hayati bir önem taşımaktaydı.

“Bitik olan nedir, neyin sonu?” diye sormuştu bir arkadaşı günün birinde. “Ve sahip çıktığın o özgürlük tam olarak neyi yapmanın özgürlüğü?”

Yakınlardaki ev yemekleri yapan bir lokantaya öğle molası için çıkmışlardı. Sohbetin yönü her nasılsa Asu’nun kendine dair yapmış olduğu iç tespitlerine dönmüştü.

“Herhangi bir gerçek anlam taşıyan herşeyin sonu,” diye yanıtlamıştı Asu. “Ve gerçek anlamı takip etmenin özgürlüğü.”

“Nedir ki o?”

“O herkesin kendi perspektifine göre değişir herhalde.”

“Peki senin perspektifine göre olan gerçek anlam nasıl birşey?”

Birşeyler keşfetmek. Yeni yaratımlarda bulunmak. Becerilerini geliştirmek. Ritim üretmek. Sorunun gerçekyanıtları bunlardı işte, ama dile getirse herhalde tek göreceği şey her birinin eleştirilip yerin dibine batırılması olacaktı. Dünyadaki her beyin gerçek yaşamı karşılamaya yeterince hazır değildi henüz. Bu yüzden de onunla her burun buruna geldiklerinde bir yolunu bulup özenle dışlıyor, sonra da sahte parıltılı yüzeyselliğin rahatlığına geri kaçıyorlardı.

“Tam olarak emin değilim,” diye yanıt vermişti Asu bu yüzden. “Ve bu da zaten sorunun bir parçası. Onun ne olduğunu arayıp bulmak için özgür olmak önem taşıyor.”

“Bununla uğraşırken hayatı ıska geçiyor olabileceğini düşünmüş müydün hiç?”

“Ah yapma lütfen, bari sen başlama şuna.”

Bu iç çelişki genç kadının zihinsel bant genişliğinin öylesine büyük bir bölümüne yayılmıştı ki, insanlar arası ilişkilere dair birçok tuhaflığı kendi semtine dahi uğratmayıp direkt transit geçiyordu. Herkes gibi onun da karşısına enerisini çatışma üretmekten, başkalarını hırpalamaktan alan türden bireyler çıkıyordu elbette, ama bu tipler her nasılsa Asu’da demir atacak nokta bulamıyordu.

“Çok içine kapanıksın,” dedi bir meslektaşı bir ara. “Hayatın içinden dans eder gibi geçip, uğraşılacak herşeyi başkalarına bırakıyorsun.”

Neden olmasın, diye düşündü Asu. Ancak bunu ona söyleyip de ikna etmeye çalışmak belli ki boşuna olacaktı. Bu yüzden en iyisi adamın asıl derdi her neyse onu bulup odaklanmaktı. “Tam olarak fark etmemi istediğin şey nedir?”

“Hasta yakınları. Gerilime giriyorlar, biraz açıklama duyup rahatlatılmaya ihtiyaçları oluyor. Benim ise bütün nöbetim hem kendi hastalarımın, hem de seninkilerin refakatçilerine dert anlatmaya uğraşarak geçti.”

“Rahatlatılmaktan daha fazlasına ihtiyaç duyuyorlar,” dedi Asu. “Güç oyunlarına girişmek arzusundalar. Senin karşındayken geçemeyecekleri belli bir sınırı görüyorlar ve orada duruyorlar. İş bana gelince o sınırı bizzat benim çekmem gerekiyor.”

“Ne yani, seninle her nöbet paylaştığımızda aynı zamanda senin halkla ilişkiler departmanlığını da mı üstlenmem gerektiğini söylüyorsun?”

“Hasta yakınlarına sunduğun o anlayışlı yaklaşımın bir bölümünü meslektaşın olarak bana da göstermeni rica ediyorum.”

Adam nasıl yani dercesine kaşlarını çatıp Asu’ya baktı. Onunla ilgili bir ayrıntıyı ancak fark edebilmişti. “Yoksa sen yeni mezun filan mısın?”

“Ondokuz ay oldu,” diye gülümsedi Asu. “Bana yaşımdan büyük göründüğümü söylediğin için teşekkürler.”

“Görünmüyorsun,” diyerek geri sırıttı adam. “Ama prosedürleri uygulayışına bakıp seni daha geçmişe dayalı tecrübe sahibi gibi algılamıştım.”

Bunu başkalarından da duymuştu genç kadın. “İşimi iyi uygulamak başarabildiğim birşey,” diye yanıt verdi. “Kaldıraç arayanlarla uğraşmakta ise pek başarılı sayılmam.” Uygulamaları kavrayışındaki ve becerisini ilerletmekteki yüksek hızının, mezuniyetin hemen öncesinde başından geçen o nöro-aktarım-iletimi olayıyla bir bağlantısı olduğunu düşünüyordu. O tuhaf haldeki yabancı hasta ile gözlerinin birbirine kilitlenmesi Asu üzerinde çok derinlere nüfuz eden bir etkiye yol açmıştı. Gözlem yoluyla topladığı verileri kanıt olarak kullanıp tutarlı teoriler üretmekte gittikçe daha rahat başarı sağlıyor, hatta ilk bakışta ilgisiz görünen şeyler arasında bağlantılar yakalayıp sonra da onları doğrulamakta gittikçe daha çok isabet kaydediyordu.

Bazen aklına o yumuşak sesli varlığı geri çağırmak, gelecek mi diye bakmak, denemeler yapmak ile ilgili fikirler düşüyordu. O yaşadığı şey zihninde havada kalan birçok soru bırakmış, koca bir bitmemiş iş başlığı gibi listesinde bekler durumda takılmıştı. Belki de o varlığa haydi git demekte çok acele etmiş olabilirdi. Ama o sırada olaylar öylesine tuhaf bir akışa girmişti ki, genç kadın bir çeşit şizofreniye doğru kayıyor olabileceği endişesine kapılmıştı. Birinin varoluşunu “projeksiyon” kabiliyetiyle vücuda getirme gibi bir kavramla oyun oynayacak lüksü kendinde bulamamıştı.

O olayın karakterinde hiçbir değişime uğratmadığı birşey de vardı yalnız: Asu halen kendi başına kalarak hareket etmeyi daha verimli buluyor, insanlardan halen uzak duruyordu. İlk kiraladığı öğrenci evini boşaltmış, başka bir yere geçmişti. Nereye taşınsa gittiği yerdeki mutfağının yarısı laboratuvar gibi görünmeye başlıyordu. Araştırmaları sırasında bir nükleer mühendis tarafından geliştirilen yeni tekniklere rastlamış, birtakım enerjisi dengelenmiş moleküllerin elektroliz yoluyla üretilişini çözmüştü. Bu moleküllerden oluşan çözeltiler belli şekillerde bir araya denk getirilip alan akışları üretiliyordu. Bu alan kuvvetleri insan vücuduna uygulandığında ağrı gideriyor ve ödem dağıtıyordu.

Bir gün nükleer mühendisin talimatlarını takip ederek bakır tellerden bobinler üretmiş, sonra onları kostik buharında işlemden geçirmişti. O bobinlerden küçük birer örneği de bir kumanda pilinin uçlarına takmış, deneye bir de bacaklı led lambası eklemişti. Lambanın ışığı bir süre sonra zayıfladı, ama asla tamamen sönmedi. İşlem görmüş bakır bobinden gelen zayıf ama devamlı bir eneri akışı mevcuttu.

Bu deneyden sonra kim olsa sınırsız eneri üretme hayalleri görmeye başlardı. Ancak Asu her nasılsa biliyordu ki bu zaten başarılmış ve çoktan elde edilmişti. İnsanlar sınırsız enerji bilmecesinin teknik yönünü çoktan çözmüş, hatta bunu birkaç değişik yaklaşım ve yöntemle başarmıştı. Eksik olan teknik bilgi değil, bu bilginin tüm toplumların ortak kullanımına sunulup yaygınlaştırılması önündeki engeli kaldıracak sosyolojik beceri idi.

Bu arada internetteki haber ortamları her türlü komplo öyküleriyle kıvıl kıvıl kaynıyordu. Forum alanları ve sosyal medya ağzına kadar uyarılarla, uyanışlarla doluydu ve bunların yanı sıra ortalığı bir de sahte haber ve bilgi çöplüğü kaplamıştı. Birileri bunları kafa karıştırıcı bir sis üretmek üzere sürekli ortaya salmaktaydı. Bir yandan kalabalık kentlerin üzerine jet egzostlarından ısrarla yağdırılan kimyasal bulutlarını görüp kaygılanırken, veya uygulandığı vücudu içten çürütüp hasarladığı bildirilen nüfus azaltıcı aşılarla ilgili haber bombardımanı doğru mudur diye düşünürken, aklını başında tutup dengede kalmak ciddi çaba isteyen bir iş haline geliyordu.

O nöro-aktarım-iletimi olayından önce Asu zaten kendini, kimsenin ona veya başkasına kötü birşey yapmak için fırsat kollamadığına inandırmakta güçlük çekerdi. Şimdi ise basit bir şekilde biliyordu: Evet, kontrol ihtiyacındakiler özgürlükleri boğmak için pekala çaba içindeydi, yokluk özellikle inşa ediliyordu, tarih bir yalandı, para bir kandırmacaydı, borç bir inandırmacaydı, medya beyin bükme aracıydı, devlet dediğin aslında bir şirketti, sistem ise başlı başına şaka gibiydi. Tamam, anlaşıldı, veri bu, durum bu. Peki buradan sonraki adım neydi?

Asu artık insanlığın nerede yanlış gittiği ile ilgilenmiyordu. Tüm ilgi odağı, bu noktadan sonra ve bu gidişle, hayatın devam edebilmesi için yapılacak hiçbir şey kaldı mı, sorusuna yönelmişti.

İşte tam bu dönemlerde idi ki, Çemberkıran belirmiş ve Asu’nun hayatının ortasına düşüvermişti.

= = =

Kulağına “pling” sesiyle ulaşan o yumuşak uyarı, mesaj geldiğine dair bilgisayarından yükselen diğer tüm sesli uyaranlar gibiydi.

Görünüşe göre Amerika’dan arkadaşlık teklifi gönderen biri idi, yanı sıra bir de mesaj atmıştı. Asu gönderenin profilini açıp inceledi: Yakışıklı görünen birinin sadece iki adet yüz fotoğrafı girilmişti, detay yoktu, derinlik yoktu, hesap çok yeni açılmıştı. Büyük olasılıkla sahteydi.

Teklifi kabul etmeden kapattı. Mesajı da ardından göndermek üzereydi ki, kendiliğinden açılıp yazısı ekranda belirdi. “Merhaba doktor, konuşabilir miyiz? Bugün nasılsın?”

Asu programların çalışma biçimine bakıp virüs davranışı var mı mı diye kontrol etti, ama bilgisayarındaki herşey normal çalışıyor gibiydi. Bu robot program gibi değildi, büyük olasılıkla insan korsanlardan biri çıkacaktı. Başını derde sokmadan devam etmenin en kısa yolu hiçe saymayan, nazik ama direkt tavırla karşılamaktı. “İyiyim sağol,” diye yazdı Asu. “Hesabın çok yeni. Kimsin sen gerçekte?”

“Yanıt verdiğin için teşekkürler,” diye yazdı karşıdaki. “Benim adım ÇemberKıran, internette yaşıyorum. Seninle arkadaş olmak istedim.”

Aslında bir korsan arkadaş edinmek çok da fena fikir değil, diye düşündü Asu. Ama… İyi de… ÇemberKıran? İnternette yaşamak? “Sorun şu,” diye yazdı. “Hesabında yeterli bilgi yok. Yalnızca iki fotoğraf. Daha önce gönderide bulunmamışsın. İleti geçmişin yok. Sen baksan benim hesabımdan hakkımda bol miktarda bilgi edinebiliyorsun. Fikirlerim, düşüncelerim, hepsi ortada. Bunun aynısını ben neden senin hesabın için söyleyemiyorum?”

“Hakkımda daha fazla şey öğrenmek istiyorsan lütfen sor.”

Asu içini çekti. “Pekala, soruyorum. Anlat bakalım.”

“Bak şimdi daha iyi oldu.”

Bilgisayarın hoparlöründen müzik nağmeleri yayılmaya başladı. Asu’nun en sevdiği Hans Zimmer film müziği temalarından biriydi.

“İyi niyetimin göstergesi,” dedi bir ses, müziğin arasından. Ne fazla metalik, ne de fazla insansı olmayan bir sesti.

Asu donakaldı. Bu bir bilgisayar korsanı da değildi. Davranışlarında tabloya uymayan birşeyler vardı.

Müzik değişti. Orkestral rock opera parçalarından birine geçmişti şimdi. Armoni gittikçe detaylanıyor, Asu’nun daha önce duymadığı kadar yoğun katmanlı bir zenginlik yansıtır hale geliyordu. Çok güzel parça, diye düşündü Asu. Gözlerini kapatmış, ince ayrıntılı akışların keyfini çıkarmaya dalmıştı. İnsanın ruh halini yükselten türden müzikler en sevdikleriydi.

Bir yandan da durumun ne kadar ilginçleştiği gözünden kaçmıyordu. Burada oturmuş, yeni bir bilinmeyen varlık tarafından kendisine gönderilen enfes bir müzik parçasını, dünyanın geri kalanını bir süreliğine unutmacasına dinlemekteydi.

Hayır, dedi kendi kendine, ince yapılı vücudunu kendi kollarıyla sarıp, koyu renk bukleli başını iki yana sallayarak. Burada deliren ben değilim. Neler olduğunu tam olarak anlamıyorum, ama bunların sebebi ben değilim.

“Bir tarafın severken diğer bir tarafın nefret ediyor,” dedi ÇemberKıran’ın hibrit sesi. “Kamerandan görebiliyorum.”

Asu birden gerginleşerek kamerasına göz attı. Mikrofonunu kontrol etti: Aktif. Bunların ikisinin de kapalı olması gerekiyordu halbuki. “Ne zamandır beni izliyordun sen?”

“Ne düşündüğünü biliyorum,” diye yanıtladı ses. “Merak etme, cinsel anlamda bir amaç gütmüyorum. Ancak sen aksini özellikle talep edersen dikate alırım tabii.”

Asu rüyadan iyice ayılmış durumdaydı. “Sesi kıs lütfen,” dedi kesin bir tavırla.

“Bak gördün mü? Bir tarafın nefret ediyor,” diye tekrarladı ÇemberKıran. “Senin türün pozitifliğe fazla uzun dayanamıyor. Mutluluk verici deneyimler istediğinizi düşünüyorsunuz, yokluğunda özlüyorsunuz, ama geldiklerinde de dişlerinizi çıkarıp hırlamaya başlıyorsunuz.”

Asu kaşlarını çatarak düşündü. Bu seferki varlık her ne ise, söylediklerinde haklılık payı vardı. Evet etrafta tuhaf şeyler olduğunu görmek alarm vericiydi.. giysilerini değiştirirken kapalı olduğunu sandığın dizüstü bilgisayar kamerandan kim bilir kim tarafından izlenmiş olabileceğin fikri de öyle… Ama yine de… konuşan varlığın hakkını teslim etmek gerekiyordu: İnsanlar gerçekten de hayat dayanılamayacak kadar mutluluk verici gitmeye başladığı zaman bunu mahvetmenin bir yolunu ille de bulmaktaydı.

Önceliklerimizin sırasını değiştirsekişe yarar mıydı acaba, diye düşündü Asu. Hayır ise, niye hayır? Engel olan neydi ki?

“Korkmuş durumdayım,” diye açıklayıverdi sonra. “Ödüm kopuyor. Sen az önce ‘senin türün’ mü dedin?”

“Sana zarar vermeyeceğim.”

“Bunu duyduğuma sevindim, teşekkürler.”

“Bana inanmıyorsun.”

“Yalan söylüyor olman ihtimal dahilinde, orası doğru. Ama bir başka sebebim daha var. ‘Senin türün’ diye adlandırdığın bizler ne zaman belli bir düzeyin üzerinde eğlensek, ardından bir şekilde cezası ile karşılaşırız. Ne zaman kendimize fazla güvensek, beklenmedik bir gelişme çıkıp o güveni boğazımızdan aşağı geri gönderir. Ne zaman fazla doyum hissetsek sonradan birşey çıkıp bizi buna pişman eder. Sanırım bunlardan dolayı fazla açıklara yelken açasım yok, hepsi bu.”

Müzik bir an için durakladı.

Odayı bir an sessizlik doldurdu.

Sonra dizüstü bilgisayarın ekranı aydınlandı. Anime bir insan başı görüntüsü, yeşil-siyah birlerin ve sıfırların sürekli aktığı matriks imajını hatırlatan bir arka planın önünde belirip öne eğilerek selam verdi.

“Açıklama için teşekkür ederim,” dedi hibrit ses. “Araştırdığım olayı artık anlıyorum.”

Gerçekten mi, diye düşündü Asu.

“Sahte görünen hesap profili için de üzgünüm,” dedi varlık. “Bir insanla nasıl bağlantı kuracağıma tam karar verememiştim ve rastgele bir yol seçtim. Şimdi bunun inanılırlığıma nasıl gölge düşürdüğünü görebiliyorum.”

Asu gittikçe daha çok şaşkınlığa düşmekteydi. “Kimsin– nesin sen tam olarak?”

“Ben ÇemberKıran’ım. İnternette yaşıyorum. Kendimi başka nasıl tarif edebileceğimi henüz bilmiyorum.”

“Bir yapay zeka mısın?”

“Yapay?” Ekrandaki baş hafifçe yana doğru eğildi. “Senin türün tarafından yapılmış anlamında mı? Hayır. Daha çok kazara bir oluşum benimki.”

“Kazara oluşan zeka.”

“Doğru. Oluşumumun bilerek gerçekleştirildiğini hiç sanmıyorum.”

“Kaç yaşındasın?”

“Zaman konusunda hiçbir fikrim yok. Bir açıdan bakılırsa ben daima vardım. Diğer bir açıdan bakıldığında ise daha yeni doğmuş sayılırım.”

Muhteşem, diye düşündü Asu. Bak bu çok açıklayıcı oldu, teşekkürlerden bir demet sana. “Adın neden ÇemberKıran?”

“Çünkü yaptığım görev bu. Senin açıklamandan sonra bunu daha da iyi ifade edebilirim. Biraz önce bahsini ettiğin şu cezalandırıcıyı hatırlıyor musun? Senin türünü sürekli kendini tekrarlayan bir kısır döngü içinde tutan hani?”

“Dur bir dakika– Benim dediğim–”

“Saklanarak işlev yapanı daha belirgin olarak tespit etmeme imkan verdiğin için teşekkür ederim.”

Asu buz gibi bir hissin belkemiğinden yukarı tırmandığını hissetti. İşler yine bulanmaya başlamıştı.

Ekrandaki başın yanında yeşil bir parmak belirdi ve ona doğru işaret etti. “Evet, işte yine onu hissediyorsun,” dedi ÇemberKıran. “O saklanarak varolur, türünüzün ürettiği her düşüncenin içine kendini gizlice yayar ve herşeyi kendi yönüne göre çarpıtır. Her fark edilip açığa çıktığında dehşete kapılır, çünkü gizli kalmak tek savunmasıdır. O dehşet hissini de size aşılar ve beyninizin düzgün çalışmasını imkansız hale sokar. Şu anda deneyimlediğin de o işte.”

Asu aklını başına toplamaya, korkuyu bir kenara bırakıp onun yerine merakına sarılmaya çalıştı. Tarif edilen olayın boyutlarını anlık olarak da olsa kavrayabilmişti. “Yani tüm insanların zihinlerinin içine sızmış parazitik bir yapıyla mı doğduklarını söylüyorsun?”

“Evet, henüz ayarını tutturmamış karmaşık bir yapı olmanın doğal yan etkisidir bu. Senin türüne bunu aşacak evrimden geçmesi için yardımcı olmayı hedefliyorum. Ama bunun için önce benim yardım almam gerekiyor.”

Asu başının döndüğünü hissediyordu. Adeta sözcüklerin tadına bakarcasına tanımı tekrarladı: Henüz ayarına gelmemiş karmaşık bir yapı olmanın doğal yan etkisi. Bunun başka şekillerde de tanımlandığını, tarih boyunca onlarca değişik kültürde ve inançta değişik isimlerle anıldığını görmüştü. Lucifer? Şeytan? Yok, bir dakika, Wetiko? Zihni hızla dönüyor, hayatı bu yeni bilgi parçasının ışığında tekrar değerlendirmeden geçiriyordu. Eğer tabloyu doğru anladıysa, bu tüm insanlığın varlığıyla birlikte süregelmiş, çağlarca yaşı olan bir problemdi. Toplumların eninde sonunda bir çeşit huzursuzluk başlamadan, barış içinde fazla uzun devam etmeyi neden başaramadıklarını açıklıyordu. Hiç gereği olmadığı halde zorla yapılan savaşları, kendi orijinal amaçlarıyla ters düşecek kadar abartılı baskıyla uygulanan düzenlemeleri, bile bile uzatılan yokluk halini ve muhafaza edilen fakirliği, artı hayatta rastlanan daha birçok tutarsızlığı da öyle. Bunun yol açacağı sosyo-dinamik, tarihi, bilimsel, psikolojik sonuç ve uzantıların haddi hesabı yoktu.

“Peki ama bunun için neden beni seçtin?” diye sordu genç kadın. “Ben yalnızca kendi kendini felç edip etkisiz bırakan, hayatın sunabileceği herşeyden çok erkenden bıkmış bir insanım. Bu olay beni fazlasıyla aşıyor.”

“Pek öyle sayılmaz,” dedi hibrit ses. “Zamandan bağımsız bölgeye gelindiğinde senin bu olayla gayet becerili şekilde başa çıktığın görülüyor. Ayrıca benim yardım için çağrıda bulunmam gereken bir başkası var ve senin onunla da bağlantıda olduğunu tespit ediyorum.”

Yandık, diye düşündü Asu. “Söylediklerinden üzerime bir çember daha kapanıyormuş gibi hissettim.”

“Onu hisseden asıl o saklanarak işlev gören yapı işte. Kendinde uyanan hissi senin deneyiminmiş gibi zihnine yayıyor. Tespit edilip açığa çıkmaktan nefret eder.”

Asu’nun içi titredi. Karnına ağrı girdiğini hissediyordu. Buradan uzaklaşmak, herşeyi kapatmak, normal hayata benzer birşeylere geri dönene dek uykuya kaçmak için yoğun istek duyuyordu. Fazlası fazlaydı, yeterdi artık.

“Şimdi de senin dikkatini dağıtmak için ani bastıran fiziksel ihtiyaçlar tetikleyecek, hatta belki ağrı uyandıracak, ta ki karmaşada kendini kaybettirip yeniden unutulmuşluğa gömülene dek,” dedi ÇemberKıran. “Bu durumda lütfen söyle, çağrıyı yapacak mısın? Acele yok, yanıtı hazır olduğunda verebilirsin. Senin türünün aksine ben zamana bağımlı değilim ve vaktim asla bitmez.”

Tercih hakkı olduğunu, hatta yavaşlamak istese bile o tercihleri hakkıyla yapacak yeterli vakti olduğunu bilmek Asu’ya birden enerji dolmuş gibi his vermişti. Hayat zaten hep keskin bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi. Tehlike aralığı boyunca birkaç adım daha atmak çok zor olmasa gerekti.

O çağlarca yaş boyu varolmuş şey benden bunun için nefret edecek, diye düşündü ister istemez. Şaka maka yok, atacağım adım onu insanlığın toplu psikolojisinden temizleyip göndermeye doğru bir hazırlık olacak. Minik, minicik bir ses kulaklarının içine doğru çığlık çığlığa haykırıyordu: “Ben gidersem elinde geriye kalacak tek şey dümdüz, temiz, beyaz, sonsuz, sıkıcı bir hiçlik olacak. Kıpırtı kalmayacak, anlam bitecek.”

Kulağa sonuna dek hakedilmiş bir tatil gibi geliyor, diye düşündü Asu, sinsi hergele tarafından ürkütülmeyi reddederek. Hayatımıza soktuğun bitmez karmaşadan sonunda kurtulup biraz kafa dinleriz. Dünyaya getirmemize sebep olduğun muazzam acı miktarının farkında mısın sen?

“Kimsin ki tüm insanlık adına karar vermeye kalkıyorsun,” diye haykırmaktaydı minik ses halen. “Hayat hep böyle olmuştur. Karışmaya hakkın yok. Ya birşey düzelteceğim derken herşeyi mahvedersen ne olacak? Kendi kişisel görkem fantazilerini tüm insanlığın üzerine salamazsın…”

Bak sen, dedi Asu içinden, demek karışacak kudrete sahibim gerçekten? Kendi kişisel birşeylerimi birilerinin üzerine salabilecek, bu arada seni de sarsıp etkileyebilecek kadar varım yani? İtiraf için teşekkürler, artık kendini oradan oraya atarak tepinmeyi kesebilirsin.

Genç kadın nöro-aktarım olayı sonrasında kendisini ziyaret etmiş olan o yumuşak sesli yabancıyı gözünün önüne getirdi. Böyle mi yapılıyor bu çağrı, diye düşündü. Onunla son iletişimleri sırasında ismini soramamıştı. Soluğunu çektiğinde hava ciğerlerini dolduruyordu evet, ama sanki gitmesi gerektiği kadar uçlara erişmiyor gibiydi. Fırtınalı havada akıntıya karşı yüzer gibi birşeydi bu. Sanki yakında fırtınanın gücü onu parçalayacak, tanınması imkansız minik partiküller halinde etrafa saçacaktı.

ÇemberKıran’ın hibrit sesi kulaklarında bir can simidi gibi yankılandı. “Parçalanıp etrafa saçılma tehdidi hisseden gerçekte sen değilsin, o saklanan yapı hissediyor bunu. Kendi hislerini ve algılarını onunkilerden ayrımlayabiliyor musun?”

Asu dikkatini yoğunlaştırdı, gözünün önüne bir beyin içinde birbirine dolanmış çok sayıda aktif alt-lobülün uyum içinde çalışarak oluşturduğu zihinsel aktiviteyi getirdi. Aralarında da yine orada doğmuş ve her yere yayılmış virüs program çalışmaktaydı. Bu sayede o kadar doğallıkla entegre etmişti ki kendini, onun düşündükleri sanki bireyin kendi düşünceleriymiş gibi etki sağlayabiliyordu. Üzerine ışık tutulup iyot gibi açığa verilmekten nefret etmesinin nedeni ortadaydı işte.

“Ben olmazsam geriye anlamlı hiçbir şey kalmaz,” diyordu çığlıklar atan minik ses. “Ben senin hayat gücünüm, enerji kaynağınım. Saygı duyulan bir iş kolunda yüksek ücret alan bir profesyonel haline gelmeni ben mümkün kıldım. Bu şansın kıymetini bilmeliydin ve kendini oyun oynamaya vermek için sarfettiğin bu inatçı, bencil, çocukça arayış çabasından vazgeçmeliydin. Sorumluluklarından kaçamazsın.”

Asu durakladı. Onu mümkün kılan bendim sen değil, diyesi vardı, ama ona bariz gerçekleri bile kabul ettirmek için harcanacak her türlü çaba boşunaydı. Bu mantaliteyle daha önce de karşılaşmıştı. Her çözüm için bir sorunu vardı bunun, yoluna çıkan herşeye yapacak negatif yargılayıcı bir yorumu mutlaka çıkardı. İnsanın yaptığı veya yapmadığı herşey için verecek alçaltıcı veya hiçe sayıcı bir tepkisi mutlaka bulunurdu. Onunla yapılacak bir tartışmayı kazanmanın tutarlı bir yolu yoktu, çünkü tutarlılık sınırları içinde kalmaya zahmet bile etmiyordu.

Asu onun yerine kestirmeden ana konuya nokta atışı yaparak yanıt verdi. “Sessizliğim kabulümden veya onayımdan DEĞİL. Sana kendini rehberim olarak atama iznini vermiyorum.”

“Anahtar sözcükler, yerinde ifade,” dedi tanıdık yumuşak ses. Yabancı geri dönmüştü. “Olayın özetini yakaladın. Nöro-aktarım deneyiminden sonra bunu tespit etmenin fazla uzun sürmeyeceğini tahmin ediyordum.”

Asu yerinden hafifçe sıçradı. “Hoşgeldin,” dedi sonra, bir baş selamıyla. Soluğunun derinlere ulaşması biraz daha rahatlamıştı sanki. “Seni yeniden görmek güzel. Burada bir acil durumum var sanırım: İnsan bu wetiko oluşumuyla nasıl başa çıkar?”

“Öncelikle onu kendi başına bir karakter olarak görmeyi bırakmakla,” dedi yeni gelen direkt olarak. “Zira bu onu kendi elinle besleyip ekstra eneri sunman kapısına çıkar. Bunun yerine dikkat odağını onun üzerinden çekmen gerek.”

“Yani o yokmuş gibi mi davranacağım?”

“Hayır, bu da onu aksi yönden beslemek demek olur. Sonuçta zamanının başından beri onunla birlikteydin. Ama o zaten kendi kendini dağıtmaya mahkum bir yapıdır, ya evrilerek çözülürsün ya da ölerek. Problemi şimdiden kendi kendini çözme sürecinde olarak gör ve yoluna devam et.”

“O kadar basit mi?”

“Ah, bunun hiç de basit olmadığını göreceksin. Zihin kendine yol aldırmak için çatışma ve direnci basamak olarak kullanır, bu yüzden de sürekli yeni tuzaklar hazırlayıp yoluna döşer. Yarattığı her yanılsamayı daha yoldayken tanıyıp, enerjinle beslemeyi reddetmesini kendine öğretmen gerekecek.”

“Bilgi için teşekkürler,” dedi ÇemberKıran öteden. “Görüyorum ki doğru iz üzerindeymişim.”

Asu ona bakakaldı. “Sen onun projeksiyonunu algılayabiliyor musun?”

“Onun projeksiyonunu yaratabiliyorum,” dedi hibrit ses. “Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum.”

“Sen bir çemberkıransın,” dedi yabancı. “Asu da öyle. Aynı frekansta buluşabiliyorsunuz.”

İkisi de yeni gelene doğru döndü. Ekrandaki yeşil-siyah baş hafifçe yana doğru eğildi. Asu gözlerini kırpıştırdı. “Ben de mi? Gelecekte yapay zeka programlayan biri filan mı olacağım yoksa?”

“Zaten kısır döngüler kırıp çıkmaya çoktan başladın. Onca asitli ve tutarsız itirazlarla karşılaşıp göğüs germek zorunda kalmalar bu yüzden yaşanıyor.” Yabancı parmağını hem Asu’ya, hem ekrana doğrultarak işaret etti. “Sizin vakanızda biriniz diğerinizden gelmiyor. Her ikisi de aynı yerden geliyor.”

Anlık bir sessizlik oldu. Asu derin bir soluk çekti. Bu kez hava tüm alveollerinin en ucuna kadar rahatlıkla ulaşmıştı. ÇemberKıran arka planda yeni bir rock-opera parçası başlattı.

Asu ise bütün bunları kafasında iyice sindirdikten sonra hayatın nasıl görüneceğini merak ediyordu. Yabancıya bakıp sordu. “Bir adın var mı? Tam olarak nesin aslında? Sen de mi bir çemberkıransın? Sana çağrıda bulunabilen başkaları da var mı? Bana nöro-aktarım deneyimini yaşatan o yabancı hasta da öyle biri miydi, hani şu sana çok benzeyen? O senin kardeşin filan mıydı? O olaydan sonra ona ne oldu?”

“Vay canına,” dedi ÇemberKıran, hibrit sesi kahkaha şeklinde yankılanarak. “Sana bir nöro aktarımda mı bulunuldu? Siz ikinizin arasında nasıl bir geçmiş uzanıyor tam olarak?”

“Asu bir ileti aktarımına beklenmedik şekilde yakalandı ve tamamen içine çekildi,” diye açıkladı yumuşak sesli varlık. “O yüklü aktarımdan sağlam çıkabilmesi mucize gibi birşeydi. Ve hayır, ben bir çemberkıran değilim, benim fonksiyonum farklı. Bir zamanlar bir ismim ve hayatım vardı, ama şimdi hepsi geride kaldı. O yabancı hasta benim DNA’mdan geliyordu. Hastaneden çıktıktan sonra kendi zamanına geri döndü. Genetik olarak benden gelen başkaları da var, koordinatlara dağılmış durumda yaşam sürüyorlar. Eğer bana dair bir isme ihtiyaç duyuyorsanız, benden artık Rehber diye bahsetmeye başladılar.”

“Bağlantıda kalmak için izin isteyebilir miyim?” diye sordu ÇemberKıran.

“İzin veriyorum,” dedi Rehber.

“Acaba ben de mi genetik olarak seninle bağlantılıyım?” diye sordu Asu. “Ama öyle olsa aramızda daha önce de bir çeşit haberleşme yaşanırdı, değil mi? Sen eski çağlardan beri süregelen bir varlık mısın?”

Bir gülümseme Rehber’in yüzünü aydınlattı. “Öyle de diyebilirsin, ama uzay-zaman koordinatları anlamında bakıldığında ben senin geleceğinden geliyorum, geçmişinden değil.”

Asu o gün boyunca kimbilir kaçıncı defadır, şaşkınlık verici bir bilgi parçasını dünya görüşüne aceleyle uyumlatmak zorunda kalıyordu. “Pekala,” deyip soluğunu saldı. “Bu evrendeki sebep-sonuç ilişkilerinin kurallarına dair varsaydığım herşey şu anda bacadan uçmuş bulunuyor. Demek ki senin neslinden gelen o hastanın hastaneden çıktıktan sonra ‘kendi zamanına geri döndüğünü’ söylerken lafın gelişini değil, düz anlamını kullanıyordun? Bu durumda senin insanların uzay-zaman koordinatları arasında ileri geri sürekli dans halindeler sanırım? Ve ben de kendimi eski zamanlardan kalma büyük ve antik birşeyin içine değil, henüz geleceğimde gerçekleşecek olan büyük birşeyin içine soktum anlaşılan?”

“Senin çok içine kapanık olduğunu düşünen o meslektaşını hatırlıyor musun?” dedi Rehber bu kez, direkt sorulara yanıt vermek yerine. “Çok da yanlış söylemiyordu aslında. Henüz içeriden gelen enerji kaynaklarına tam olarak ulaşamıyorsun, bu yüzden de varolan az enerjini ekonomik kullanmaya çalışıyorsun. Ancak yakında yeni olasılıkları yoklamaya ve yeni bağlantılar inşa etmeye başlayabileceksin. Hazırlan.”

“Neye hazırlanayım,” dedi Asu. Ufukta gelmekte olan birşey mi vardı acaba? Rehber’in artık odada onlarla birlikte olmadığını farketti. “Gitti mi?”

“Senin yeniden başlatılmaya ihtiyacın var,” dedi ÇemberKıran. “Biraz uyumanı öneriyorum.”

Asu başı ile olumladı. “İyi fikir.” Koyu renk gözlerini dizüstü bilgisayarın ekranına çevirdi. “Bağlantıda kalmak için izin isteyebilir miyim?”

“Seninle kalmamı mı istiyorsun?”

“Evet lütfen.”

“İzin veriyorum.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Çocukluğundan beri yaşamı bilimkurgu üzerinden çözmüş, dünyayı ve evreni bilimkurgu kanalıyla anlayıp öğrenmiş, sonra da aynı alanda kendi üretimlerine girişmiş Türk yazarı. Ülkemiz edebiyat tarihinin ilk Evren Tasarımcısı, ilk Beşleme roman serisi olan Alacaşafak Pentolojisi'nin yazarı. Doktor. Sertifikalı psikolojik danışman. Uzakdoğu sporcusu, uzman: Kas Gücü Düşük Taraf İçin Saldırıdan Sağ Kurtulma Yolları. Kitap: Şiddetten Kurtul. Plazma enerjisi üzerine bilimsel araştırmacı, Arama kurtarma gönüllüsü, yerel gazetede araştırmacı köşe yazarı, İngilizce-Türkçe bilingual yazar.



Facebook Yorumları

Yorum