bilimkurgu kulubu

Edebiyat anlatis ursula k le guin

Tarih: 21 Ekim 2017 | Yazar: Canberk İleri

0

Le Guin’in ‘Bilim Distopya’sı: Anlatış

“İnançlı kişiler burada işkenceci değil, işkenceye maruz kalanlardı.”

Ursula Kroeber Le Guin, 1929’da antropolog bir baba ile psikolog ve yazar bir annenin çocuğu olarak Kaliforniya’da dünyaya geldi. Yalnızca romanları ile 5 Locus, 4 Nebula, 2 Hugo ve 1 Dünya Fantezi Ödülü almıştır. Yazım hayatına öykülerle başlamış ve ilk öyküsü 1962’de yayımlanmıştır. 1969’da yazdığı Karanlığın Sol Eli romanıyla Hugo ve Nebula Ödülleri’ni aldıktan sonra ün kazanmıştır. Nebula Ödülleri’ni veren SWFA (Amerika Bilimkurgu ve Fantazi Yazarları Derneği) tarafından 2003’te “Büyük Usta” sıfatına layık görülen 20. yazar olmuştur. Yerdeniz serisi ile fantastik edebiyatseverlerin de gönlünde taht kurdu. Yazdığı fantastik eserlerle de insanları büyüleyen Le Guin, fantazya alanında değerli bir ödül olan Gandalf Ödülü ile de onurlandırıldı. Eserlerinde ağırlıklı olarak anarşizmin, taoizmin, feminizmin ve çevreciliğin etkileri görülür.

Le Guin, J. G. Ballard, Philip K. Dick ve Michael Moorcock’la beraber, yeni dalga bilimkurgu‘nun en önemli temsilcilerindendir. Yeni Dalga (New Wave), 1960 ve 1970’lerde bilimkurguya yeni bakış açılarının getirildiği, deneysel metinlerin öne çıktığı bir akımdır. Yeni dalgacılar teknolojik gelişmelerin değil; politika, psikoloji, toplum bilim gibi sosyal bilimlerin ya da felsefenin öne çıktığı ve genelde alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı kurgulara önem verirler. Ayrıca feminist kurgunun ikinci dalgası olarak tanımlanan dönem de yeni dalga içinde yer alır; böylelikle bilimkurguya birçok kadın yazar kazandırılmış olur. Bu yazarların öncüsü Ursula K. Le Guin, 1969’da yazdığı Karanlığın Sol Eli ile bizlere cinsiyet kavramının olmadığı bir toplumun sosyolojik yapısını düşündürür. Fantastik romanlarında daha çok “insan”ın kişisel sorunlarına değinir ve Taoist yanı çoklukla burada görülür. Bilimkurgu romanlarında ise radikal fikirlerini aktarır ve toplumsal problemleri ön planda tutar; bu özelliğiyle de yeni dalga akımının çehresini yansıtır. 1966’da Rocannon’un Dünyası ve Sürgün Gezegeni romanlarını yayımlar . Bu iki roman aynı zamanda Hainli Döngüsü‘nün de başlangıcı olacaktır.

Hainli Döngüsü ve Anlatış

ursula hainli dongusu

“Dilinden düşürmediği ‘devlet düşmanı’ jargonuyla ne de basit fikirli biriydi bu adam.”

1966’da Rocannon’un Dünyası ile başlayan Hainli Döngüsü, Le Guin’in en önemli bilimkurgu romanlarını ve öykülerini de içeren bir seridir. Bu seri, kolonizatörlüğünü Hain gezegeninin yaptığı ve Dünya’nın da dahil olduğu birtakım gezegenlerdeki, üreyebilecek kadar genetik benzerliğe sahip insan uygarlıklarının, birbiri ile olan temaslarını ve Ekumen adı verilen gezegenler arası federasyonu tekrardan kurma çabalarını konu ediniyor. Her ne kadar “seri” sözcüğünü kullanıyor olsak da Hainli Döngüsü’ndeki romanlarda, herhangi bir zamansal uyum ya da birbirini devam ettirme durumu bulunmuyor. Le Guin, bu tutumunun kendisine dünya yaratma aşamasında özgürlük verdiğini ve yıllar sonra seriye bir roman eklemek istediğinde veyahut düşünceleri zaman içerisinde değiştiği takdirde kendisine kolaylık sağladığını söylüyor. Seriyi politik fikirleri için bir dünya yaratma makinesi olarak kullanıyor.

Rocannon’un Dünyası, hikayeye öncül olan Semley’in Kolyesi isimli öyküsünden uyarlanmış. Roman, Formalhaut Etnolojik Araştırma Birliği’ne bağlı bir görevli olan Gaverel Rocannon’un Formhault gezegenine, orada yaşayan ırklar hakkında araştırma yapmak üzere gelişini konu ediniyor. Aynı yıl yayımlanan sonraki roman Sürgün Gezegeni‘nde ise Ekumen birliklerinin Alterra gezegenine mesajlarını iletmek üzere gelişlerini ancak nedeni bilinmemekle birlikte gezegende unutulmalarını anlatıyor. Gezginlerin kendilerinden daha düşük uygarlık seviyesindeki Alterralılarla olan iletişimleri ile ırkçılık ve ötekileştirme gibi kavramları sorguluyoruz.

Başyapıt Mülksüzler‘de, Urras-Annares ikili sistemindeki, kapitalist devletçi dünya ile Kropotkin‘in fikirlerine yakın olan bir anarşizm kıyaslaması vardır. Karanlığın Sol Eli’nde cinsiyet kavramının insan yaşayışı üzerindeki etkisinden bahseder. Sadece ikili ilişkilerde oluşan farklılıklardan bahsetmez tabiki de, cinsiyet kavramının olmadığı bir toplumun sosyolojik yapısını gözümüzde canlandırmamızı hedef edinir. Bunu yaparken de ince ayrıntıları bile atlamaz: “Halkın gözünden androjen bir kral nasıl görünür?”, “Soy ilişkisi ataerkil olmayan bir toplumda nasıl sağlanır?” gibi sorular üzerinde de durur. Serinin diğer bir romanı Dünyaya Orman Denir‘de, ele alınan konu “türcülük”; bir orman ekosisteminde geçen hikayede Ekumen birlikleri, gezegeni kereste kaynağı olarak görür ve gezegenin en gelişmiş canlılarını köle olarak kullanır.

anlatis

“Bu gezegenin hükümeti teknolojik açıdan güç edinmek ve fikirsel özgürlük kazanmak için geçmişle ilgili ne varsa yasadışı ilan etmişti. Aka Şirket Devleti’nin ‘köhne motiflere’ karşı gütmekte olduğu kinin boyutunu hafife almıyordu elbette. Toplumun geleneklerinden, örf ve adetlerden ve de tarihten bağımsız olacağını ilan eden bu yönetimin gözünde eskiden kalma tüm alışkanlıklar, yaşam tarzları, değer yargıları, davranış biçimleri, fikir yapıları, dini yükümlülükler, birer salgın hastalıktan, gömülecek veya yakılacak kokuşmuş birer cesetten farksızdı. Onları öteden beri muhafaza etmiş yazılı metinler de silinip atılmalıydı.”

Anlatış, orijinal ismiyle The Telling, 2000’de yayımlandı. Hainli Döngüsü’nün son eseri olmakla birlikte, Le Guin’in de şimdilik yazdığı son bilimkurgu romanı. Dünya yaratma makinesinden yine harika bir hikaye çıkıyor bizlere. Bir Ekumen gözlemcisi olan Sutty‘nin Aka gezegenine gönderilişini okuyoruz. Tam bir skeptik olan Yerküreli Sutty, Hain’den gözlemci olmak için eğitim almış ve bunun sonucu olarak Aka’da görevlendirilmiştir. Sutty ile Aka’da ilgilenecek olan Tong Ov arasında, bir doktora öğrencisiyle hocası arasındakine benzer bir ilişki vardır. Tong Ov, kendisine yol gösterir, onu Okzat-Ozkat‘a gönderir ve kenara çekilir. Sonrasında Sutty tek başına düşünmek ve hareket etmek durumundadır. Gezegenin iki yaygın ırkı, Dovza ve Rangma‘dan, çoğunlukla Rangmalıların yaşadığı bölgedir Okzat-Ozkat. Dovzalılar hakim çoğunluktur ve şehir bölgelerinde yaşarlar.

Bir gözlemci olarak Sutty’nin Aka’da bulunma nedeni, yaşayan ırklar hakkında bilgi toplamaktır. Ancak bir sorun vardır ki Dovzalılar toplayacak herhangi bir bilgi kaynağı bırakmamıştır; “Saf bilim yozlaşmayı yok edecek. Hep daha yükseğe hep daha ileriye.” şiarıyla hareket etmiş, geleneklere ve kültüre dair depolanabilir her şeyi, dinle ve gericilikle eşdeğer görerek özellikle kitaplar olmak üzere yok etmiştir. Ekumen’e duydukları saygıdan ötürü, kötü izlenim bırakmak istemedikleri için gözlemciyi şehirlerinde en iyi şekilde ağırlarlar. Ancak Sutty, kısa sürede Dovzalıların tek düzeliklerinden ve plaza çalışanlarının davranışlarını andıran sahteliklerinden sıkılır. Zaten engelliler için kaydedilmiş, pek de işine yaramayacak ses kayıtlarından fazlasına ulaşamaz. Sonrasında Tong Ov, kendisini Okzat-Ozkat’a gönderir. Asıl hikayemiz burada başlar, Rangmalıların ezilen azınlık olarak kültürlerini koruma çabalarına ve bunu sağlamak için seçtikleri hikaye anlatıcılığı dünyasına dalarız. Bunları okurken, Le Guin özellikle dolaylı olarak anarşist fikirlerini ortaya koyar; devletin bir tahakküm aracı olarak dine ihtiyaç duymadığını bizlere gösterir. Aynı zamanda çok zıt kutuplarda yer alan iki karakterin samimi ama bir o kadar da şüpheci diyaloglarıyla, empati yapmamızı sağlar; iletişim ve ötelilik kavramlarını Sürgün Gezegeni‘ndekine benzer şekilde sorgular.

“Hayır sandığınız gibi değil. Benim dünyam tarif edilemeyecek kadar güzeldir ve ben orayı çok seviyorum, Yara. Size fikilerimi anlatıyorum. Bu sayede hükümetinizin bizim yaptıklarımızı taklit etmeye başlamadan önce kimliğimizi irdelemeye çalışmakla daha iyi bir yol izlemiş olacağını size belirtmek istemiştim. Ve tabii kendi kendimizi ne hallere düşürdüğümüzü.”

 Sözlü Gelenek ve Hikaye Anlatıcılığı

İnsanlığın ürettiği bilgi birikiminin gelecek nesillere aktarılmasında sözlü gelenek, milattan önce 3200’de yazının bulunuşuna dek çok önemli bir yer tutar. Sözlü gelenek, özetle bilginin, sanatın ve kültürel malteryelin bir nesilden diğerine sözlü olarak alınması, korunup saklanması ve iletilmesidir. Dovzalıların baskısı altındaki, gerici ilan edilen Rangmalılar da benzer şekilde kültürlerini devam ettirmeye çalışıyorlar. Bizdeki Şamanlara benzer Mazlar, Rangmalıların sözlü geleneklerinin aktarıcıları ve koruyucularıdır. Bu geleneği Anlatış adını verdikleri, didaktik öykülerle sürdürürler. Anlatış’tan kısa birkaç örnek: “Yukarı sıçramak için önce aşağı eğil, başarmak için önce başarısız ol…” ve “Nefret kendisini besleyeni yer bitirir.

Mazlar, sözlü geleneği Anlatış yoluyla gelecek kuşaklara aktardıkları gibi bulabildikleri yazılı materyalleri de olabildiğince saklarlar. Zaten Rangmalılar, Dovzalıların kurduğu “bilim distopyası”ndan önce Umyazı adını verdikleri ibadethanelerde, binlerce kitaplık kütüphaneler kurup oraları dini bir yerden çok kültürel bir merkez olarak kullanıyorlardı. İbadethane sözcüğünü kullanmış olsam da bir tapınma halinden bahsetmiyorum çünkü onların din ve tanrı anlayışları bizimkiyle tamamen farklı; bir yaratıcıya doğaüstülük atfedip onu yücelten bir anlayıştan ziyade, yoga benzeri meditasyon hareketleriyle zihnen rahatladıkları ve kültürlerini devam ettirdikleri bir inanışları var. Doğaüstü şeylere inananlar olsa da eğitim seviyesi yükseldikçe bunlar pek görülmüyor. Dovzalılar için ise tanrı, bizdekinin aksine mantık ve saf akıl anlamına geliyor; o yüzden Rangmalılar onlar için birer yobaz.

“Şiddet öteden beri başvurdukları bir unsurdu, çünkü inançları bunu haklı gösteriyordu. Tanrı’nın kafirliği ve kafirleri yok edecek kişileri ödüllendirmekten hiçbir zaman geri durmayacağını işliyordu beyinlerine.”

Toplumların Kendi Elleriyle Yarattıkları Diktatörler ve Bir Tahakküm Aracı Olarak Devlet

hainli dongusu 3

Le Guin’in bilimkurgu kitaplarında, özellikle Hainli Döngüsü’nde anarşist temalar oldukça belirgindir. Bir güç odağı olan devlete ve onun tahakkümüne yönelttiği eleştirilerin yanında, alternatif siyasi ekonomi sistemlerine de ilgi duyar. Lewis Call, “… bu kitapların esas radikal mirası, geleneksel anarşinin sınırlarını aşarak postmodern koşullardaki hayatla birebir alakalı yeni anarşizm formları yaratmalarıdır. Le Guin, geleneksel anarşist projeyi günceller ve anarşizmi üçüncü milenyuma hazırlar.” der. Temelinde Kropotkin’in Anarşist Komünizm’inden etkilenmiş olduğu açıkça görülüyor olsa da, Le Guin’i Kropotkin’in fikirlerinin ütopik hali diye basitleştirmek haksızlık olur. O eserlerinde, geleneksel radikal düşünce metodlarına saldırmaktan zevk duyar ve anarşizmi bir adım öteye taşır.

Le Guin’in geleneksel düşünce kalıplarımıza olan saldırısı, Karanlığın Sol Eli’nde cinsiyet kimliği kavramlarına, Mülksüzler’de doğrudan devlete ve yarattığı Pravca dili ile lisana, Sürgün Gezegeni’nde ötekileştirme temelinde toplumsal farklılıklara ve teknolojik gelişmişlik düzeyindeki farklılığa, Dünyaya Orman Denir‘de türcülüğe, karşı anarşist bir tutumla ortaya çıkar çıkar; Anlatış’ta ise ister din ile geleneksel bir devlet, ister bilimle bir şirket devleti olsun, devlet bir baskı aracıdır, mesajını bizlere iletir. Aslında tüm bunlar, ona diyalektik perspektiften bakıp ikiliğe hapsetmek yanlışına düşenlerin aksine bu dar kalıpların dışına çıkmak ve ikilikleri yıkmak için yazılmıştır.

” ‘Akalıların yerel dilinde Tanrı, tanrılar ve tanrısal sözcüklerinin karşılığı yok,’ diye dikte etti kayıt cihazına. Bunun yerine, Şirket bürokratları Tanrı anlamında kullanılacak bir kelime uydurmuş ve model aldıkları dünyalarda ilahi varlık kavramının ne denli önem taşıdığını fark edince devlet eliyle yönetilecek bir tanrı kuramı üretmiş. Dinin iktidardakiler açısından çok yararlı bir araç olduğunu görmüşler.”

surgun gezegeni

Daha önce Aka gezegenindeki halkların durumundan bahsetmiş olsam da biraz daha açmakta fayda var. Gezegenin durumu, biraz köy komünlerinden şehir devletlerine geçişe benzer. Rangmalılar komün yaşamına benzer şekilde yaşamlarını sürdürüyorlarken, Dovzalılar tüm o teknolojik araç gereçleriyle çıkagelirler. Rangmalılara karışmadıkları için başta ciddiye alınmazlar ama zamanla şehirlerini kurarlar ve Dovza Şirket Devleti, Aka’daki hakimiyetini ilan eder. Teknolojik olarak da çok üstün olan Dovzalılara direnemeyen Rangmalıların, dilleri, kültürleri ve inanışları yasaklanmaya başlar. İçlerinden bazı Mazları şehre kaptırırlar ve polis güçleri, her toplumda olduğu gibi para karşılığı kendi insanlarını ihbar edenlerle beraber de tam hakimiyet kazanır. İhbar edilenler ise kamplarda çalıştırıyorlar, bir çoğundan yıllarca haber alınamıyordu; nasılsa şirket/devlet için ucuz iş gücü lazımdı. (Stalin fanatikleri bu kısmı okurken üzülebilirler.)

“Refah çalışmaktır ve çalışmak refahtır!”

Dovzalılar, bileklerine kazınmış kimlikleriyle tek düze yaşamlarını sürdürmekte, sevmedikleri halde içtikleri, faydalı sandıkları tek sohbetleri olan Cesur Yeni Dünya’daki Soma benzeri Akafi içkilerini yudumlamakta ve ne göze ne de damağa hitap eden hazır gıdalarını yemektelerdir. Bu döngü içinde ise bizlere 1984 romanını düşündüren, her yerde sürekli tekrar edilen, çalışmayı kutsayan, sermaye-işgücü konulu, şirket ideolojisini yansıtan sloganları dinlemektelerdir. Yara, yani protagonistimiz Sutty’i Okzat-Ozkat’ta takip edecek olan izlemci, bu döngüye kolluk kuvveti olarak katılır. Sutty’nin bir fanatik olan Yara ile olan sohbetleri iletişim ve empati üzerine düşündürürken, Yerküre’den bahsettiği kısımlardaki hikayenin dünyamıza olan benzerliği yüzümde sürekli ironik bir gülümseme oluşturdu. Yerküleli Tekçilerin sloganı olan “Tek bir Tanrı, tek bir Gerçeklik, tek bir Dünya“, size de “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet” sözlerini hatırlattı mı?

“Oysa burada yerel kökenli bir din ya da yaradancılık geçerli değildi. Aka’da tanrı, herhangi bir göndergesi olmayan bir kelimedir sadece. Baş harfinin büyük yazılmasına bile gerek duyulmaz. Onların nezdinde yaratıcı değil, yaratılışın kendisidir önemli taşıyan. Kullarını mükafatlandıracak ya da cezalandıracak, haksızlığı haklı çıkaracak, gaddarlığı emretmekle kalmayıp üstüne bir de takdir edecek, tebasına kurtuluş yolu sunacak ebedi bir baba figürüne rastlanmaz.”

“İster din ile geleneksel bir devlet, ister bilimle bir şirket devleti olsun, devlet bir baskı aracıdır” mesajı, en net şekilde Yara ile Sutty’nin sohbetlerinde ortaya çıkar. Çünkü Sutty, karşısındaki bir fanatik olsa da ona karşı empati duyar ve içten içte dinledikleri ile kendi dünyasını kıyaslar; ona kendi gezegeninden bahseder. Yerküre, o çocukken Tekçiler adı verilen, dinci bir diktatörlük altındadır. Tekçiler’in inançları dışındaki her türlü inanç ve eylem, terör faaliyeti olarak sayılmaktadır. Tekçiler ile tek tanrılı inançlar olmakla birlikte daha çok semavi dinler kast ediliyor sanıyorum. Yerküre’nin Hain ile olan iletişiminden sonra bir Ekumen görevlisi olan Dalzul çıkagelir ve zamanla oranın yönetimini etkiler, yetki sahibi olur.

Artık bir lider olarak görülen Dalzul, halk üzerindeki baskıyı azaltarak çeşitli serbestlikler sağlar. Böylece aslında onu hiçbir zaman desteklemeyecek kitleler, sokaklarda sevinç gösterileri yapar ve kendilerini gösterme cesareti bulurlar. Bunu okurken gözümde İran’daki son seçim ve halkın sokaklarda yaptığı kutlama canlandı. Bizden bir örnek vermek gerekirse, şimdiki yönetim ile parti kurmaya çalışan hanımefendinin bir lütuf olarak sunulmaya çalışılmasıyla benzerlik kurabilirsiniz. Buna, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, diyoruz. Yerküre’deki dinci aşırılıkçı kesim, zamanla Dalzul’u bir peygamber ve hatta tanrı olarak görmeye başlar. Sonraki aşamada ise “çok geçmeden Dalzulcular, Dalzul’u Dalzul karşıtlarından korumaya başladılar” haline ulaşılır. Bu bölüm için seçtiğim başlığın nedeni işte bu: Toplumlarca başa getirilen diktatörler, önce ilahlaştırılıp sonra da bizzat kendi taraftarlarınca yok ediliyorlar; ilk akla gelen örnekler olarak Mussolini ve Kaddafi’yi düşünebilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisi olmaya çalışıyor. Çoğunlukla progressive rock ve jazz-fusion dinliyor. Bilimkurgunun en çok “New Wave” akımını seviyor. En sevdiği bilimkurgu yazarları Ballard, Lem, Bester ve Le Guin. Ayrıca Latin Amerika Edebiyatı ve onunla özdeşleşmiş Büyülü Gerçekçilik akımına ilgi duyuyor. Latin Amerika’dan da en çok Borges okumaktan zevk alıyor.



Facebook Yorumları

Yorum