bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü olu gezegen

Tarih: 10 Kasım 2017 | Yazar: Konuk Yazar

0

Ölü Gezegen | Ardakan Coşkun (Kısa Öykü)

Haftalardır dışarıdayım. Gelip gidip aynı çöplükten yemek yiyorum. Başka bir yere de gidemiyorum ki. Gözümü korkutuyor koskoca gezegen. Çevremde yıkılmış binalar, her yerde kuru toprakla iç içe geçmiş molozlar var. Devrilmiş, ezilmiş, patlamış araçlar ve onlardan geriye kalan hurdalar. Ve de yanmış, kurumuş, yeşilsiz, yapraksız ağaçlar, çürümüş cesetler… Su yok. En azından temiz olanı. Artık bu çöplüğü bırakıp başka bir yere mi gitsem, birilerinden yardım mı istesem, diye düşünüyorum bazen. Hayır! Böyle bir aptallık yapamam diyorum kendime her seferinde de. Eğer birilerinden yardım istersem, yemek yerine bıçak çıkarırlar gözümün önüne. Beni yerler! Manyaklar! Hepsi Manyak!

Düşüncelerim tarif edemeyeceğim korkunç bir çığlıkla bölünüyor. Etrafıma bile göz atmadan çöplerin arasına saklanıyorum. Mide bulandırıcı yaratıklar çevremde kol geziyor. Sıkıca kapatıyorum gözlerimi, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ama dikkatimi çekiyor tepemdeki mavilik. İşte, orada diyorum, parlıyor tüm ihtişamıyla. Evim… Daha fazla tutamıyorum kendimi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum.

Ufak bir noktanın içerisinde mutlular, sevinçliler, cehennem nedir bilmezler. En çok da bu koyuyor bana. Buraya gönderip terk ettiler beni. Benimle dalga geçercesine göz kırpıyor mavilik. Çığlık atmak istiyorum, oraya buraya yumruklarımı geçirip elimi incitmek istiyorum. Ama yem olmaktan da korkuyorum. Gerçi neden kinleniyorum ki? Benim yüzümden oldu her şey. Ben kabul ettim bu saçmalığı.

Yalnız bir başıma kaldım bu gezegende. Cehenneme gitmek istiyorum, çünkü orası daha güzeldir, diye düşünüyorum. Keşke Ahmet yanımda olsaydı. Ne istedi ki ondan? Neden öldürdü onu! O sadece yardım etmek istemişti! Keşke onu kurtarabilmek için bir şansım olsaydı. Hepsi manyak. Hepsi.

Ahmet anlatırdı hep, tarih kitaplarında yazarmış, bir zamanlar buradaki insanlar çiçeğe konan birer kelebek gibiymişler. Ama ben, boka konan sineklerden başka bir şey tasavvur edemiyorum!

Bırak Ahmet’i düşünmeyi! Gitti o! Gitti!

Sesler kesildi. Uyu şimdi.

Cenin pozisyonu aldım ve her gece olduğu gibi, sulu gözlerle zar zor uykuya daldım. Sabah büyük bir baş ağrısı uyandırdı beni. Umursamadım. Gidip kirli bir su birikintisinden susuzluğumu giderdim. Sonra, midemin bulandığını hissettim. Belki de umursamalıydım. Acaba ne kadar radyasyon yemiştim bunca zamana kadar? Bari radyasyon haplarımı almasalardı…

Bu çöplükte daha fazla yaşayamam artık. Gidebileceğim tek yer; kovulduğum yer: Atom Köy. Almazlarsa beni içeriye, var gücümle intikamımı almaya çalışırım. Ya alırlarsa? Bir köşede dilenmekten başka ne yaparım? Beklerim ölümü! Umudum kalmadı artık. Şansım varken kabul etmemeliydim görevimi.

Yola koyulurken başım da dönmeye başlıyor, sonra tutamıyorum kendimi, kusuyorum bir duvarın köşesine. Kulağıma birtakım sesler geliyor: Çocuklar gülüşüyor. Merakla çeviriyorum kafamı, karşıma bir park çıkıyor: Salıncakları kopmuş, tahterevallileri ortada yok, biri hariç, plastik kaydırakları erimiş ve insana ölümü hatırlatan rüzgar, bir dönme dolabı gıcır gıcır döndürüyor. Gördüklerim yüzünden, kulağıma gelen gülüşmelerin yerini garip sesler alıyor. Ayakta kalan son kaydırağın altından geliyor bu sesler. Gerçi dokunsanız parçalanacak bu kaydırak, delik deşik olmuş asit yağmurları yüzünden.

Merakıma yenik düşüp gidip bakıyorum kaydırağın altına: Koca koca böcekler yarı yanmış ölü bir adamı ve kucağındaki küçük bir kızı kemiriyor. Beni görünce kaçışıyorlar hemen. Kızın elinde yıpranmış ama iyi korunmuş bir fotoğraf buluyorum. Çok güzel bir kadının fotoğrafı. Anneme benzetiyorum ve yine tutamıyorum göz yaşlarımı. Fotoğrafı atletimin içine koyup yoluma devam ediyorum esefle.

Kısa zamanda da ulaşıyorum hedefime. İşte karşımda duruyor Atom Köy; kocaman bir kraterin içine kurulmuş paslı hurdalardan ve uçak kanatlarından oluşuyor bu şehir. Salaklar nükleer savaş başladığında bir hidrojen bombasının düştüğü yere yerleşmişler, ki zaten buraya o yüzden Atom Köy diyorlar. Kimileri burayı cennet olarak görüyor, oysa hiçbiri cennetin ne olduğunu bile bilmiyor. Bir bok çukurundan farksız burası. Temiz olan tek bir yer, öksürmeyen tek bir insan bile bulamazsınız.

Bunları bildiğimize rağmen ne diye geldik buraya… Bu zavallıların ellerinde hurdadan başka bir şey yokken, nasıl bir uzay gemisi yapıp diğer gezegenleri istila edeceklerini sanabildik ki… Sözde Ahmet ile engelleyecektik bunu bir de…

Buraya boşuna geldik. Ahmet boşuna öldü ve ben de boşuna öleceğim.

Bu gezegenin, yani eski adıyla Dünya’nın, en büyük yerleşim yeri burası olduğu için, ilk olarak burayı ziyaret etmeye karar vermiştik. Donanımız tam olduğu ve elimiz yüzümüz temiz olduğu için fazla dikkat çekmiştik. Ahmet de… onu görünce… yardım etmek istedi. Sonra her şey çığırından koptu. Ahmet canından, ben de donanımımdan oldum. Her şeyimi aldılar elimden, geriye sadece iç çamaşırlarım kaldı. O şekilde de kapı dışarı edildim.

Nükleer savaş yaşandıktan yarım yüzyıl sonra kimse burayı ziyaret etmemişken… Neden kabul ettin! Neden!

Atom Köy’ün büyük kapısının önünde, kucağında bir bebek tutan, ağlayan bir kadın sayesinde kendime geliyorum, geçmişi unutmalısın, diye tembihliyorum kendimi. Kadın, ayaklarıma kapanıyor, bebeği için birkaç damla su dileniyor. Oysa zavallının bebeği çoktan ölmüş, haberi yok. Ne diyeceğimi bilemiyorum, öylece bakakalıyorum. Sonra onu bir köşeye itmek geçiyor içimden. Merhamet burayı terk edeli çok olmuş, geri de dönesi yok.

Yoluma devam etmek için onu hafifçe iteliyorum, fakat sonra tir tir titremeye başlıyorum. Başım da tekrar dönmeye, midem de tekrar bulanmaya başlıyor. Fenalaşıyorum. Kusuyorum ve sonra da bayılıyorum.

Gözlerimi açtığımda kadını delik deşik halde buluyorum. Ağzından ve burnundan akan kan damlaları, oluşan kan gölünü yavaş yavaş okyanusa çeviriyor. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken, tepemden, kapının üstünden birisi bağırıyor, ” Şerif! Şerif! Diğeri canlandı, indireyim mi onu da?” diyor ve silahını bana doğrultuyor. Oluşan birkaç saniyelik sessizliği tangır tungur gelen ayak sesleri bölüyor. Kendisine Şerif diyen, beni şehirden kovan yağlı ve kirli sakallı adam, meraklı gözlerle kafasını dışarı uzatıp bana bakıyor ve sonra da pis pis sırıtıp silahını bana doğrultan adamın kulağına bir şeyler fısıldayıp onun da pis pis sırıtmasına sebep oluyor. Sonra da kapının açılmasını emrediyor.

Bense umursamıyorum, öylece zavallı kadının cesedine bakıyorum. Ancak sonra, uyarılıyorum, ”ya girersin, ya da asla giremezsin,” diyor Şerif. O an, halsiz olduğumu fark ediyorum. Zar zor ayağa kalkıp içeriye giriyorum. Titriyorum, başım dönüyor, midem bulanıyor. Bu sebeplerden dolayı, muhtemelen yarını göremeyeceğim, diyorum kendime. Kapı, arkamdan korkunç bir gıcırdamayla, kulak zarlarımı delercesine kapanıyor. Burnuma çarpan, şehrin pis rutubeti tekrar kusmama sebep oluyor. Sonra bir çocuk geliyor yanıma, düzgün bir dille biraz su rica ediyor, olmadığını öğrenince de küfür edip suratıma tükürüyor ve kaçıyor. Tepki bile gösteremiyorum. Belki de artık hiçbir şeyi umursamak istemiyorumdur.

Düşüncesiz bir şekilde yavaş yavaş şehrin metal merdivenlerini inip, merkeze varıyorum. O zamandan sonra, ne yapmak istediğime karar veriyorum; Ahmet’in öldürüldüğü yere gitmek istiyorum. Sanırım ben de orada ölmek istiyorum.

Bir elimi karnımda tutarak, diğeriyle de duvarlardan destek alarak ilerlerken, karşıma ağlamaktan gözleri şişmiş ve makyajı akmış, yarı çıplak bir kadın çıkıyor. Beni görür görmez hıçkırarak ağlamaya başlıyor ve ”Daha fazla istemiyorum! Daha fazla istemiyorum!” diye bağırmaya başlıyor. Bir adam da gelip tokat atıyor, susmasını emredip bana dönüyor, ”Suyun yoksa yapamazsın,” diyor.

Umursamadan, halsiz bir şekilde ilerlemeye devam ediyorum. Tek bir kelime bile edesim kalmıyor artık. Sonra çıplak ayaklarıyla çamurda şapur şupur koşan çocuklar bana çarpıyorlar, çamura gömülmeme sebep oluyorlar. Kafamı kaldırdığımda çocukların, az ilerideki bacakları olmayan bir ihtiyarın elindeki yarı pişmiş fareyi alabilmek için, ihtiyarı taşladıklarını görüyorum. Taşlardan biri ihtiyarın kafasına denk geliyor, ihtiyar ağlamaya başlayıp fareyi çocuklara atıyor, çocuklar da gülüşerek geri kaçmaya başlıyorlar.

Ne cennet ama… Bu gezegenin en güzel, en güvenli yerine hoş geldiniz…

İyice fenalaşmaya başlayıp kontrolsüzce titriyorum. Ancak en sonunda, son durağıma varıyorum. İşte o zaman ağzımda ki düğümler kopuyor, var olan bütün rahatsızlıklarımı unutuyorum. Çünkü Ahmet’in cesedi hâlâ olduğu yerde duruyor, hatta onu öldüren yaşlı adam, üzerinde tepiniyor…

Buraya ilk geldiğimizde, Ahmet’i öldüren bu yaşlı adam, bir grup tarafından dövülüyordu. Ahmet ise bunu görür görmez adamı kurtarmaya koştu, ancak, aldığı ödül, sayısız kez bıçak darbesi oldu.

Hepsi manyak. Hepsi.

Şimdi, yeni bir şans doğdu önüme. Gücüm yok, ama şansım var! Elime irice bir taş parçası geçirip büyük bir savaş çığlığı atıyorum ve yaşlı adamın üzerine atılıyorum, anında da yere devirip sayısız kez kafasına vuruyorum. Fakat sonra, bir el silah sesi kopuyor. Karnımda önce bir sıcaklık, sonra da acı hissediyorum: Şerif karşımda durmuş elinde tabancasıyla, o pis sırıtışını son kez görmeme izin veriyor.

Ağzımdan bir küfür koptuktan sonra yere devrildim, sürükleyerek dışarı attılar beni, işimi bitirmeden ölüme terk ettiler. Umurumda olmadı yine. Çünkü ben bu gezegene ilk adımımı attığım an, çoktan ölmüştüm bile.

Atletimin arasından kanlara bulanmış fotoğrafı çıkardım ve son kez hatırladım evimi. Dönüp baktım, tepemde tekrar parlamaya başlıyordu mavilik.

Ve sonra sönüyor, karanlık yüzünü gösteriyor.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...



Facebook Yorumları

Yorum