bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü Sadece Basit Bir Ruya

Tarih: 17 Kasım 2017 | Yazar: Konuk Yazar

0

Sadece Basit Bir Rüya | Ekin Efe Karlılar (Kısa Öykü)

Vapur köprüye doğru yol alıyordu. Ben de o anda, camdan bakarak düşünceli bir şekilde odağımı sadece denize veriyordum. Aklıma altı yedi yaşında iken düşündüğüm aptallık şaheserlerim geliyordu. Ne kadar aptalca işler hayal ettiğimi aklıma getirdikçe, hayatın hiçbir şekilde tozpembe olmadığını anlıyordum. Oysa ki, hayattın hatalarını, yanlışlarını yüzüne sert bir tokat gibi indirdiğini hala öğrenememiştim. Hala yaşadığım şanssızlıkları, isteklerimin bir türlü olmayışını normal bir olaymış gibi görmüyordum. Sanki yıllardır olumsuzlukları yaşayan ben değildim ve galiba hiç değişemeyecektim. Yoksa ben gerçeklikte takılıp kalmış mıydım? Tanrı belki de gerçekliği yaratmayı unutmuş olabilirdi. Hangi gerçeklikte yaşamalıydık?

Altı yedi yaşlarımda dünyanın en büyük uçak mühendisi olup, milyonlarca para kazanıp, karada, denizde, suyun altında gidebilen, dünyanın en pahalı uçağını yapacağımı düşünüyordum ve herkese sürekli durmadan bu hayalimi söylüyordum. O sıralar okuma yazma bilmediğim için dedemin bana okuduğu ansiklopedilerden çağları öğrenmiştim. Bende altı, yedi yaşımda iken o şimdi Atılgan diye adlandırdığım hayali uçağımı yapıp yeni bir çağ açacağımı düşlüyordum.

Artık bu hayallerden çok uzaklaşmıştım. Denize bakarken çok dalmıştım ne de olsa evrende hiç kimsenin önemsemediği antidepresan kullanan bir ucube idim. Sol elimi kaldırarak, saate baktım buluşmamıza bir dakika gecikmiştim. Ayağa ağır bir şekilde kalkıp, kafamı etrafa çevirerek turuncu tişörtlüyü aramaya başladım. Adrenalin seviyem tavan yapmıştı ve ne yapacağım hakkında en ufak bilgiye sahip değildim. O arada kalabalığın arasından biri sanki bana doğru işaret yapan birini fark ettim, biraz dikkat edince işaret edenin turuncu tişörtlü olduğunu gördüm. Ne kadar da aptalım diye içimden geçirdim. Hemen, acelem varmış gibi turuncu tişörtlüye doğru koştum. Ona yaklaştığımda yana çekildi. Selam verdim. O anda dikkat ettim, elinde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı vardı. Acaba kara mizah mı yapıyordu? yoksa ironi mi? Saçları kıvırcık, yeşil gözlü, uzun boylu ve kısa burunlu biriydi. O kadar da kötü birine benzemiyordu. Çok şaşırmıştım yoksa dünya değişiyordu muydu? Ya da ben toplumdan daha çok mu uzaklaşıyordum? Bana “antidepresanların bu kitabın sayfalarının arasında” deyip bana kitabı çok hızlı bir şekilde uzattı. Ellerindeki teri görebiliyordum, acayip bir şekilde terlemişti. Ben de boş verip hemen kitabı alıp gittim.

Vapurdan inerken sahte antidepresanları alma mutluluğu ile sevinçten içimde duvarlar kırılıyordu. Sanki yirmi dokuz yaşında değildim, daha çok var olmamış gibiydim. Hemen bir taksi çevirip evime doğru yol aldım. Bu ilk kez sahte antidepresan alışımdı, çok güvendiğim bir arkadaşım sayesinde almıştım oda sahte alıyormuş. Fiyatı da çok ucuzdu artık bende sürekli alacağım gibi görünüyordu. Eve vardım taksiden indim. Apartmanın kapısına geldiğime elimi cebimin içine daldırdım. Uzun süre aramadan sonra anahtarı bulabilmiştim. Eve geldiğimde kitabın sayfalarının arasındaki antidepresanları çıkarıp kitabı yere doğru fırlattım. Hemen bir tane antidepresanı ağzıma attım. O anda aniden başım dönmeye başladı; gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Kusacak gibiydim. Bende biraz gözlerimi dinlendiririm uykum geçer diye yatağa uzanmayı düşündüm. İlerlemeyi denedim ama ilerlemeyi denememle yere çullanmam bir oldu. Sağ elimle yanımdaki sandalyeye tutup, ayağı kalkmayı denerken sandalye üzerime düştü. Sürünerek mutfağa doğru gitmeye çalışmaktan başka çarem kalmamış gibiydi. Bana ne olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu.

Mutfağa vardığımda çekmecenin koluna tutundum ve bütün gücümü verdim. Zorda olsa ayağa kalkabilmiştim. Lavabonun yanındaki bardağı alıp biraz su doldurmamı içimden bir ses söylüyor gibiydi. Bardağı aldım ama elim istemsizce kasılmaya başladı. Kaslarımı sanki ben kontrol edemiyordum. Birden elim kendiliğinden bardağı sıktı. İlginç bir şekilde cam bardak kırılmıştı. Nasıl olduğunu düşünürken nefes darlığı çekmeye başladım. Nefes darlığı çekerken gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı. Yere yapıştım ve gözlerim kapandı.

Karanlığın içindeydim. Hareket edemiyor, göremiyor, duyamıyor, hissedemiyor ve hatırlayamıyordum. Kendimi düşünmeyi çalışıyordum. Yavaş, yavaş gözlerim açılıyordu. Ne kadar kendimi düşünmeyi çalışırsam o kadar gözlerim açılıyordu. Deniyordum, deniyordum ama olmuyordu. Konsantre olup bütün zihinsel enerjimi kendimi düşünmeyi verdim. Gözlerim sonunda açılmıştı. Heyecandan kalbim fırlayacak gibiydi. Ama evimde değildim sanki bir uzay gemisindeydim. Etrafımda tuhaf tuşlar vardı. Camdan uzayı görebiliyordum. Galiba rüyada idim ama hiçbir rüya bu kadar gerçekçi değildi. Uyanmayı istedim ama galiba uyanmak diye bir şey yoktu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Sinirden bütün gücümle bir çığlık attım. Faydası yoktu. Uyanmam için kendime kocaman bir yumruk attım. Ve o yumruğun acısını çok pis bir şekilde hissettim. Galiba rüyada değildim.

Birden belimdeki lazer tabancasını fark ettim. Kılıfından çıkardım, aynı bilimkurgu filmlerindeki silahlara benziyordu. Parlıyordu ve çok havalıydı. Galiba, bu bana tanrının oynadığı bir oyun diye düşünürken birden bulunduğum uzay gemisi hareket etmeye başladı. Hareketin etkisiyle öne doğru savruldum ve elimdeki lazer tabancası havaya doğru uçtu. Biraz savrulmanın ardından uzay gemisi yavaşlayarak gitmeye başladı. Galiba uzay gemisinin rotası önümüzdeki gezegendi. Uzay gemisi ilerlerken bende evrenin büyüsüne kapılmıştım. Bunun tanrının bana oynadığı bir oyun olduğundan kesinlikle emindim. Uzay gemisi gezegene yaklaştıkça gezegendeki tuhaf binaları görebiliyordum. Çok değişik bir mimariye sahiptiler. Atılgan diye adlandırdığım uzay gemim sanki bir tepeye doğru iniş yapıyordu. O arada az kalsın yerdeki lazer tabancamı almayı unutuyordum. Lazer tabancamı alıp kılıfına koydum.

Atılgan tepeye iniş yaptığında sağ tarafımdaki duvar açıldı ve ben de dışarı çıktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Şehir bildiğin dümdüz bir ovaydı. Yokuştan aşağı şehre doğru temkinli bir şekilde inmeye başladım. Yokuştan inip, şehre ulaşmama çok az bir mesafe kalmışken yirmi metre önümde aniden bir yaratık belirdi. Yaratık rengarenk tenli, çok uzun boyunlu, kafasının tam ortasında dikdörtgene benzeyen tek bir gözü vardı. Elim ayağıma dolaşmıştı. Ben de heyecandan çok hızlı bir şekilde lazer tabancamı çektim. Yaratık, elinde sopaya benzeyen bir aletle bana doğru koşuyordu. Bende korkması için lazer tabancamı yaratığa doğru tuttum ama hiçbir işe yaramadı. Ben de son çare olarak tetiği çektim. Tetiği çektiğim anda yaratık birden kayboluverdi.

İçime çok büyük bir rahatlama gelmişti. Tabancamı kılıfına koydum ve ilerledim. Şehre geldiğimde kendi etrafımda defalarca dönmeye başladım. Bu şehrin bana verdiği enerji harikaydı. Kendi etrafımda dönmekten, başım bayağı döndü, nerdeyse kusacaktım. Biraz dinledim. Birden altıgen şeklinde bir bina vardı. Bina beni kendine çekiyordu. Altıgen binaya doğru yürüdüm bina sadece camlarla kaplıydı ve sadece bir girişi vardı. Bina bile diyemezdik nerdeyse. Binanın içine girdiğimde gene şaşırmıştım. Biraz sola doğru gittim ama tam o sırada sağ çaprazımda çok yoğun bir ışık belirdi. Hemen lazer tabancamı endişeli bir şekilde ışığa doğru tutum.

Lazer tabancamı ışığa doğru tutarken zaman sanki somut bir kavram.
Lazer tabancamı ışığa doğru tutarken sanki dağlardaki bir kar tanesiyim.
Lazer tabancamı ışığa doğru tutarken sanki iğnenin üstünde yürüyorum.
Lazer tabancamı ışığa doğru tutarken sanki gökyüzüne bir merdivenden tırmanıyorum.

Yaklaşık yarım dakikadır silahı ışığa tutuyordum, alnımdan akan bir ter damlasını hissedebiliyordum. O damlayı silmek için sol elimi kafama doğru götürürken bir anda bir patlama yaşandı ve ben patlamanın etkisiyle uçup binanın camlarını kırıp dışarı doğru uçtum. Acıdan yerde kıvranıyordum. Zor da olsa ayağa kalkabilmiştim.

Lazer tabancamı kılıfına soktum ve birden aniden bulunduğum uzaydaki tuhaf mekan değişmiş, normal dünyada bulmuştum kendimi. Her şey bir anda gitmişti. Etrafıma bakındım ve bulunduğum sokak hiç de yabancı değildi. Etrafımdaki insanlar da gayet normaldiler. Galiba gerçeklik bozulmuştu. Derken birden gene tuhaf uzaydaki gezegendeki aynı yerdeydim. Ve birden önümde aniden bir yaratık sürüsü belirmişti. Sayıları otuza yakındı. Lazer tabancamı çıkardım ve yaratıklara doğru tutmaya başladım. Yaratıkların hiç ama hiç korkusu yoktu, doğrudan bana doğru koşuyorlardı. Birden gene normal dünyaya dönmüştüm. Ama bu sefer tanıdığım bir sokakta değil de bir çöldeydim. Her yer kum doluydu. Yere eğilip kumdan bir avuç aldım. Gerçek olduğuna tatmin olmuştum. Kumu yere bırakırken gezegene geri dönmüştüm. Gezegendeki aynı yerimdeydim, hala yaratıklar bana doğru koşuyordu. Tetiği iki kez çektim iki yaratık gitmişti. Ama bu sefer kendimi bir dağın tepesinde bulmuştum. Ortam çok soğuktu ve çok üşümüştüm. Yaratıkların gezegenine geri döndüğümde, tekrar tetiği çektim bu sefer amazon ormanlarındaydım. Çok yoğun bir muson yağmuru yağıyordu ıslanmıştım. Gezegene döndüğümde bu kez dikkat ettim hala ıslaktım. Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Tetiği üç kez çok hızlı bir şekilde çektikten sonra bu sefer deniz kenarındaydım. Çok kısa bir süre sonra tekrar gezegene döndüm. Tam tetiği çekerken vapurdaydım. Artık giderek geçişlerin zamanı kısalıyordu. Tekrar gezegene döndüm derken farklı bir yerdeydim. Geçişlerin süresi bir saniyeye kadar inmişti. Artık dünyanın bütün yerlerine gitmiş sayılırdım. Bu geçişten çok sıkılmıştım saniyeler içinde dünyanın rastgele yerlerine gidiyorum.

Birden altıgen binada gördüğüm ışığı tekrar gördüm. Bu kez sadece ışık vardı başka bir şey yoktu. Tekrar ışığa bakarken zaman ve gerçeklik kavramı yok olmuştu. O anki hislerim sanki yok oluyorum gibiydi. Işık yavaş yavaş gitmeye başladı. Işık gittiğinde her şey karanlıktı. Gözlerim açılmaya başlamıştı. Gözlerim açıldığında bayılmış olduğum mutfakta olduğumu anladım. Ayağa kalktım biraz yürüdüm, su içtim, dolapta dünden kalan küçük sandviç parçasını yedim ama hiçbir şey olmadı. Galiba normale dönmüştüm. Sonunda her şeyin aslında hiçbir şey olduğunu düşünüp televizyonu açıp koltuğa uzandım.

Sesli bir halde kendimle alaycı bir biçimde konuşarak:

-Gerçekliğin var edilmeyi unutulduğun…
-Aman bunları boş ver kendim sonuçta eğlendin mi?
-Eğlendim
-Ders çıkardın mı?
-Çıkardım
-Peki dersin nedir acaba kendim?
-Bir daha ne sahte ne de gerçek antidepresan kullanmamak…

“Çok komiksin kendim.” dedim ve biraz belgesel izlemeye karar verdim.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim…



Facebook Yorumları

Yorum