bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü ilk temas öykü

Tarih: 19 Mayıs 2017 | Yazar: Konuk Yazar

0

İlk Temas | M. Ömer Nayır (Kısa Öykü)

“Burada da bir şey yok,” dedi bilim subayı. “Helen 123’ün hiçbir gezegeninde canlı yaşaması mümkün değil.” Bilgisayarındaki verileri, gemi kaptanının ekranına yönlendirdi. Kaptan, verilere şöyle bir göz atıp bakışlarını geminin ana ekranındaki yıldıza çevirdi. Kırmızı Dev, çevresinde dönen yedi gezegene de atmosfer imkanı tanımamıştı. Oysa “Bilim Ekibi” kataloglanmamış bir yıldız bulduklarını söylediğinde çok ümitlenmişti.

Dört yıldır uzaydaydılar ve tek bir görevleri vardı: Ross 248 adlı yıldıza kadar olan bölge içinde yaşam formları olup olmadığını araştırmak. Dünyadan 12,3 ışık yılı uzaktaydılar. Daha önce güneş sisteminden bu kadar uzaklaşan başka hiçbir gemi olmamıştı. Bir rekor kırmışlardı, ama geçtikleri yerlerde, değil akıllı bir yaşam formu, tek bir canlılılık belirtisi bile bulamamışlardı. Tam bir hayal kırıklığıydı bu yolculuk.

Kaptan, “Nasıl oldu da bu yıldız daha önce keşfedilemedi?” diye sordu bilim subayına.  Bilim subayı, “Bilmiyorum,” demeyi kendine yediremedi. “Araştırıyoruz. Ama sonuç almamız uzun sürebilir.”

“Dünya’ya dönene kadar mı, mesela?”

Bilim subayı, kaptanın kinayeli sözlerine olgunlukla yanıt verdi: “Bu kadar süreceğini sanmam,” dedi. İçinden “Sürebilir de…” diye geçirdi. Çok sönük bir kırmızı cüce olan Ross 248, 1926 yılında kataloglandığı halde, dünyadan çıplak gözle bile görünmesi gereken bu kırmızı dev, her nasılsa bu güne kadar kendini saklamayı başarmıştı. Helen 123’ü, Ross 248’e yaklaşana kadar fark edememişlerdi.

Keşfin sahibi siyahi bilim subayı, bu yeni yıldıza küçük kızının adını verebilmeyi çok isterdi, ama mürettebat içindeki birkaç münasebetsizin kendi aralarındaki fısıltıları kulağına geldiğinde bu hakkını kullanmaktan vaz geçmişti: “O gitsin, bir kara delik keşfetsin de çocuğunun ismini ona koysun…” Araştırma gemisi Paris’in yaşlı Alman kaptanı yeni yıldıza Helen adını vermişti.

Kaptan, bilim subayının yüzüne değip geçen sıkıntılı ifadeyi gözünden kaçırmamıştı. “Elinizden geleni yaptığınıza inanıyorum,” dedi, az önceki sözlerini telafi etmek istercesine. Ardından seyir subayına döndü: “Geri dönüş için hazırlığa başlayalım. Burada yapacak işimiz kalmadı.”

Yahudi seyir subayı bu emre ne kadar sevindiğini gizlemedi. “Emredersiniz,” derken gülümsüyordu. Nazi kılıklı despot moruk nihayet adam gibi bir karar vermişti.

Kaptan gözlerini personelinin üzerinde gezdirdi. Yüzlerindeki rahatlamayı görmemesine imkan yoktu. “Çok uzattık bu yolculuğu,” dedi içinden. Araştırma gemisi Paris’in uzay-zamanı bükme gücü 1 dünya yılında 1 parsek gidecek kadar yüksekti. Zaten halihazırda Dünya üzerinde daha hızlı bir gemi yoktu. Buna rağmen geri dönmeleri 3,77 yıl alacaktı.

Kaptan düşüncelerinden nereden geldiğini anlayamadığı bir darbeyle koltuğundan fırlayıp yere kapaklanınca uzaklaştı. Kafasını kaldırdığında tüm mürettebatının kendisiyle aynı akıbeti paylaşmış olduğunu gördü. Sadece seyir subayı ile Türk makine subayı koltuklarındaydı. Onlar emniyet kemerlerini sürekli takmak zorundaydılar. Yirmi yıl önce ticari bir gemi Jüpiter tarafından yutulduğundan beri, bu, tüm yıldız gemilerinde uygulanması zorunlu bir kural haline gelmişti. O kazada seyir subayı, koltuğunda oturuyor olsaydı, bir göktaşının çarpmasıyla rotasından çıkan gemi Jüpiter’in çekim gücüne kapılmayacaktı.

“Neydi bu?” diye sordu seyir subayına, yerden kalkarken.

“Bilmiyorum, efendim,” dedi seyir subayı. Afallamış bir halde bilgisayarına komutlar yağdırıyordu.

“Ne demek bilmiyorum?” diye hiddetle bağırdı Kaptan, koltuğuna geçip emniyet kemerini taktığında. “Bir gök taşı olmalı.”

“Çevremizde hiçbir şey yok, efendim. Mümkün değil.”

O anda gemi elektriğe tutulmuşçasına sarsılmaya başladı. Işıklar gidip gidip geliyordu. Ayaktaki personel düşe kalka kendilerini koltuklarına atıp emniyet kemerlerini bağlamaya uğraşıyor, başaramayanlar sağa sola yuvarlanıp duruyordu.

Yerde yuvarlanan İngiliz bir programlama uzmanı, en yakınındaki adamı bacağından yakalamayı başardı. “Bıraksana beni be, kibirli piç!” dedi adam, ona. Aynı işi yaptıkları bir Fransız’dı bu. Bacağını savurup ondan kurtulmayı başardı. Ne var ki elleri tutunduğu yerden çözülmüştü. Yerde yuvarlanıp bir Cezayirli elektronik teknisyenine çarptığında İngiliz’e attığı tekmeden çok daha şiddetlisi geldi karnına.

Gemi sarsılmaya devam ederken Kaptan’ın bağırmaya dönüşmüş emirleri mürettebatı yerine oturtmayı zorlukla başardı. Fakat bu uzun sürmedi. Oksijen seviyesinin hızla düştüğünün anlaşılması insanların panik içinde giysi dolabına saldırmasına neden oldu. Hayatta kalmanın tek çaresi, gezegen araştırma görevlilerine ait uzay giysilerinin üzerindeki oksijen tüplerine ulaşmaktı. Tüpler kırk sekiz saat yetecek kapasitedeydi. Ama giysilerin sayısı sadece altı taneydi, mürettebat ise yirmi kişi.

Kaptan, koltuğundan kargaşayı çaresizce izliyordu. Gemiyi tasarlayanlar böyle bir olasılığı hiç düşünmemişlerdi. Oksijen üreten makinenin yedeğiyle birlikte arızalanması olacak iş değildi. Boş yere “Yerinize geçin. Giysilerdeki tüplerde bulunan oksijen dönüşümlü olarak herkese dağıtılacak,” diyordu. Birkaç kişi dışında tüm mürettebat, güvenlik görevlileri bile oksijen tüplerini kapabilmek için birbirleriyle boğuşuyor, ama hiçbiri amacına ulaşamıyordu. Gemi bulunduğu yerde dönmeye, biçimsiz taklalar atmaya başlamıştı.

Havada savrulan Yunan bir kadın doktor, makine subayı Türk’ün kucağına düştü. Yeniden savrulmamak için adamın boynuna sıkı sıkı sarıldı. Ürdünlü Arap meslektaşı, Yahudi seyir subayının koltuğuna yapışmıştı. Az önce oksijen tüplerinden birini ele geçirebilmek için boğuşan bir Japon ile bir Rus, şimdi istemeden içine yuvarlandıkları dar giysi dolabından dışarı fırlamamak için birbirlerinden destek alıyordu.

O sırada diskotek flaşörleri gibi yanıp sönen ışıklar tamamen gitti, bilgisayarlar sustu, ardından insanların mücadele sesleri de son buldu. Sarsıntı bitmişti. Ama kimse buna sevinemedi. Zira üç gezegen, dört uydu ve on yedi astreoidde koloniler oluşturmuş Güneş Konfederasyonu’nun en ileri teknolojilerle donatılmış gemisi Paris çatırdamaya başlamıştı.

Kaptanın emir verecek hali yoktu. Artan basıncı her hücresinde hisseden adam çenesini oynatmaya bile zorlanıyordu. Nefes alıp vermek de iyice güçleşmişti. “Öleceğiz her halde,” diye düşündü, gözlerini kapadığında.

“Ama neden? Hiç değilse sebebini bilseydik!”

***

Ölmemişlerdi. Ayılmaya başladıklarında, ne kendilerini ezen bir basınç vardı ne de karanlık. Tüm ışıklar yanıyor, bilgisayarlar çalışıyordu. Oksijen seviyesi de normale dönmüştü.

Kaptan kendini toparlayıp kalktı, çevresine bakındı. Baygın mürettebat yavaş yavaş doğruluyordu. İçlerindeki güvenlik görevlilerine “Oksijen tüplerinin emniyetini sağlayın,” diye emir verdi. “Ben izin vermeden kimse tüplere elini sürmeyecek.”

Geminin güvenliğinden sorumlu üç asker dört yıldır ilk kez açtıkları silahlık dolabından, şok tabancalarını aldılar.
Kaptan yerlerinden kalkmamış -ya da kalkmaya gücü yetmemiş- olanlara baktı. Yahudi seyir subayı ve yanındaki koltukta oturan Hintli bir yazılım uzmanı yerlerindeydi. Siyahi bilim subayı ve beyaz ekibi de… Yunan kadın doktor, Türk makine subayının kucağından aceleyle kalkmış, üstünü başını düzeltiyordu. Kaptan, başka zaman olsaydı buna kahkahalarla gülerdi. Çünkü ikisi de birbirinden hiç hoşlanmazdı.

“Şimdi, herkes yerine geçecek ve kimse emirlerimin hilafına hareket etmeyecek. Aksi davranışta bulunanlar sonuçlarına katlanırlar.”

Ayaktaki mürettebat, güvenlik görevlilerinin üzerlerine doğrulttuğu silahların tedirginliğiyle istenileni yaptı. Kaptan bütün birimlerden hızlı bir rapor aldı. Gemide en ufak bir arıza yoktu. Yaralanmaların hiçbirisi ölümcül değildi. O zaman geri dönüş yolculuğuna başlayabilirlerdi. Başlarına geleni sonra düşüneceklerdi.

Gemi hareket ettiğinde sağlık görevlisi iki doktordan başka kimse ayakta kalmamıştı. Mürettebatı tek tek dolaşıp gerekli ilk yardımı yapıyorlardı.

“Helen uğursuz bir isim dedi Türk makine subayı, koluna ağrı giderici bir iğne yapmaya hazırlanan Yunan kadın doktora, flörtöz bir tavırla.

Uzun siyah saçlı, esmer güzeli Yunan kadın doktor, iğneyi Türk’ün koluna bilinçli olarak canını yakacak şekilde batırdı, adamın acıyla inlemesinden zevk alarak içindeki sıvıyı damarına boşalttı. Kucağına düştüğünde adamın sol bileği fena zedelenmişti. Sonradan yaptığından utanacaktı, ama o an hiç pişmanlık duymadı. Türk’ü kolunu ovuştururken bırakıp Yahudi seyir subayının sağlık kontrolüne başladı. Adam o kargaşada yerinden hiç kalkmamıştı, ama alnında nasıl olduğunu tahmin edemediği bir yarık vardı.

Seyir subayı, kadın doktor alnındaki yarayı sarmaya başladığında elini iteledi, “Sonra…” dedi. Gözleri önündeki ekrana kilitlenmişti. Helen 123 yönünde parıltılar beliriyordu. “Nedir bu, böyle?” diye sordu, yanında oturan Hintli yazılım uzmanına.

“Ne bileyim?” dedi Hintli. “Belki Yahve’n bizi ziyarete gelmiştir.”

Adam, bu dinsiz imansız herife bir şeyler söylemek isterdi ama şimdi ne vakti ne zamanıydı. Parıltılar hızla kendilerine yaklaşıyordu. Görüntüyü hemen geminin ana ekranına verdi, geminin hızını artırmaya başladı.
Kaptan yaklaşmakta olan parıltıları görür görmez “Kimse ayakta kalmasın!” dedi, içini dolduran heyecanı gizlemeye çalışarak. Ayaktaki iki doktor koşarak koltuklarına geçti, emniyet kemerlerini bağladı.

Bilim subayı, gözünü ekranı dolduran parıltılardan alamıyordu. Milyonlarca ateş böceği uzay boşluğunda uçuşuyor gibiydi. Ama rengarenktiler.

Parıltılar gemiye ulaştı, süper çelik gövdenin içinden geçip güverteyi doldurdu. İnsanlar korku, şaşkınlık ve hayranlıkla engel tanımayan parıltılara bakıyor, dokunmaya çalışıyor; parıltılar içlerinden geçip yollarına devam ediyordu.

“Bu bir yaşam formu mu acaba?” diye düşündü bilim subayı. Kaptan çoktan o kanıdaydı. “Biz dostuz,” diye mırıldandı. “Bize zarar vermeyin.”

“Değilsiniz.”

Kaptan, beyninin içinde yankılanan bu sesin kendisine mi yoksa bir başkasına mı ait olduğunu anlayamadı. Parıltılar güverteyi boşalttı, geminin diğer ucundan çıkıp boşukta bir kavis çizerek Helen 123 yönüne doğru geri uzaklaştı, kırmızı devi de geçip uzayın derinliklerinde kayboldu…

Yok! Hiçbir şey yoktu gemi kayıtlarında, oksijenin neden azalıp basıncın arttığına dair. O sarsıntıya sebep olacak bir gerekçe de bulamamışlardı. Ya o rengarek parıltılar? Belki bilmedikleri bir kozmik ışımaydı bu! Kaptan, Paris’in ana ekranındaki gittikçe silikleşen Helen 123’e bakarak, “Kızının adı neydi?” diye sordu bilim subayına.

“Umut, efendim.”

“Umut? Ne kadar güzel bir isim!” dedi Kaptan, yüzünü ekrandan bilim subayına kaydırıp. “Helen ismini önermiştim, Paris belki Güzel Helenine kavuşur diye. O belalı kadından vazgeçiyorum. Bu yıldızın adı Umut olsun.”

Bilim subayının yüzüne hüzünlü bir gülümseme değip geçti. “Teşekkür ederim, Kaptan. Ama Umut kayboldu.” Kaptan tekrar ana ekrana baktı. Kızıl devin bulunduğu yerde şimdi hiçbir şey yoktu. “Bir an önce gidelim buradan,” dedi seyir subayına, gizleyemediği bir korkuyla. Kafasında hayal mi gerçek mi olduğunu bilmediği o sözler yankılanıp duruyordu:

“Biz dostuz…”

“Değilsiniz.”

Paris, Güneş yönünde mümkün olan en yüksek hızla uzaklaşmaya başladı…

***

“Çok ilkeller.”
“Aynı zamanda tehlikeliler. Kendi türüne düşmanlık duyan başka bir canlı formuna daha önce hiç rastlamadık.”
“Yaşamak için neler yaptıklarını gördük.”
“Her şeyin kendi hakları olduğuna inanıyorlar.”
“Bunlar biyolojik bir tür, bizim gibi enerji temelli değiller. Onlara bir şans tanıyıp izlemeliyiz. Aralarındaki son konuşmaları umut veriyor. Gelişebilirler.”
“Ya başaramazlarsa?”
“Zararlılarla baş etmenin tek bir yolu var.”
“Yani?”
“Yok edeceğiz…”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...



Facebook Yorumları

Yorum